NTV

Yılmazer’den Hrant Dink suçlaması: İstanbul'da önlem alınmadı

Anadolu Ajansı

Türkiye

Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink'in öldürülmesiyle ilgili ilk kez savunma yapan eski İstihbarat Daire Başkanı Ali Fuat Yılmazer, “Cinayet, Trabzon'da planlanmıştır, İstanbul'da alınması gerekli tedbirler alınmamıştır” dedi.

Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink'in öldürülmesine ilişkin davaya İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam edildi.

Duruşmaya, bu davanın yanı sıra Fetullahçı Terör Örgütü’ne (FETÖ) yönelik soruşturmalarla davalarda tutuklu bulunan Ramazan Akyürek ve Ali Fuat Yılmazer ile tutuksuz sanıklardan eski İstihbarat Daire Başkanı Sabri Uzun ve eski Trabzon Emniyet Müdürü Reşat Altay katıldı.

Hükümlü sanıklardan Yasin Hayal'in, Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi (SEGBİS) ile bağlantı kurularak duruşmaya katılımı sağlandı. Müdahil Hrant Dink ailesini de duruşmada avukatları temsil etti.

Davanın tutuklu sanıklarından eski İstihbarat Daire Başkanlığı C Şube Müdürü Ali Fuat Yılmazer, ilk kez savunmasını yaptı.

Emniyet teşkilatında 25 yıl görev yaptığını, meslek yaşantısında hiçbir adli veya idari soruşturma geçirmediğini, sayısız takdir aldığını ve kendi müracaatı üzerine 2014'te emekli olduğunu ifade eden Yılmazer, yaklaşık 2,5 yıldır tutuklu bulunduğunu dile getirdi. 

"SAVUNMAMDAN İBRET ALINACAK ÇOK MESELE VAR"

Yılmazer, 2014'te yaptığı televizyon konuşmaları sonrasında hakkında başlatılan idari soruşturmalar sonucu bugün, geçmiş yıllara ait uygulamalara dönük 10'u aşkın soruşturma ve davadan yargılandığını kaydetti.

Soruşturmaların 6'sıyla ilgili tutuklu olduğunu belirten Yılmazer, "Savunmam kapsamlı olacak, sabır istiyorum. Bugünün Türkiye'sinde yargı sistematiğine, bu ülkede hukukun ne kadar adil ve tarafsız olduğunu da merak edenler için benim savunmamdan ibret alınacak çok meseleler olduğunu düşünüyorum." dedi. 

Davanın iddianamesinde kendisiyle ilgili 17 sayfa iddia sıralandığını ve savcının beyanlarının "delillere dayanmayan, yakışıksız, hukuka uymayan beyanlar" olduğunu öne süren Yılmazer, iddianamede yer alan, "Emniyette, 'cemaat' olarak tanımlanan bir yapılanmayı gerçekleştirerek, sonradan kumpas oldukları anlaşılan Ergenekon ve Balyoz gibi soruşturmaları başlattı." ifadeleriyle ilgili, "Emniyet içinde yapılanma yapmak... Kim? İçişleri bakanları ortada, daire başkanları ortada. Bu adamlar atamayla yetkili. Benim yetkim yok ama bu yapılanmayı ben yapmış oluyorum. İstisnasız benden önce istihdam edilmiş personelle ben orada görev yaptım. Yakışır mı yargı mensubuna bu sözler? Ben bunun yargıya yakışmadığını, hukuki olmadığını düşünüyorum." diye konuştu.

"KUMPAS OLDUKLARINA DAİR YARGI KARARI VAR MI?"

Savcının, iddianamede Balyoz ve Ergenekon gibi davalara "kumpas" demesini eleştiren Yılmazer, "Kumpas olduklarına dair yargı kararı var mı? Sahte olduğuna dair yargı kararı var mı? Yüksek yargıdan onaylanmış yargı kararları, siyasetçilerin beyanları ortada. Hiçbir şeye dayanmaksızın, yargı kararları hakkında keyfekeder, 'kumpas-tezgah' denilebilir mi? İki satırla da olsa açıklanması lazım, neye göre kumpas? Hiç açıklama ihtiyacı da olmamış. Nerede silahlı terör örgütü? Yazıldığı dönemde hukuken karar verilmiş bir terör örgütü yok. FETÖ/PDY diyor. Bunların açıklanması lazım. Bu örgüt ne zaman tespit edilmiştir? Terör örgütü tanımı kullanılmıyor. Olmayan terör örgütü üyeliğinden bir insan suçlanabilir mi?" ifadelerini kullandı.

