Şenay Gürler: Bana hala Fatoş diyorlar

Öykü Özdoğan’ın hazırlayıp sunduğu “20 Dakika”, bu hafta Şenay Gürler'i konuk etti. Gürler, Özdoğan'ın sorularını yanıtladı.

  • 1

    "AŞKA MÜDAHELE EDİYORUZ HER ZAMAN"

    "Şimdiye kadar oynadığım karakterlerden çok farklı. Benim için heyecan verici bir rol. Leyla orta yaşlarda, yalnız, ailesi ve kızkardeşi ile yaşayan terzi bir kadın. Hayatta hep mutsuzluklar olmuş. Zaten film onun eski sevgilisinin başka bir kadın ile evliliği ile başlıyor. Ahmet ile tanışınca hayatı başka bir yere gidiyor. Eksi kocasının gelmesiyle yine açmaza giriyor. Leyla karakteri aslında son derece sert, hayata karşı tırnaklarını çıkaran biri gibi duruyor ama ben onun hep naif olduğunu düşündüm, öyle oynadım oynarken de. Çok yalnız bir kadın. Toplum baskısı altında. Genç bir erkekle ilişkisi asla onaylanmıyor. Aşka müdahele ediyoruz her zaman. Gerçekten aşık mı Ahmet'e, o da tartışılır. Bunun cevabını ben bile veremedim. Bunu yönetmenimizle de çok konuştuk. Film boyunca ikiyüzlü namus anlayışı var aslında. Bu filmde toplumsal baskının sadece kadına değil, erkeğe karşı da yapıldığını görüyoruz. Sonu hüzünlü, anlatmayayım daha fazlasını...
  • 2

    "KAÇ YIL GEÇTİ BANA HALA FATOŞ DİYORLAR"

    Efsane bir kadroydu Avrupa Yakası. Benim hayatımda çok değer verdiğim işleri düşündüğüm zaman, Avrupa Yakası gerçekten çok önemli bir yere sahip. Oynadığım arkadaşlarım... Gülse Birsel'in yazdığı karakter... Benim de bir payım olan Fatoş karakteri çok değerli... Hayatımda çok önemli noktalardan biridir. 5.5 yıl sürdü. İnsanların kafasında tabii ki Fatoş olarak yer ettim. Kaç yıl geçti aradan hala bana Fatoş diyen oluyor. ''Yok ben Şenay” diyorum.
  • 3

    "DRAMAYA DA KOMEDİYE DE ATEŞLİYİM"

    Farklı karakterleri oynamayı seviyorum. Avrupa Yakası'ndan sonra hep aynı tip karakter teklifleri geldi, hep öyle düşünülüyorsunuz ama bir oyuncu olarak farklı yanlarınız da var, farklı roller de oynamak istiyorsunuz. Ben dramı da seviyorum. Komediye de bayılıyorum. İkisine de ateşliyim, çok seviyorum...Erkek kardeşimle küçük paralarımızı biriktiriyorduk, mum koyuyorduk... Dergilerden kestiğimiz Karagöz ve Hacivat’la başladı. Her zaman çok meraklıydım oyunculuğa.
  • 4

    "HEPİMİZ MÜLTECİ OLABİLİRİZ"


    Mam'art Tiyatro'nun sahneye koyduğu ''Nereye Gitti Bütün Çiçekler'' oyununu Eve Ensler kaleme almış, Tuğrul Tülek yönetiyor. Ensler, Bosna Savaşı sırasında yaptığı röportajlardan sonra yazıyor bu oyunu. Aradan o kadar zaman geçmesine rağmen, gündemimizde yine mülteci sorunu var. Kıyıya vuran cesetler, sokakta her an yanından geçtiğimiz Suriyeli mülteciler var. Oyun bu anlamda beni ilk okuduğumda çok çekti. Şarkı söylüyoruz. O şarkılarla oyunumuz bir organik bağ içerisinde, daha dramatik hikayesi olan bir oyuna dönüştü. Beş mülteci kadın var. Ayrıca benim oynadığım Amerikalı psikiyatr ve 1 de travma danışmanı var. Yedi kişilik bir kadın oyunu aslında. 

