NTV

Mahallenin serseriliği seven uslu çocuğu

Türkiye

Son filmi Türkler Çıldırmış Olmalı bu hafta gösterime giren tiyatrocu Erdem Akakçe kendisini en çok sinirlendirenlerin yolda kendisini çevirip, "Siz şey değil misiniz" diyenler olduğunu söylüyor...

Kendi tanımıyla o "mahallenin serseriliği seven uslu çocuğu". Son dönemde sinemaseverler için "Karanlıktakiler"in Egemen’i. Ancak dizi severler için “Biz Size Aşık Olduk”, “Bir İstanbul Masalı” ve “Aşk Yakar”ın sempatik oyuncusu. Mahallenin aykırı ama sevilen, söyleyecek sözü olan ama kendisinden bahsetmeyi sevmeyen ağabeylerinden o.

Erdem Akakçe, esasında 16 yıllık, ödüllü bir tiyatrocu. Sempatik ve şeytan tüyü sahibi biri. Tiyatro ve sinema dışında müzikle de uğraşıyor ancak içindeki zehiri akıtmak olarak görüyor müziği. Sahneye çıktığında yansıttığı enerji yerinin orası olduğunu hissettiriyor. En sinirlendiği durumlardan biriyse kendisini yolda durdurup “Siz şey değil misiniz?” denilmesi.

İlk olarak doğum tarihinden başlayalım. Doğum tarihinle alakalı olarak farklı tarihler söyleniyor. Doğrusu hangisi?
13 Aralık doğum tarihim ama bizimkiler demişler ki, '18 yaşında erken gitmesin askere 1 Ocak yazdıralım'. Kafa kağıdı tarihim 1 Ocak ama esas doğum günüm 13 Aralık.

‘Kuzey Işığı’ oyununun konusu kuantum fiziğiydi. Kuantum fiziğiyle ara nasıl gidiyor? Hayatımda anlamadığım bir şey, anlamamaya da devam ediyorum. 'Kuzey Işığı’nı yaptık ama konuyla alakalı. Avrupa’da turne yaptık. Hollanda’da prömiyerini yaptık. Keyifli bir iş oldu.

Tiyatro oyunlarını izlemiyorsun pek? Benden iyisi yok demenin bir şekli mi?
Yok be. Benden kötüsü yok o konuda.

Estağfurullah...


Hakikaten dikkati dağınık, berbat bir herifim ben. Meslek hastalıklarıyla izleyince çok çabuk soğuyorsun oyundan. O büyüye kaptıramıyorsun kendini. Kaçma imkanın da olmuyor, ayıp oluyor diye. Dolayısıyla sıkıntılı oluyor. Ben o sıkıntılı durumu engellemek adına çok fazla oyuna gitmemeyi tercih ediyorum. Yoksa oyuna gitmiyor değilim. Mutlaka izliyorum. 'The Wooster Group' geldi, Willem Dafoe’nun Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali’ne. Ben kapıdan bacadan, son dakikada bir şekilde girdim ve izledim yani. Ama kötü oyun olduğu zaman arkadaşım da olsa dayanamıyorum.

Fakat montunu yanına alan, oyun başlarken bitmesini bekleyen seyircilerden de hoşlanmıyorsun.
Evet, seyirci bir oyunu izleyecekse oturup izleyecek. Kaygılarını falan dışarda bırakman gerekiyor. Ben de nadir bırakabiliyorum kaygılarımı. Bu sebepten nadir oyuna gidebiliyorum kısaca. Yoksa herkes keyifle oturup bir oyunu izlemek ister. Ben sıkılıyorum.

Evde yazdığın kısa tekstler varmış. Onların konusu ne üstüne? Bir oyun çıkar mı?
Oyun mu çıkar ne çıkar bilmiyorum. Tuhaf tuhaf ruh hallerine ilişkin küçük pasajlar diyebileceğim üçüncü tekil şahısı anlatan küçük hikayemsi şeyler. Hep başka biri.

Kadın erkek değişiyor kısaca...
Yok, insan o. Herkes. Erkek, kadın, travesti oluyor, sokak çocuğu oluyor. O her hikayede değişiyor. O daha dipte kalan ağabeyler, ablalar. Daha dipte kalan ne bileyim...

Bukowski’nin dediği gibi 'barlarda, köşelerde oturan ve ne zaman patlayacakları belli olmayan serserileri severim' tarzı dipteki insanlar mı?