Yardımcı istihbarat elemanı Erhan Tuncel'in bu görevinin sonlandırılmasında bir dahlinin bulunmadığını ve başında olduğu İstihbarat Daire Başkanlığı C Şube Müdürlüğüne sorulmadan Tuncel'in görevinin sonlandırıldığını aktaran Yılmazer, "Elemanlar istihbarat şubenin malları değildir. Asıl olan F4 raporlarıdır. Elemanlar asıl personel şubenin sorumluluğundadırlar. C şube takip etmez. İlişkisinin kesildiğinden de haberim yok. Çalıştıran ilin sorumluluğundaki bir meseledir. Buna rağmen aleyhime iddia olarak yer almış." dedi.

İddianamede silahlı terör örgütüne dair hiçbir anlatım bulunmadığını ve tutuklanması için yönetici olarak konumlandırıldığını savunan Yılmazer, "Biz tutuklanarak susturulmuşuz, ta ki bu konu bugünlere taşınabilsin diye. Hrant Dink'in ilk soruşturmaları adalete, gerçeklere çok daha yakındı. Bugün geldiğimiz günden öte, objektif gerçekliğe daha yakındı. Bugün amacından saptırılmıştır." diye konuştu.

Yapması gereken bir işi yapmadığı iddia edildiği için olsa olsa görev ihmaliyle suçlanabileceğini ve cinayete yönelik hiçbir dahlinin olmadığını da savunan Yılmazer, "Ne yapmışım ki ben, cinayetle sonuçlanan sürece katkım olmuş? Fiilin olmadığı yerde failden bahsedilebilinir mi? Sadece F4 ile ilgili yapmam gerekip de yapmadığım iddiaları var. Eylemlerim ne? 'Tasarlayarak kasten öldürmeye iştirak suçu' deniliyor. Hrant Dink cinayeti Trabzon'da planlanmıştır, Dink de İstanbul'da yaşamaktadır. İstanbul'da alınması gerekli tedbirler alınmadığı için Dink hayatını kaybetmiştir. Trabzon'da yapılması gereken tahkikat yapılmadığı için bir cinayet tasarısı önlenememiştir. Ben neresindeyim cinayetin? Suç isnadı var ama iddianamede yazılmamış bu." ifadesini kullandı. 

"BEN OLMASAM SORUŞTURMA MAKAMI BELGELERE VAKIF OLAMAYACAKTI"

Ali Fuat Yılmazer, "Yargılama kapsamında değerlendirilen tüm belgeler benim sayemde yargılama konusu edilmiştir. Ben olmasam bugün belgelerin hiçbirine vakfı olamayacaktı soruşturma makamları." diyerek, Trabzon ile alakasının bulunmadığını, oraya hiç gitmediğini, oradaki kimseyi tanımadığını, Ogün Samast'ın beyanlarından başka savcının suçlamalarını herhangi bir delile dayandırmadığını ve "savcının iftira niteliğindeki beyanları" karşısında ciddi hukuki değerlendirme yapmak gerektiğini öne sürdü.

"Asli kusurlu sanıkların geliştirdikleri savunma argümanları, kişisel-subjektif, manipülatif ve soyut, tartışmalı iddia söylem ve varsayımlara dayalı olarak hakkımda iftira, yalanlar üzerine kurulu olduğundan zor bir durumla karşı karşıyayım." diyen Yılmazer, şüpheden sanığın değil, iddia makamının yararlandığını, tüm toplumun olağan şüpheli hale getirildiğinin söylenebileceğini ve yargılandığı mahkemenin adil ve tarafsız olduğuna inanmadığını söyledi. 

Yargının tarafsız olmadığını öne süren Yılmazer, "Yine de isnatlar karşısında sessiz kalmam mümkün olmadığından, vicdani bir sorumluluk gereği savunmamı yapak istiyorum." ifadesini kullandı. 

Savunmasında özgeçmişini detaylıca anlatan Yılmazer, rütbesi şube müdürlüğüne yetmediği halde İstihbarat Daire Başkanlığı İstihbarat Karşı Koyma Şube Müdürlüğüne şube müdürü olarak görevlendirilmiş tek kişi olduğunu ve Saadettin Tantan'ın emniyet genel müdürlüğü, Kazım Abanoz'un da istihbarat daire başkanlığı döneminde bu göreve atandığına dikkati çekti.

