Orta Avrupa ile Balkan ülkelerinin kesistiği yerde bulunan Macaristan, Versailles Sözlesmesi’ne göre, egemenliği ve nüfusunun üçte birini kaybetmiş olmasına rağmen, 90‘lı ve 2000‘li yıllarda AB üyelik sürecinde Avrupa’nın entegre edici bir parçası olarak görülüyordu. Macar halkı için AB üyeliği bir anlamda vatana geri dönüş sayıldı. Avrupa için iyi olan her şeyin Macaristan için de iyi olacağına inanılıyordu.

Önce yürürlüğe giren baskıcı medya yasası şimdi de parlamentodan geçen yeni anayasa gösterdi ki, AB dönem başkanı Macaristan Avrupa‘dan giderek uzaklaşıyor, artık entegre edici değil ayrılıkçı bir misyon üstleniyor.

YENİ ANAYASA MEŞRU DEĞİL
2010 yılında yapılan seçimde üçte ikilik çoğunlukla iktidara gelen merkez sağcı Genç Demokratlar Partisi (Fidesz) ve muhafazakarlar, kendilerine daha çok hak tanıyan tartışmalı yeni Anayasayı meclisten geçirerek, devlete istedikleri gibi şekil vermeye çalışıyor.

Sağcı muhafazakar hükümet, ilk adımını AB‘nin itirazı üzerine birkaç değişiklik yaparak yürürlüğe soktuğu özgürlükleri kısıtlayan ve yine şimdiki hükümete daha çok inisiyatif veren medya yasası ile atmıştı. Fidesz‘in lideri Başbakan Victor Orbán seçimi kazandıktan sonra yaptığı konuşmada "bu bir sistem değişimi, bir ulusal devrimdir“ diyerek zaten bunun işaretlerini vermişti. O yüzden yeni Anayasa‘nın muhalefet partilerine danışmadan ya da halk oylamasına gerek duyulmadan, meclis ve devlet başkanı kararıyla yürürlüğe girecek olması şaşırtmadı.

Bazıları için sosyalizm sayfasını tamamen kapatan bazıları içinse kesinlilke meşru olmayan yeni Anayasa, sadece iktidar partilerinin oylarıyla hafta başında meclisten geçti. Yeni Anayasa Devlet Başkanı tarafından imzalandıktan sonra Ocak 2012‘de yürürlüğe girecek.

ANAYASANIN RUHU HRİSTİYANLIĞA DAYANIYOR
Yeni Anayasa‘nın en çok eleştirilen bölümü Anayasa Mahkemesi‘nin yetkilerini kısıtlıyor olması. Anayasa Mahkemesi‘nin bütçe ve vergi konularındaki denetimi ortadan kaldırılırken, Devlet Başkanı'na, yıllık bütçenin Nisan ayına kadar onaylanmaması durumunda meclisi feshetme yetkisi veriliyor.

Anayasa Mahkemesi üyelerinin dokuz yıllığına parlamento tarafından seçilmesi, yasal değişikliklerin kabulü için dörtte üçlük bir çoğunluğa ihtiyaç duyulması, yasa tasarılarının Anayasa Mahkemesi‘ne götürülmesi için milletvekillerinin en az yüzde 25‘inin bunu istiyor olması gibi yeniliklerin yasama yürütme ve yargı dengesini bozacağı iddia ediliyor.

Hukukçuların büyük bir kısmı, asıl Anayasa‘nın ruhunun endişe verici olduğunu düşünüyor. Çünkü yeni Anayasa‘nın özü, Hristiyanlık, ailenin kutsallığı, milliyetçilik, vatan sevgisi ve Kutsal Taç‘a dayandırılıyor ve Macaristan‘ın dışındaki Macarları da kapsıyor. Anayasanın, Macar Ulusal Marşı'nın ilk mısrası olan, "Tanrı Macar'ı Kutsasın" cümlesiyle başlıyor olması da dikkat çekici.