Açıkcası ben serserilerden çekinirim. Gerçek bir serserinin hakikaten ne zaman ne yapacağı belli olmaz. Ben de serseri bir adam olmadığım için çekiniyorum. Ben arada serserilik yapmayı seven uslu bir adamım. Dolayısıyla serserilik bir tercih. Bir hayat biçimi de değil. O tercihten sonra geri dönüş de yok, pişmanlıkta yok, hesaplaşma da yok. Hiçbir şey yok. Öyle gidiyorsun. Ona bir hayranlık, onların hayatını merak etme durumu. Yoksa özellikle “çöpten edebiyat çıkaralım” durumu değil. Kaldı ki öyle bir şey yapmayı seçmiş olsam, onu bastırmaya çalışırım. Onu muhtemelen hayatımda benden başka iki kişi okumuştur, okumamıştır.

Peki o iki kişi kim?
Öyle hani rastegele seçilmiş insanlar ama onlar da unutmuştur herhalde. Çok eskiden okumuşlardır.

Hayatında özel biri var mı?
Aşk yok. Şu anda yok. Yok, hayır.

Kalpte iz bırakan biri var mı?
O da yok. Kalbim tertemiz. Alacağım, vereceğim yok yani. Belki bir kaç vereceğim vardır, onlar da bahşiş olsun.



Ortaokul ve lise hayatında nasıl bir öğrenciydin? Göze batan biri miydin, yoksa biraz silik bir karakter miydin?
Ben her zaman araziydim. Yok müzik grubu, yok tiyatro grubu. Bir şekilde hep derslerden kaytarıyordum. İşte liselerarası müzik yarışmalarına giriyordu okul grubumuz, liselerarası tiyatro yarışmalarına giriyorduk. Böyle böyle seyrek liseye gittim aslında. Daha çok sosyal faliyetlerle ilgiliydim. Ankara’da Yükseliş Koleji’ni bitirdim. Şu anda kolej yok. Baktığın zaman Ankara’da Yükseliş Koleji diye bir yer yok ama ben bitirdim. Ben bitirirken vardı yani.

Sonra Bilkent...
Evet, sonrasında burslu olarak Bilkent’i kazandım.

Ankara yıllarında müzikle ilişkin nasıldı peki?
Ben Beethoven diye bir barda çalıyordum Bilkent’te okuduğum yıllarda. Tek gitar, anfisiz bir düzenekle. Sonra bir kız arkadaş, Pelin geldi. Salata Bar diye bir barda söylediğini, kendisiyle sahneye çıkıp çıkamayacağımı sordu. “Olur” dedim ben de, bir de Ercüment vardı bizim arkamızda. Biz üç kişi, 3-3.5 yıl Salata’da sahne aldık. Ben İstanbul’a geldiğim için Salata’yı bıraktım. İstanbul’a geldim, U-Turn diye bir grup kurduk. Bir 3-5 yıl çıktık. Ben üçüncü vokalistleriydim. Sonra onların eşleri doğurdu, yavruladılar. Ben bekar kaldım böyle. O gün çalamayız, bugün edemeyizler başlayınca sessizce dağılalım dedik.

Evlilik düşüncesi daha yok anlaşılan.
Yok. Ben böyle çok keyifliyim. Daha 34 yaşındayım, 35’e yeni gireceğim.

Annenle konuşur musun?
Benim de annemle biri konuşsa. Çünkü anneler çocuklarının evlenmesini ister. Evlendirince ne değişecek. Anneler bunu anlamıyorlar. Hayatında hiçbir şey değişmiyor ki. Hayatında evlenince bir şey değişmez, değişen tek şey evi bir kişiyle daha paylaşman gerektiği. Çocuk olunca hayatın da değişiyor. Bunlar adım adımdır, düşmemek lazım bu tuzaklara. İlk önce annenin çenesini kapamak için birileri evlenir. Sonra ikinci gün gırtlağına basarlar çocuk diye. Böyle kumpasta kalırsın ve çocuk yaparsın.

Play Station sende de tutku. En çok hangi oyunları oynuyorsun?
Ben daha çok bokstu, dövüştü o tür oyunları seviyorum. Futbol ve savaş oyunlarından pek çakmıyorum ama iki kişi ya da tek kişi dövüş işine varım.