Bu şubenin, çok üst düzey devlet görevlileriyle ilgili de çalışmalar yapılan hassas bir birim olduğunu aktaran Yılmazer, "1996'da 'Tarikatlar ve Cemaatler' konulu bir kitap yazdım. 28 Şubat döneminin askeri makamlarından gelen talepler üzerine bu kitabın tekrar basımı yapıldı. O dönemin C şube müdürü Necmettin Emre'nin altında, başkomiser rütbesindeyim, Sabri Uzun da daire başkanıydı. 28 Şubat döneminde C şube müdürü, daire başkanı toplantılara katılamazken ben çağrılırdım, başkomiser olarak katılırdım. Bakanın çağrı kağıtlarını, yazıları ben hazırlardım. Milli Güvenlik Kurulu'nun Milli Güvenlik Akademisi'nde, devlete karşı hassas, dini motifli tehlike konusunda ders veriyordum." diye konuştu.

Yılmazer, terör örgütlerine yönelik operasyonlarda o dönem, başbakanla resmi makamların uygun görmesi sonucu periyodik olarak görüştüğünü belirterek, "2007 Haziran'ından önce hiçbir çalışmamızda bir tane 'Ergenekon' tabirini bulamazsınız. Dolayısıyla Ergenekon operasyonlarının alt yapısını hazırladığım iddiası tamamen düzmecedir. Eğer ki Ergenekon bir kumpas ise bu kumpasın mimarları, o yıllarda İstanbul Terörle Mücadele Şube Müdürü olan Selim Kutkan, Emniyet Müdürü Celaleddin Cerrah ve Vali Muammer Güler'dir. Bunların sorumluları onlardır. Savcıdan talimat alan bunlar, operasyonları yürüten de onlardır." diye konuştu.

Görevli olduğu istihbarat şubede eleman istihdam etme yetkisinin bulunmadığını anlatan Yılmazer, İstanbul Emniyet Müdürlüğünde kendi döneminde kadrolaşma iddialarının doğru olmadığını savunarak, şunları kaydetti:

"Benim görev yaptığım dönemde istihbarat şube müdürlüğünde tek bir kişiyi bile ben istihdam etmedim. Hangi cemaat yapılanmasından söz ediliyor ya... Ben, bir tek personel atamadım ve görevlendirmedim. Böyle bir yetki de yok ayrıca. Aksine benim dönemde 570 personelden oluşan istihbarat şubenin personel sayısı 165 kişi azaltılmıştı. Hem de İstanbul istihbarat şubenin muazzam iş yoğunluğu ortadayken. Hükümete, terör eylemleri üzerinden mesajlar verildiği bir dönemde İstanbul istihbarat şubenin personel sayısı azaltılmıştır."

"CANLI BOMBACILARI YAKALIYORDUK"

Türkiye'nin, terör örgütlerinin açık hedefi haline geldiğini öne süren Yılmazer, İstanbul'da çok sayıda canlı bombacıyı tespit edip eylem hazırlığındayken yakaladıklarını kaydetti.

"Terör örgütü PKK ile mücadele verildiği bir dönemde istihbarat şube müdürü olarak görev yapıyordum." diyen Yılmazer, şöyle devam etti:

"Osla ve Kandil üzerinden terör örgütleriyle müzakereler yapıldığı dönemde bizim PKK ile nasıl mücadele ettiğimiz açık kaynaklardan görülebilir. Canlı bombacıları mühimmatlarıyla nasıl yakaladığımız ortadadır. Birilerinin Oslo'daki görüşmelerde internete sızan ses kayıtlarından 'metropollere bomba yığdınız' yönünde söylemleri var. Biz de o sırada Taksim'de bir canlı bombacıyı yakalamıştık. İstanbul'da eylem üzerinde olan 5 canlı bombacıyı biz yakaladık. Bizim dönemimizde mafya sokağa dahi çıkamazken, biz içeri girdik mafya liderleri 'akıttığınız kanda boğulacaksınız' diye meydanlarda miting yaptı."

"BEN TERÖRİSTSEM PEKİ TERÖRLE KİM MÜCADELE ETTİ"

Yılmazer, meslek hayatı boyunca aşırı sağ gruplar ve bu grupların eylemleri üzerine çalışmalar yürüttüğünü anlatarak, "Eğer terör örgütü mensubuysam peki o dönem de bu terör gruplarıyla kim mücadele etti." dedi.

Hrant Dink suikastının göz göre göre geldiğini dile getiren Yılmazer, faillerin suikasttan hemen sonra yakalandığını fakat o dönem bunu azmettirenlerin üzerine gidilmediğini savundu.

