NTV

Cahide Birgül hayatını kaybetti

Türkiye

''Ah Tutku Beni Öldürür Müsün'', ''Gölgeler Çekildiğinde'', ''Geceye Uyananlar'' gibi kitapların yazarı Cahide Birgül vefat etti.

Yazar Cahide Birgül hayatını kaybetti. Birgül'ün cenazesi bugün Ankara Karşıyaka Camisi'nde öğleyin kılınacak cenaze namazının ardından Karşıyaka Mezarlığı'nda toprağa verilecek.

Cahide Birgül, 1956'da Ankara'da doğdu. Ankara Devlet Mühendislik Mimarlık Akademisi Mimarlık Bölümünü bitiren Birgül, 15 yıl süreyle Ankara'da bir devlet kuruluşunda çalıştı.

20'ye yakın radyo oyunu Ankara Radyosunda yayımlanan Birgül, TRT İstanbul Televizyonu için metinler yazdı. Birgül'ün ''Emin Bey Pansiyonu'' adlı tiyatro oyunu, ''1999 Devlet Tiyatroları Tiyatro Oyunu Yarışması''nda üçüncülük ödülü kazandı.

Cahide Birgül'ün ''Ah Tutku Beni Öldürür Müsün'', ''Gölgeler Çekildiğinde'', ''Geceye Uyananlar'', ''Aklın Yolu Birdir: Talat Halman Kitabı'' ve ''Eflatun Koza'' adlı kitapları bulunuyor.

Yıldırım Türker, iki hafta önce köşesinde Cahide Birgül'ü yazmıştı.

Cahide Birgül ile muamma
On yıllar önce başlamıştı aramaya. Sarktığı kuyular, susadığı pınarlar aynıydı. Cahide Birgül’ü on yıllar önce bir oyun yazımı seminerinde tanıdım.

Aylar süren çalışmamızda onun replikler ve sessizliklerle bir dünyayı ilmek ilmek örüşüne tanık oldum. O zaman da koyu bir yerlere, sırlarla mayınlanmış hayatlara bakıyordu.

Sonra bir gün bir romanla çıkıp geliverdi; ‘Gölgeler Çekildiğinde’.

Sükûneti ve güler yüzüyle ışık saçan bu kadının neyin peşinde olduğunu o romanı okuyunca anladım. Romanı bitirip bir gece yarısı şaşkınlık yüklü bir hayranlıkla telefona sarılıp onu aradığımı hatırlıyorum.

Daha ilk romanında koyu mu koyu bir insan kumaşından, hayatın ve varoluşun korkunç muammasından biçiyordu dünyasını.

İnsanın tekinsiz yalnızlığından çıkan ürpertici bir dünya resmine çalışıyordu.

Kendi içine konuşan, kendi koynuna kıvrılan, kendi ateşine yürüyen insanları anlattı sonra da.

İlk romanındaki takıntılı aşk, döne döne kendini yaralayan insanlar kimlik değiştirdi. Ama hiçbir şeyin güvenilir olmadığı sıkıntıyla bezeli dünyalar değişmedi.

Eşyanın zulmünü onun kadar iyi anlatan çok yazar var mı Türkçe’de?

Hiç sanmıyorum.

Eşya, cehennemini anlattığı orta sınıf hayatların bağrında hep uğuldadı.

Birbiri hakkında pek az şey bilebilen insanların paylaştığı o daracık apartman dairelerindeki sehpalar, komodinler, sözgelimi son romanındaki tahta terzi mankeni Zarife, anlatılan hayatların gardiyanları olarak içimize işler.

Son romanı, ‘Eflatun Koza’daki ev gibi: “Şişli’de, Yeni Karamürsel’in hemen arkasındaki uzun sokakta, gri boyalı eski bir apartmanın giriş katında, az ışık alan, iki oda, bir salon, sıradan bir daire. Ne rengârenk çiçekler vardır pencere önlerinde, ne göz alıcı perdeler, ne de yaz günlerinde içeriden taşan neşeli bir müzik.”