Old City Comedy Club’da yapılan bir stand-up show denemesi var. Ondan sonra da bir daha da yapmam demişsin. Bu ne kadar doğru? Cidden stand-up komedi yapmaz mısın bir daha?
Dedim ama bir daha yapmam derken Old City’den bahsetmiştim. O her çıktığım programda başıma bela olan bir unsur oldu. “Bir daha yapmam tövbe etmişsin” diyorlar. Hayır tövbe ettim ama Old City’den bahsediyordum. O genel bir duruma çevrildi. Satand-up için gerekli koşullar olursa yaparım.

Neler o gerekli koşullar?
Doğru zaman, doğru hikaye, doğru yer. Zira stand-up deli işi. Yani oyunculuğu da aşan bir iş. O sahnedeki enerji muhteşem bir enerji olmalı ki kendisiyle yüzde yüz barışık bir enerji olmalı ki anlattığı hikayeye karşısındakini de inandırabilsin. Samimiyet kurdurabilsin, inandırabilsin.

Peki kimlerin stand-up showlarını izledin?
Cem Yılmaz’ı izledim. Çok başarılı buluyorum onu. Tek geçerim Cem Yılmaz’ı.

Peki Cem Yılmaz’ın sinemasını seviyor musun?
Bazı filmlerini, her filmini değil. Yani ticari filmlerini çok beğenmiyorum. Kendi keyfine yaptığı filmlere bayılıyorum.

Son filmin Türkler Çıldırmış Olmalı için ne diyeceksin?
Avantür bir komedi çekelim dedik ve çektik. Geçen galasında izledim. Maksadına uygun komik bir film olmuş. Kitlesine hitap edecek bir film olmuş. Bizden çıktı, yolu açık olsun.

Sen peki filmi sıkılmadan izleyebildin mi?
Ben sıkılmadan izledim, hatta güldüm bile. Tabii objektif bakmamızı beklememek lazım. Biz o sette 5.5 hafta gibi bir süre geçirdik. Hani her sahnede, her karede bir anımız var. Dolayısıyla onları hatırlayıp da böyle yanındaki ekip arkadaşınla birbirini dürtüp de gülmemek elde değil.



Anton Çehov’u çok beğeniyorsun. 'Onun oyunlarını her zaman oynarım' gibi bir açıklaman var. Nedir bu Çehov aşkı?

Her zaman Çehov’un oyunlarını oynamak isterim. Acayip derinliği olan bir yazar bence. Bir insana hiç bakmadığımız basitlikte ama çok da güzel yansıtan bir yazar. Ben bir de onun hiçbir şey olmayan durumlarını çok seviyorum. Böyle hesapda hiçbir şey olmuyor da dünyalar yıkılıyor, yeni dünyalar kuruluyor, birileri barışıyor, birileri intikam alıyor, bir Dallasvari alavereler dönüyor. Çok acayip dünyalar dönüyor ama oturup baktığında çay içiyorlar. Onu başarabilmek ve o dipte giden temayı, hikayeyi canlı tutabilmek her babayiğidin harcı değil. Babayiğit bir yazar Çehov.

Anton Çehov’un kendisini oynamak ister misin?
Tabii ki. Benim zaten Çehov’a olan hayranlığım okulda Martı’yı çalışırken başladı. Ben, Martı’da köydeki doğum doktoru Dorn’u oynuyordum, masabaşı çalışmaları sırasında öğrendik ki Dorn Çehov’un kendisiymiş. Kendisi olarak yazmış o rolü. Dolayısıyla ben bir noktada Çehov’u oynamış oldum. Ancak Çehov’u birebir sahnede oynamak tabii isterim. O başka bir durum olur.

Dostlar Tiyatrosu Ankara’ya geldiklerinde sizin oynadığınız oyunu görüp sonra İstanbul’daki seçmelere çağrıyorlar ve sen gelip kazanıyorsun. Sonra neden bitti?
Yedi yıl filan çalıştık. Bir sonraki projede hem bana uygun rol olmayacağını düşündük hem de ben başka bir iş yapacaktım o sebepten ayrıldık. Şimdi bağımsız çalışıyorum.

Dostlar Tiyatrosu’na dönmeyi düşünür müsün?
Benim kimseyle dargınlığım, kırgınlığım yok. Güzel bir rol gelirse, güzel bir oyun gelirse ben varım. İyi bir iş olacaksa neden olmayayım içinde.