Yılmazer, Dink cinayetiyle Türkiye'nin istikrarının hedef alındığını iddia ederek, "Siyasi ve bürokratik yönden bu cinayetin engellenmesinin önü kapatılmıştır. Dink cinayeti, Türkiye'nin istikrarına yöneltilmiş bir hedeftir. Hrant Dink, kendi yazılarında açıkça tehdit edildiğini yazmıştır. Biz istihbari değerlendirme yapmışız. Aşırı sağ ve aykırı grupların faaliyetleri ve söylemlerini ortaya koymuşuz. Birileri de çıkmış 'somut hiçbir delil olmadığı için tedbir alma ihtiyacı duymadık' yönünde savunma yapıyor." diye konuştu.

“10 YILDIR ADALET YOK”

Bu arada, duruşma öncesi Çağlayan'daki İstanbul Adalet Sarayı önünde toplanan "Hrant'ın Arkadaşları" adına açıklama yapan Bülent Aydın, Dink davasında savunmaların alınmasında sona yaklaşıldığını, savunma sırasının Ali Fuat Yılmazer'e geldiğini söyledi.

"10 yıldır Hrant yok, adalet yok" diyen Aydın, 19 Ocak Perşembe günü saat 14.30'da Dink'in öldürüldüğü eski Agos binası önünde toplanacaklarını ifade etti.

İDDİANAMEDEN

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Terör ve Örgütlü Suçlar Bürosu tarafından hazırlanan 168 sayfalık iddianamede, Ramazan Akyürek ile Coşgun Çakar'ın "tasarlayarak kasten öldürmek" suçundan ağırlaştırılmış müebbet, "silahlı örgüt kurmak, resmi belgede sahtecilik, resmi belgeyi yok etme ve görevi kötüye kullanma" suçlarından da 23'er yıldan 44'er yıla kadar hapisle cezalandırılması talep ediliyor.

Sanıklardan Ali Fuat Yılmazer'in "tasarlayarak kasten öldürmek" suçundan ağırlaştırılmış müebbet, "silahlı örgüt kurma, resmi belgeyi yok etme ve görevi kötüye kullanma" suçlarından 19 yıldan 32 yıla kadar hapis cezasına çarptırılması istenen iddianamede, dönemin Trabzon İstihbarat Şube Müdürü olan Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanı Engin Dinç ve eski İstanbul İstihbarat Şube Müdürü Ahmet İlhan Güler'in "kasten öldürmenin ihmali davranışla işlenmesi ve görevi kötüye kullanma" suçlarından 15 yıl altışar aydan 22'şer yıla kadar hapisle cezalandırılması öngörülüyor.

Dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah ve eski İstihbarat Daire Başkanı Sabri Uzun'un "görevi kötüye kullanma" suçundan 6 aydan ikişer yıla kadar hapisle cezalandırılması istenen iddianamede, dönemin Trabzon Emniyet Müdürü Reşat Altay ve eski Trabzon Emniyet Müdürlüğü İstihbarattan Sorumlu Müdür Yardımcısı Hasan Durmuşoğlu'nun "kasten öldürmenin ihmali davranışla işlenmesi, görevi kötüye kullanma ve resmi belgeyi yok etme" suçlarından 18 yıl altışar aydan 29 yıl altışar aya kadar hapis cezasına çarptırılması talep ediliyor.

Cinayetin işlendiği dönemde İstihbarat Daire Başkanlığında görevli komiser Yılmaz Angın, İstihbarat Daire Başkanlığı C Büro Şube Müdür Yardımcılığı görevini yürüten Tamer Bülent Demirel ve Osman Gülbel, Trabzon'da polis memurluğu yapan Muhittin Zenit, Mehmet Ayhan, Onur Karakaya, komiser yardımcısı Özkan Mumcu, Trabzon İstihbarat Şube Müdür Yardımcısı görevini yürüten Ercan Demir ve Trabzon İstihbarat Şube Müdürlüğü yapan Faruk Sarı hakkında "tasarlayarak kasten öldürme" suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası talep edilen iddianamede, bu sanıklar hakkında ayrıca ''silahlı örgüte üye olmak, resmi belgede sahtecilik, resmi belgeyi yok etme ve görevi kötüye kullanma'' suçlarından çeşitli hapis cezaları isteniyor.

İddianamede, dönemin İstihbarat Daire Başkanlığında görevli Şube Müdürü Yunus Yazar, eski İstihbarat Daire Başkanlığı C Şube Müdür Yardımcısı Ali Poyraz, o dönem komiser olan Hamdi Egbatan, Mehmet Akif Yılmaz, Serkan Şahan, Ömer Faruk Kartın, polis memuru Mehmet Uçar ve dönemin mülkiye müfettişi Şükrü Yıldız'ın ise "silahlı örgüte üye olmak, resmi belgede sahtecilik, resmi belgeyi yok etme ve görevi kötüye kullanma" suçlarından çeşitli hapis cezalarına çarptırılmaları talep ediliyor.