Evlilik kurumu ‘kadın ve erkek arasındaki bir bağ’ olarak tanımlanan Anayasa‘da ebeveynlere vergi indirimlerinden faydalanabilme ve reşit olmayan çocukların yerine oy kullanabilme olanağı da sağlıyor. Anayasada kürtajın yasaklanabileceği anlamına gelecek cümleler de yer alıyor. Ülkede binlerce kişi tarafından protesto edilen, pek çok ülke ve BM de dahil olmak üzere çok sayıda uluslararası kuruluş tarafından eleştirilen yeni Anayasa‘yı Vatikan‘ın açık bir dille övmesi hiç şaşırtıcı değil.

AB MACAR HALKINI HAYAL KIRIKLIĞINA UĞRATTI
1945‘den sonra ilk demokratik seçimi 1990 yılında yapan Macaristan halkı altı partiyi birden parlamentoya sokmayı, dolayısıyla çoğulcu demokrasiye ilk adımı atmayı başarmıştı. Aslında milliyetçiliğin meyveleri de sosyalist sistemin tamamen çöktüğü, dönüşümün yaşandığı bu yıllarda vermeye başlamıştı.

Bundan sonraki seçimlerde Macarlar hemen hemen bütün partileri özellikle sosyalistleri uzun süre denediler. Viktor Orban‘ın partisinin de katkıları ile AB üyelik sürecinde yabancı yatırımcılara sağlanan vergi indirimleri ve yanlış para politikaları Macaristan‘a uzun süredir bir ekonomik kriz yaşatıyor. Gelir dağılımındaki adalet yoksulların aleyhine bozulurken, işsizlik oranı yıllardır yüzde 10‘un üzerinde seyrediyor. AB‘nin işgücünün serbest dolaşımına koyduğu sınır henüz kalkmadığı için işsizlik özellikle gençlerin gelecek perspektifini olumsuz yönde etkiliyor. Macarlar en kalabalık azınlık olan Romanlarla sorunlarını AB‘ye üye olmadan önce de çözememiş, bunu AB‘nin üzerine yıkmıştı. Birliğin Roman sorununa kayıtsız kalması Macarları daha milliyetçi politikalara itti ve AB projesine olan inancını azaltı.

HANGİ AB?
Macarların 90‘lı ve 2000‘li yıllardaki „bütün partileri deneyelim“ anlayışından yola çıkarak merkez sağ ve muhafazakar hükümetin sonunun çabuk geleceğini düşünmek artık yanlış olur. Diğer sosyalist ülkelerin gulaş komunizmi (Macarların en ünlü geleneksel yemeşi olan gulaş, tadı bizim yahniyi andıran bol soğanlı bir et çorbasıdır) diye adlandırdığı yarı kapitalist sistemi Macaristan‘a getiren Janos Kadar tam 32 yıl iktidarda kalmıştı.

Macar halkının geçmişe duyduğu özlemi yabana atmamak gerekir. Avrupalı muhafazakarlar, Türkiye‘nin AB müzakerelerine karşı olmalarını en çok Türkiye‘deki siyasi kültürün Avrupa‘nınkinden çok farklı olmasına bağlıyorlardı. Ancak Macaristan ve diğer Doğu Avrupa ülkelerinde yükselen milliyetçilik ve diktatörlük eğilimi gösteriyor ki, ne müzakereler ne de AB üyeliği bu kültürü kolay kolay değiştiremiyor.

AB kurucu üyelerinin bunu bilmemesi mümkün değil. Yoksa AB Türkiye‘ye öne sürdüğü kriterlerin aksine aslında sadece ekonomik entegrasyonla mı ilgileniyor? Ya da AB‘nin temelinde asıl Hristiyanlık mı yatıyor? Türkiye‘de partilerin seçim öncesi, yeni Anayasa tartışmalarını sürdürürken ve AB politikalarını belirlerken, önce AB demokrasisini ne kadar ölçü alacağına karar vermesi elzem görünüyor.