Televizyon dizileri için ne diyeceksin?
Dizilere biraz farklı bakıyorum.

Duygusal mı?
O da iş tabii hatta malesef çok daha yoğun emek gerektiren, sarf edilen bir iş ve çok kısa sürede harcanan bir iş olduğu için duygusal bakınca “yok lan” diye bakıyorum. Orada 300 adam canını dişine takıyor, harara gürere birbirlerinin üstünde çalışıyor. Sen o sahneyi 30 saniye izliyorsun. O arada tuvalete gidiyorsun. Bu çok can sıkıcı. Hani o yüzden bizim sinemamız sinema ama dizi gerek çünkü bu piyasayı ayakta tutan, istihdam yaratan, ailemizin bir yerde ekmek döngesinin devam etmesini sağlayan iş dizi.

Seni genellikle dizilerde canlandırdığın karakterlerden tanıyorlar. Biz Size Aşık Olduk, Aşk Yakar gibi. Son dönemde Karanlıktakiler’de etkili oldu ama hala dizilerden tanıyanlar fazlalıkta. Bu can sıkıyor mu?

Bir İstanbul Masalı, Aşk Yakar vet onlar majör işlerdi. 'Biz Size Aşık Olduk' eski bir işti ama hala hatırlanıyor. Enteresan bir durum bir insanı çok beğenip de ismiyle hatırlamamak. Bu sadece bizim milletimize özgü bir şey galiba. “O bu şey” durumuna çok maruz kalmışımdır. Yani 35 yaşındayım, 18 yaşımdan beri bu işle boğuşuyorum ve bir takım ödüller almışım, baktığın zaman fena da bir kariyeri olmayan tiyarocu adamım. Sonra sokakta görünce “A bu şey” denmesi. Biraz düşündürüyor beni. Sensin şey bence. Yani eğer sen bana bunu söylüyorsan sensin şey. Şey ne, bari 'Bir İstanbul Masalı’nda bir şey falan. Bak bir laf söyle. Şey bir obje bile değil. Şey bu.

Motosiklet tutkusu uzun zamandır var mı?
Ben 15 yaşından beri motorsiklete biniyorum. Ankara'da bir çetemiz vardı, “Çiş Kardeşliği”. Ben geride kaldığım zaman baya küfür, kıyamet, avrat söverdim. Beni bekleyin demezdim. Onlar da dururdu, “Ne diyon lan, sen” diye. Ben ancak öyle geçerdim onları. Ancak hakkatende bir süre, beş on günlük öyle bir çete kurmuşluğumuz oldu. Sonra kendiliğinden puf gibi dağıldı çete.

Kafada bira şişesi kırma hikayesi var. Peter Turrini’nin Verimsizler oyunun bir sahnesini evde okurken kafanda bira şişesi kırmayı denerken bayılman ve sonrasında tüm ailenin deneyip de şişeyi kıramaması. Buradan senin oyuncu olarak pek sınırın, kuralın olmadığı görüntüsü çıkıyor. Böyle mi rolün için her gerekeni yapar mısın?
Ne abukluklar yazıyorlar, biz oynarız gerekirse. Hikayenin inandırıcı olması yetiyor. Oyuncuyum ben, bir oyuncunun da her şeyi yapması gerekiyor.

Mesela Pedro Almodovar’ın 'Kötü Eğitim’indeki başrolü, Zahara’yı önerselerdi veya benzer bir senaryo gelse oynar mısın?
Böyle tuhaf durumlar, başka durumlara gebe olacaksa ya da bir şeyler hakkaten yaratacaksa, üretecekse ve o hakkaten kalıcı güzel bir işse, hikaye ikna ediciyse benim kurallarım yoktur. Ben oyuncuyum sonuçta. O teks, o metin neyi gerektiriyorsa onu yaparım. Neyi gerektiriyorsa.

Hangi tür filmleri seversin? Evde ne tür filmler izlersin?
Ben Hollywoodcuyum. Yani adamlar muazzam para harcıyorlar onu da çatır çatır yediklerini görüyorsun ya 150 dakika, 100 dakika neyse. O benim çok hoşuma gidiyor. Tanık olmak çok hoşuma gidiyor. Hancock mesela ben büyük zevk alarak izledim çünkü emek de var, para da var heriflerde. Çok güzel ve yerinde harcıyorlar.