DAVA SÜRECİ

Dönemin özel yetkili İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi, 19 sanığın yargılandığı davada 17 Ocak 2012'de verdiği kararla tutuklu sanık Yasin Hayal'in, "Hrant Dink'i tasarlayarak öldürmeye azmettirmek" suçundan ağırlaştırılmış müebbet, yazar Orhan Pamuk'u tehdit etmekten 3 ay ve "ruhsatsız silah bulundurmak" suçundan da 1 yıl hapisle cezalandırılmasını, "silahlı terör örgütü yöneticisi olmak" suçundan ise beraatını kararlaştırmıştı.

Tutuklu sanıklardan Erhan Tuncel'in de toplam 10 yıl 6 ay hapisle cezalandırılmasına hükmederek tahliyesine karar veren heyet, sanıklardan Ersin Yolcu'yu 12 yıl 6 ay, Ahmet İskender'i 13 yıl 4 ay ve Salih Hacısalihoğlu'nu 2 ay 15 gün hapisle cezalandırmış, bütün sanıkların "silahlı terör örgütü üyeliği" suçundan beraatına hükmetmişti.

BOZMA KARARI

Yargıtay 9. Ceza Dairesi, "örgüt" yönünden verilen beraat kararını bozmuş, sanıkların "silahlı terör örgütü" değil, "suç işlemek amacıyla oluşturulan örgüt" üyesi oldukları gerekçesiyle yargılanmalarına hükmetmişti. "Kasten öldürmeye azmettirme'' ve "Orhan Pamuk'u tehdit" suçlarından sanık Yasin Hayal'e verilen mahkumiyet kararını onayan daire, Yasin Hayal hakkında ''silahlı terör örgütü kurma, yöneticisi olma'' suçundan verilen beraat kararını ise ''suç örgütü kurma ve yönetme'' suçundan mahkumiyet gerektiği için bozmuştu.

Sanıklardan Erhan Tuncel'in ''patlayıcı madde imal etme'' suçundan mahkumiyet kararını onayan Yargıtay 9. Ceza Dairesi, ''kasten öldürmeye azmettirme'' suçundan beraat hükmünü ise sanığın Dink'in öldürülmesi suçuna yardım suretiyle iştirak etmesi sebebiyle mahkumiyeti gerektiği için bozmuştu. ''Silahlı terör örgütü yöneticisi olma'' suçundan beraat kararı da ''suç örgütü üyesi olma'' suçundan mahkumiyeti gerektiği gerekçesiyle bozulan Tuncel hakkında, Trabzon'da 24 Ekim 2004'te McDonalds'ın bombalanması olayında, ''genel güvenliği kasten tehlikeye sokma, mala zarar verme ve 6 ayrı kasten yaralama'' suçlarından verilen mahkumiyet kararı da bozulmuş, bu eyleminin ''6 ayrı kasten öldürmeye teşebbüs'' suçunu oluşturacağına karar verilmişti.

Yargıtayın kararının ardından davanın yeniden görülmesine İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesinde başlanmış, bu mahkemede 6 duruşma yapıldıktan sonra dosya, Terörle Mücadele Kanunu'nun (TMK) 10. maddesiyle görevli ağır ceza mahkemelerinin kaldırılması üzerine İstanbul 5. Ağır Ceza Mahkemesine gönderilmişti.

İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi, kamu görevlilerine ilişkin iddianameyi kabul ettikten sonra dava dosyasını, Ogün Samast, Yasin Hayal ve Erhan Tuncel'in de aralarında bulunduğu, haklarındaki hükümler Yargıtay tarafından bozulan 8 sanıklı ana davayla birleştirilmesi için İstanbul 5. Ağır Ceza Mahkemesine göndermişti.
Bu mahkemenin heyeti, "Birleştirme kararında muvafakat talep edilmediği, mahkemenin terör suçlarına bakmakla görevli olmadığı, ana davada yargılamanın ileri aşamaya geldiği ve bu davada yargılananlarla yeni davada yargılanacak kamu görevlileri arasında ortak sanık bulunmadığı" gerekçeleriyle dosyayı İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesine iade etmişti.

Mahkemeler arasındaki uyuşmazlığın giderilmesi için dosyaların gönderildiği Yargıtay 5. Ceza Dairesi, iki davanın birleştirilmesini ve birleşen davanın İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesinde görülmesini karara bağlamıştı.