  • 5

    "NEREYE GİTTİ BÜTÜN ÇİÇEKLER’İN CD GELİRİ MÜLTECİ AİLELERE VERİLECEK"

    Bütün bu oyun sırasında sorguladığımız şu var, hepimiz mülteci olabiliriz. Bazen hiç beklemediğin bir şekilde, bambaşka bir şekilde gelişebiliyor. Oyunda hatta diyor ki: “Biz de kafelerimizde oturuyorduk arkadaşlarımızla, şarkılar söylüyorduk, sinemaya tiyatroya gidiyorduk.”
    Sadece kadınlar değil, erkeklerle olan ilişkileri de var. Kocalarıyla ya da askerlerle. Bir yandan erkeklerin hayatına da dokunuyoruz. Her şeyini yitirmiş bir alanda yaşamak zorunda kalan mültecilerin, insanların hikayesi. 'Nereye Gitti Bütün Çiçekler' aynı zamanda bir sosyal sorumluluk projesi. Yaptığımız kayıtlar CD halinde satılıyor. Kazanılan gelir de mülteci ailelere verilecek.

  • 6

    "SİNEMA YÖNETMENİN TİYATRO OYUNCUNUNDUR"


    Tiyatro çok zor bir şey. Canlı ve seyirci karşısındasınız, her an adrenalin demek, her şeye açıksınız orada. Seyirciden gelen olumlu olumsuz tepkilere açıksınız, her an her şey olabilir. O çok cezbedici çok baştan çıkarıcı bir duygu. Sinemanın büyüsü de bambaşka... Ben o sinema büyüsü ile büyüdüm. Babam bana ilk sinema filmlerini, değerli filmleri izleten insandı, onun büyüsü bana bambaşka geliyor. “Sinema yönetmenin, tiyatro oyuncunundur” derim her zaman. Tiyatroda oyuncu sahnede, yönetmen gittikten sonra rolüyle seyirci ile kendi kendine kalır. Sinemada yönetmen alır, sizi çeker, istediği ışıkta istediği şekilde kurgular, sonunda bambaşka birşey çıkabilir. İkisinin de büyüsü çok farklı ama tiyatro daha zor.

  • 7

    "SESLENDİRME YAPARKEN İYİ GÖRMEK GEREKİYOR"

    Eskisi gibi film seslendirmiyorum... Daha çok reklam seslendirmesi yapıyorum, çok vakit olmadığı için. Seslendirmede örneğin hayran olduğunuz bir oyuncuyu seslendiriyorsunuz, o karakterin üstüne çıkmamalısınız, altında kalmamalısınız, onun oyunculuğunu desteklemelisiniz. O çığlık atarken sizin de aynı koşullarda olmadığınız halde mikrofon başında aniden o sesi çıkarmak zorunda kalıyorsunuz. Onunla bir ilişki kurmanız gerekiyor, onun yerine koymanız gerekiyor kendinizi. Seslendirme yaparken çok iyi bakıp görmek gerekiyor oyunculuğunu. Reklam seslendirmesinde ise; Hangi kelimede, hangi vurgu ile ne çıkıyor? Hangisi o ürünü daha iyi anlatıyor? Bu da oyun gibi gelirdi bana başlarda çünkü kelimelerle oynuyorsunuz. O kelimelerle oynamak çok güzel aslında. Çok kısa sürede o ürünün satışına yönelik bir şey yapmanız gerekiyor.

  • 8

    "SESİMİN JULIA ROBERTS’A İYİ GİTTİĞİNİ DÜŞÜNÜYORUM"


    Juliette Binoche çok keyifli konuştuğum oyunculardan. Julia Roberts, Catherine Deneuve, Elizabeth Taylor, Felicity Huffman (Desperate Houseweives) severek konuştuğum oyunculardan. Çok var...
    Sesimin Juliette Binoche’a, Julia Roberts’a iyi gittiğini düşünüyorum. Meg Ryan da konuştum. Onu konuşmak çok eğlenceli, komik bir kadın zaten.
    Role hazırlanma süreçleri hep sancılıdır. Kendimle ben uğraşacağım, kendimi ben zorlayacağım, ben kavga edeceğim, olmuyor dersin, bir şey bulur peşinden gidersin, hep bir kavga vardır.

