NTV

"Dünyayı güzellik kurtaracak, belki bir filmi izleyerek başlayacak her şey"

Sanat

Dün bir fotoğraf sanatçısı çevrende gerçekten mutlu olan kaç kişi var diye sordu. Sanırım yok cevabını verdim. Artık var olanla mutlu olmaya hazırız. En azından dünyada. Ancak elimiz boş. Sevgi, aşk, vicdan, adalet...

Uzay boşluğuna yayılan seslerden ibaret gibi bu duygular ve olgular. Hala bizi kurtaracak adamı, kadını, lideri bekliyoruz. Sürmekte olan ömürlerimizi, geçmekte olan zamanı kaçırıyoruz. Artık günlük korkulardan ve gelecek planlarından kurtulup, yaşamın mucizelerini içimize çekmemiz gerekiyormuş gibi geliyor. Neyse ki birileri böyle şeyleri film yapıyor ben de izliyorum.

Gökyüzü, “Kocacım, görüyor musun şu bulut ne kadar da kayınvalideme benziyor” şeklindeki hayret cümlelerinden öte bir şey tabi ki. Şimdi düşünüyorum da keşke çocukken merak sarsaydım uzaklara. Ergenlik, koskoca evrende acıların sadece benim için yaratıldığını düşünerek ve Nirvana dinleyerek geçtiği için farklı mecralarda astronot olmam kaçınılmazdı. Yaş 35’e gelince ve gerçekler ağır gelince, yalnız olmak istemediğimi anladım. Bir galaksi var onun içinde yaşayan bir de gezegen. Adı dünya. Dünya müthiş bir yer. Onu ceheneme çeviren biziz. Bizim şeytani düşüncelerimiz. Bu karamsarlık “Passengers”i izledikten sonra yerini saçma bir huzura bıraktı. Film saçmaydı çünkü. Bir uzay gemisinde asırlık uykuya dalıp, başka bir gezegene yolculuk yapan insanların iki tanesini anlatıyordu film. Yol 200 yıl sürüyor. Akşam 18:00’da metrobüsle Avcılardan’dan Söğütlüçeşme’ye gitmek gibi. Yolculardan biri 1 asır önce uyandı. Duygu tanıdık olduğu için o an korkmaya başladım. Kocaman bir boşlukta bir zerresin ve yapayalnızsın. Tedirginliğim Chris Pratt’in yerçekimine meydan okuyan anatomisi sayesinde birazcık olsun azaldı. Tek başınalık, zamanın uzunluğu, uzayın bilinmezliği onu uyuyan başka bir kadını uyandırmaya itti. Bazen kendimizi çok önemsiyoruz. Çok açız. Bir türlü doymayan duygu yamyamları gibiyiz. Sırf bir asrı yalnız geçirmemek için başka birinin hayatına göz dikebiliyoruz. Tabi ki yalan söylüyorum. Ben de uyandırırdım. Zaten olay da burda başlıyor. Kötü gibi gözüken kararlar sonrasında iyi şeylere yol açabiliyor. Aşk gibi... Filmin mottosu: Başka bir yerde olmanın hayalini kurarken yaşadığın yerin sana sunduğu fırsatları kaçırma!

Jennifer Lawrence ve Chris Pratt’in başrolünde yer aldığı Morten Tyldum imzalı “Passengers” bir baş yapıt olmasa da aşka, bir olmaya ve anda kalmaya dair umut vadediyor.
Jennifer Lawrence ve Chris Pratt’in başrolünde yer aldığı Morten Tyldum imzalı “Passengers” bir baş yapıt olmasa da aşka, bir olmaya ve anda kalmaya dair umut vadediyor.

