NTV

Kabusun tanığı Avrupa yollarında

Yaşam

Volkanik küllerden kaçan, İngiliz, Alman ve Türkler Brüksel'de yollarını ayırdı ama macera Türkiye sınırına kadar bitmedi.

En sonunda feribottaydık ve gemi demir almaya başlamıştı. Arabayla feribotun içine girdikten sonra, üst güvertede bulunan yemek salonu ve kafenin daha yüzlerce insanı alabilecek kapasitede olduğunu görünce şaşırdım. Feribot zamanda donmuş gibiydi. Her şey 80’lerde kalmıştı. Aşçıların saç modelinden, oturma yerlerine; “Yugoslavya” kökenli olduğunu tahmin ettiğimiz garsonlara kadar... Yine de beni Kıta Avrupası'na taşıyacak olan bu göreli eski deniz taşıtı, bana bir tür saray gibi görünüyordu.

İlişkili Haberler


Ufak bir masanın etrafına, Nigel, Uve, yol arkadaşım ve ben yerleştik. Evet, Nigel’ın yeni favorisi, monoloğu zaman zaman diyaloğa dönüştürmekten çekinmeyen Uve'ydi. Bir süre daha kafamı dinleyebilecektim. Sigara içmeyen Nigel’ın aksine (sanırım arada bir yerlerde sigarayı bir sene önce bıraktığından söz etmişti) Uve, ben ve yol arkadaşım iflah olmaz tiryakilerdik ve geminin kıçında bulunan açık alana zaman zaman sigara içmeye çıkıyorduk. Yol arkadaşım ve Uve sigaraya yollandığında, Nigel'la yalnız kalmamak için ben de koşturuyordum!

Ha bu arada, finanstan sorumlu genel müdür yardımcımızın doğum günüydü. Bunu yeni yol arkadaşlarımızla bir şampanyayla kutlamaya karar verdik. Uve de bir süre sonra Nigel’ın bitmek tükenmek bilmeyen sohbetinden sıkıldığını belli edecek jestlerde bulunmaya başladı. Sık sık sigara içmeye gidiyordu. O sigaradayken muhabbeti ben devralıyordum. Bir tür sözsüz iletişimle imzalanmış anlaşma gibi bir şey... “Abi işte biraz da sen idare et” gibi...

Elbette böyle bir halde yol bitmek bilmiyordu. Saatlerce süren monoton, birbirleriyle hiçbir alakası olmayan (yol arkadaşımı elbette bunların dışında tutuyorum) insanların, zorunluluk gereği, tek-seferlik arkadaşlığı... Evde sevgilim, iki aylık bebek köpeğim, ailem, dostlarım, üst üste yığılmış bir ton iş beni bekliyordu. Dönmek zorundaydım! Ve Nigel susmak bilmiyordu... Adeta nefes almadan konuşuyor, beni deli ediyordu. (Yine de sağolsun varolsun).

Yine Nigel’ın Uve’nin sigara molasında beni yakaladığı bir anda, yol arkadaşım cep telefonunu kurcalıyordu. Sağımda elektriğini sezebiliyordum. Hepimizin sinirleri bozuktu ve susmayan Nigel’ın durumu ve benim çaresiz onaylamalarım, onu güldürmek üzereydi. Cep telefonunu suratına kadar kaldırmış, okurmuş gibi yapıyordu ama gözümün kenarıyla halet-i ruhiyesini seçebiliyordum. Gülmemek için dudaklarımı kemirmeye, elimi alnıma götürüp, yüzümü yere dönmeye başladım. Yol arkadaşımdan gelen, engellenemez gülme efekti sonunda, gözümden yaşlar gelerek ben de kendimi bıraktım. Çok utanmakla birlikte, anlaşılmaz bir şekilde Nigel’ın istifini hiç mi hiç bozmadığını ve anlatmaya devam ettiğini şaşkınlıkla gördüm. Tam o sırada yol arkadaşım aklına komik bir şey geldiğini, artık sinirlerinin bozulduğunu vs. söyleyip durumu azıcık kurtarmayı başardı. Nigel Amca'nın umrunda mı? Devam!

Efendim velhassıl, dört-beş saat süren bir deniz yolculuğunun sonunda, Belçika kıyılarına vardık. Uve’nin kayınbiraderi, onu ineceğimiz kasabadan arabayla gelip alacakmış, sağolsun bizi Brüksel’e bırakmayı teklif etti. Sevinerek kabul ettik. (Etrafta ne bir taksi ne de bir insan bulunuyordu, onlar olmasa uzun bir yürüyüş bizi bekliyordu herhalde) Olystein girişinde, pasoport kontrolü, bizim yüzümüzden biraz uzun sürse de, artık Kıta Avrupası'ndaydık! Nigel'la duygusal ama olabildiğince hızlı bir vedalaşmanın ardından, Uve’nin kayınbiraderinin arabasında ve Brüksel yolundaydık. İki saat süren bir yolculuk sonucunda, nihayet Belçika’nın başkentindeydik!

Devamı yarın...