  • 9

    "OYUNCULUK BİTMEYEN BİR SÜREÇ"


    Oyunculuk bitmeyen bir süreç. “Öğrendim ve oldum” gibi bir durum yok. Her an taze tutmalısınız kendinizi. Her an yeni teknikler çıkıyor. Her an kendinizle kavga eder ve sever bir halde olmalısınız. Hep öğrenilecek bir şey var. Hayat gibi, hayatta da herkesten bir şey öğrenebiliyorsunuz. Hiç bitmeyen bir süreç bu... Ben hareketli bir insanım. Ağır duramam çok, oyunculuğu çok seviyorum. Bir buçuk yıl ara verdim sayılır, sadece durmak istedim, bir şey yapmak istemedim. Üç yıl aradan sonra tiyatro oynuyorum... Uzun bir aradan sonra iki film yaptım. Kasap Havası ve Kırık Kalpler Bankası filmlerinde oynadım. Yaptığınız işi sevince, süreyi yorgunluğu düşünmüyorsunuz. Bu bir buçuk yıl bana çok iyi geldi. Özlemek iyi bir şey çünkü çok yoğun bir tempoda çalışıyordum.

  • 10

    "TİYATRO VE SİNEMA İLE VAR OLDUĞUMU HİSSEDİYORUM"


    Hep bir varolma hali vardır insanda... Tiyatro ve sinema ile varolduğumu hissediyorum. Sadece bunlarla değil elbette, Şenay olarak da varım ama bunlar daha çok yaşadığınızı hissettiriyor...
    Ben kendimi seyahatle beslerim. Seyahat etmeyi çok seviyorum. Bana “haydi” dense anında yola çıkabilirim. Çok teferruatlı bir valiz bile hazırlamama gerek yok. En çok beğendiğim şehirlerden biri Prag ve çok önyargıyla gitmeme rağmen, New York ve Paris çok güzel bir şehir. Anvers de çok güzel. Her an çikolata ve waffle kokuyor.

  • 11

    "HAYATTAKİ TEK ZAAFIM KIZIM"


    Kızım şu anda başka bir şehirde yaşıyor. Biz güzeliz onunla, çok eğleniriz. Klasik anne-kız ilişkisi değil galiba. Zaman zaman “acaba öyle olsa daha mı iyi olur” diye düşündüğüm olmuştur. Büyürken gençliğimizi unutmayı tercih ediyoruz. Anlayabilmemiz, unutmamamız gerekiyor. “Ben ne yaptım o yaşta” diye düşününce çocuğunuzla empati kurmak daha kolay. Büyüyünce kurallar getiriyoruz, hep doğruları göstermeye çalışıyoruz. Tabi ki göstereceğiz ama bir de yaşayıp denenecek şeyler var, o alanları da bırakmak gerekiyor. O da yaşayacak ve görecek ama anlatmak önemli. Birey olması için sadece ona yardımcı olabilirsiniz.

  • 12

    "KIZIMIN YAŞINI HESAPLAMAYI BIRAKTIM ÇÜNKÜ BENİM YAŞIM ORTAYA ÇIKIYOR"


    Duygu’nun yaşını hesaplamayı bıraktım çünkü onu hesaplayınca kendi yaşım ortaya çıkıyor. Yaşla ilgili gerçekten takıntılı değilim. Yaş beni ilgilendirmiyor, insanların hayatta nasıl oldukları ilgilendiriyor ama Duygu artık kocaman bir kadın.
    Ben öğrenciyken de anneydim. O süreçte Duygu çok küçüktü. Ben eşimden ayrıldığımda Duygu bir buçuk yaşındaydı. Duygu da iki buçuk yaşındayken ben okula başladım. Çok zor. Anne babamı da kaybetmiştim.
    Bunlar aslında o dönem için yaşanmış ve insana değer katan şeyler. Arabesk bir anlamda söylemiyorum. O dönem için beni ben yapan şeyler bu yaşadıklarım. Tabi ki keşke annemi babamı kaybetmeseydim ama ne yapalım, hayat böyle gelişti...
    Hayat ne getirdiyse ona karşı durmak zorundasınız... Durduk, devam ettik. Duygu'nun varlığı çok önemliydi tabi ki.

  • 13

    Hafta içi her akşam 18.20’de yayınlanan 20 Dakika’nın tekrar bölümleri ntvradyo.com.tr ’den dinleyebilirsiniz. 

    ŞENAY GÜRLER RÖPORTAJI DİNLE