İçimdeki kara deliğe yolculuğum sırasında bir ses bana “yeniden izle” dedi. Robert Zemeckis’in muhteşem filmi “Contact” zamanda yolculuk yapmak gibiydi. Sinemaseverlerin aşık olduğu aynalı sahneden öte, ruhlarımıza ayna tutuyordu film. Küçük yaşından itibaren dünya dışı varlıklara ilgi duyan, babasının da etkisiyle bu durumu bir mesleğe dönüştüren Eleanor’u izlemek ne büyük keyifti. Canı, malı, aşkı, pahasına dünya dışından küçük bir ses alabilmek için çalışan bir kadındı o. Sonuçta kocaman bir ses duydu. Birileri ona sesleniyordu. Hayat vardı işte başka bir yerde. Yalnız değildik. İnsanın elinden çıkan tüm teknolojik imkanlarla insan olmayan bir şeylerin varlığından haberdar olabilirdik. O sese gitti Eleanor. Ekranlar karıncalandı. Sesler kesildi. Tüm hücreleriyle inandığı bilimin, aydınlatamadığı bir deneyim yaşadı genç kadın, kendisinden başka kimsenin tanık olmadığı. Babasıyla başka bir evrende konuşup döndüğünde onu fırlatacak mekiğin hiç hareket etmediğini öğrendi. Yıllarca inandığı değerler avucundan kayıp gitmişti. Ancak o artık daha inançlı bir insandı. İşte bu yüzden filmin mottosu: Hayatta var olan her şeyin bir açıklaması olmak zorunda değil, özellikle mucizelerin!

Jodie Foster’in başrolünde yer aldığı 1997 yapımı film konusu, kurgusu, oyunculukları ve yönetmenlik becerisiyle tarafımdan bir baş yapıt olarak değerlendirilebilir.
Jodie Foster’in başrolünde yer aldığı 1997 yapımı film konusu, kurgusu, oyunculukları ve yönetmenlik becerisiyle tarafımdan bir baş yapıt olarak değerlendirilebilir.

Herkesin “La La Land” dediği sırada ben “Arrival”ı izledim. Amy Adams’ın kendisi gibi naif bir hikaye karşıladı beni. Küçük kızını ve kocasını kaybettiği için melankolik bir hayat süren dil bilimci Louise, 8 uzay gemisinin dünyaya inmesiyle yeniden yaşadığını hissetti. Çünkü ortada çözülmesi gereken bir dil vardı. Onların dilleri. Bu nasıl bilim kurgu serzenişlerine inat izleyin derim. Çünkü o filmde olanlar hiç tanımadığımız, harflerin ya da seslerin dahi kullanılmadığı bir dili çözerken yaşanılan heyecana tanık olmamızla başlıyor. O dili anladıkça, o hayatı da anlıyoruz. Yok etmek ülkeler için daha kolay biliyoruz. Ancak anlamak her şeyin ötesinde. Manayı anladığımızdaysa zamanı anlıyoruz. Durağan giden hikayenin sonunda küçük beyinlerimiz acıyor, yanıyor. Sonunda da aydınlanıyor ve Louise gibi tam bir farkındalık halinde olmayı diliyoruz. Filmin mottosu: Gelecekte deneyimleyeceğin çok büyük acılar olduğunu bilsen yine de aynı hayatı yaşar mıydın?

Amy Adams’ın başrolünde yer aldığı “Arrival” durağan bir hikaye gibi başlasa da seçimlere ve zamana dair süprizlerle dolu.
Amy Adams’ın başrolünde yer aldığı “Arrival” durağan bir hikaye gibi başlasa da seçimlere ve zamana dair süprizlerle dolu.

Uzaya gidecek ilk yolcular listesinde adım yok. Bu saatten sonra bilim insanı olmam da çok zor. Ben insan olmak kısmıyla ilgileniyorum. Anı yaşamak, mucizelere inanmak, değiştiremeyeceğim şeyler için yorulmamak, zamanı anlamak, kararlarımı sonuçlarıyla kabul etmek, sevmeye çalışmak, kocaman evrende küçük bir tanecik olduğumu ve diğer tanelerle birlikte evreni oluşturduğumuzu bilmek bize yetecek diye düşünüyorum.

ETİKETLER