İkinci romanı ‘Geceye Uyananlar’da kanımca çok zor bir şey başarmıştı.

Derin devlet tetikçisi ağabeyiyle yaşayan genç kızın kaybolduğu labirent, derin bir edebiyat duygusu, cesur bir kurgu gerektiriyordu.

Üçüncü romanı, ‘Ah Tutku Beni Öldürür müsün?’ de her romanında biraz daha öne çıkan gerilim başkahramanımız olmuştu.

Çok sevdiğini bildiğim Patricia Highsmith’i hatırlatan çıplak ve sakin bir dille insanın tutku ve takıntılarından rüya gibi bir şiddet örüntüsüne çalışıyordu.

İnsanı ürperten bir ayrıntı zenginliği, ağır bir zaman duygusu taşıyan yazısının sinemayla yakın akraba olduğuna inanıyorum.

Cahide’nin romanlarını okuduktan yıllar sonra seyretmiş olduğunuz bir film gibi hatırlamanız mümkün.

Onun mağlup doğmuş kahramanları tuhaf bir kader duygusuyla sürüklenirler. Sürüklendikleri hayatla başa çıkmaya çalışırken dengelerini nasıl kaybettiklerini, giderek dünyadan, gerçeklik duygusundan ve biz okurdan nasıl uzaklaştıklarını ürpererek okuruz.

‘Eflatun Koza’nın ilk sayfalarında bir gece yarısı hayatında ilk olarak dışarı çıkacak olan genç kadının yaşadığı, Cahide’nin dünya tasvirinin özünü oluşturuyor kanımca:

“Hayatım boyunca bu kadar geç bir saatte dışarı çıkmamıştım. Ama çıkınca da hemen anlamıştım, hiçbir şey göründüğü gibi değildi.

Cam kenarında oturmuş dışarı bakarken size dünyayı vaat eden pencerelerin sokağa çıktığınızda, hele ki böyle ışıkların söndüğü gecenin ilerlemiş saatlerindeyseniz, duvarlara hapsedilmiş çaresiz deliklerden başka bir şey olmadıklarını anlarsınız. Kandırılmışsınızdır. Hep olduğu gibi...

Durumum, rahat koltuğunda oturmuş film izlerken yakamdan tutulup perdenin içine

çekilivermişçesine gerçeküstüydü. Bir kez filme girince de dönüş olmuyor artık.

Rolünüz neyse oynayacaksınız. Derin bir nefes aldım, sonra da yapabileceğime inandığımdan değil, sadece başka bir seçeneğim olmadığından sokağa çıktım.”

Bir kez o sıkıntı üreten, hantal eşyalı, mutsuz evlerinden dışarı çıktıkları anda onları bekleyen dünya evde bıraktıklarından aydınlık değildir. Tedirginlik, beceriksizlik, tutunamamışlık, sürekli tartan didikleyen ürküntüyü besleyen ruh hali onları karşılayan her hayatın kapı bekçileridir.

Cahide’nin romanlarında hiç kimse güvenmeye gelmez. Hiç kimseyle özdeşlik kurmaya gelmez. Usul usul, dikkatsiz bir okumayla kaçırabileceğiniz ayrıntılarla bir örümcek ağı gibi üstünüze gerilen muamma hiç ummadığınız bir yerde ve zamanda patlayabilir.

Cahide’nin anlatı dünyasında yazara, anlatıcıya da güvenmeye gelmez. O da sizi roman boyu kandırmış çıkabilir.

Cahide Birgül, kanımca Türk edebiyatının gerginlik ustasıdır. Tetik anını anlatır.

Onun dünyasının büyüsü de budur zaten. Evet, bütün iyi romancılar gibi Cahide de şunu bilir. En yalın anlatımıyla, ‘Hiçbir şey göründüğü gibi değil’dir. (Yıldırım Türker, Radikal)