Urumçi’de son yaşananlar, uzun süredir görmezden gelinen bir halkı, Uygur Türklerini yeniden gündeme taşıdı. Yaşananları anlayabilmek için ‘Şincan Uygur Özerk Bölgesi’nde ya da Uygurların adlandırdıkları biçimde Doğu Türkistan’daki yaşamı da anlayabilmek gerekiyor.

İlişkili Haberler


Yaşatılmaya çalışılan kültürü, kimliksiz ‘kara nüfus’, asimilasyon politikaları, bitmeyen gerilimler... Türkiye’den bakıldığında çok uzak görülen, fazla bilinmeyan hayatı anne babası Doğu Türkistan’da doğmuş, akrabaları orada yaşayan, kendisi de sık sık bu bölgeye giden birinden dinledik.

Bir buçuk milyar nüfusuyla dünyanın en kalabalık ülkesi, yükselen dev Çin’in yıllardır asimilasyon çabalarının gölgesinde yaşanan bu hayatı Doğu Türkistan Federasyonu’nun Türkiye’deki koordinasyonunu üstlenmiş Mir Haydar Türkoğlu ntvmsnbc’ye Doğu Türkistan’ı anlattı.

Türkoğlu'nun anlattıkları şöyle:

“Doğu Türkistan’da yaşayan Uygur Türkleri’nin nüfusu şu anda 35 milyon civarında, Çinliler’in nüfusu ise hızla artyor. Son yıllarda bu artış daha da fazlalaştı. Bu bir devlet politikası.

Çin’in diğer bölgelerinden Doğu Türkistan’a yerleştirilen Çinliler’e teşvikler veriliyor; ev sağlanıyor, iş imkanı sağlanıyor. Buradaki amaç bizi kendi topraklarımızda azınlığa düşürmek, topraklarımızı ele geçirmek ve Uygur Türklerini asimile etmek.

Özellikle son 10 yılda Çinli nüfusta büyük bir artış var. Bölgenin başkenti Urumçi’nin nüfusu 13 milyon. Göç politikasının sonucunda buradaki Çinliler’in sayısı 10 milyona ulaştı.

Daha önceki Urumçi’ye gittiğim dönemlerde nüfus belki 3 buçuk milyondu. Bu nüfusun yarıdan biraz fazlası Uygur’du. Ama şimdi 10 milyon Çinli’ye 3 milyon Uygur var. Aslında bu dengenin en çok bozulduğu yer Urumçi, çünkü burası bölgenin başkenti ve oraya yığılan Çinli sayısı çok daha fazla. Diğer şehirlerde oranın denk olduğunu söylemek mümkün.

Bölgenin diğer bazı kentlerinde Uygurlar’ın oranı daha fazla. Örneğin Kaşgar’da çoğunluk Uygurlar’ın, yüzde 60’a 40 gibi bir oran var. Yarkent, Turfan, Eli, Ulca gibi şehirlerde de genel itibariyle Uygırların sayısı Çinliler’den biraz daha fazla. Genel olaraksa oranın yüzde 50 yüzde 50 olan şehirler var.

Urumçi’den Uygurlar azınlığa düştüler ve Çinlilerle iç içe yaşamak durumundalar. Beraber çalışmak zorundalar. Örneğin Çinliler gibi Uygurlu polisler de var, memurlar da var. Resmi olarak kent içinde ayrılmış mahaller yok ama İstanbul’da nasıl bazı bölgelerden gelmiş kişilerin yoğun olarak yaşadığı bölgeler varsa, Urumçi’de de resmi olmayan ama toplumsal ve kültürel farklılıklarından dolayı yoğunlaştıkları bölgeler, mahaller var. Zaten olaylar da Uygurlar’ın yoğun olarak yaşadığı bölgelerde meydana geldi. Organize bir şekilde saldırdılar o bölgelere. Saldırganların ellerinde standart olarak hazırlanmış sopalar vardı.

Daha önce de, son yaşananlar kadar olmasa da benzer olaylar yaşanmıştı. Her 5-10 yılda bir olayların tavan yaptığı dönemler oluyor. Uygurlular ve Çinliler en ufak ufak gerginlik durumunda birbirleriyle çatışıyorlar.

‘KARA NÜFUS’
Çin’de doğum kontrolü var; Çinli aileler en fazla bir, azınlıklarsa iki çocuk yapma hakkına sahipler. Ancak Uygurlar geçmişten beri iki çocukla yetinmezler. Ancak üçüncü, dördüncü çocuklara nüfus çıkartmıyorlar, dolayısıyla bu çocuklar kimlik kartı olmadan yetişmek durumunda kalıyorlar. Bu kimliksiz yetişen çocukları da hükümet sonradan alıp, Çin’in iç kesimlerine götürüyor ve oralarda ucuz işçilik yaptırıyor. Biz bunlara ‘kara nüfus’ diyoruz. Bunlara çok cüzi bir ödeme yapılıyor, bunlara ‘işçi köle’ adı veriliyor, ikinci sınıf insan muamelesi yapılıyor. Öyle bir sistem oluşturmuşlar ki, bunlar götürülmek zorunda gibi algılanıyor. Bunlar stajyer şekline sokmuşlar, sanki resmi bir kurumda çalışmak zorundalarmış gibi bir sisteme oturtmuşlar.

Son olayların başlamasına da bu neden oldu. Çin’in iç kesimlerine çalıştırmak üzere götürülen iki Uygurlu genç kızına Çinliler’in sarkıntılık etmesi sonucunda yaşanan gelişmeler ve Urumçi’de yapılan barışçı protesto eylemine emniyet güçlerince ateş açması olayları ateşledi ve yüzlerce Uygur’un ölümü ile sonuçlanan olaylar yaşandı.

Bizim topraklarımız Türkiye’nin iki katı yüzölçüme sahip. Yeraltı kaynakları ciddi sayılabilecek rakamlar içeriyor. Kömür ve altın madenleri, petrol ve doğalgaz kaynakları, 1,5 milyarlık Çin’in yüzde 30 ihitiyacını karşılıyor. Bu topraklara sahip olabilmek ive bunu tamamiyle garantiye alabilmek için asimilasyon programını zaten sürdürmekte. Bu çok tehlikeli boyutlara gelmiş durumda. Çin’in ekonomik olarak Doğu Türkistan’ın topraklarına çok ihtiyacı var, bunun da farkındalar. O yüzden Çin, Doğu Türkistan topraklarından hiç bir şekilde vazgeçmek istemeyecektir.

EĞİTİM ENGELLENİYOR
Uygurlar’ı asimile etmek isteyen Çinliler, onlerı bellirli pozisyonlara getirmek istemiyor, yani tahisil yapmalarını istemiyor, bunu baltalıyor. Tahsil yapımış bir Uygurlu’nun siyasete atılmasını istemiyorlar çünkü problem yaşayabileceklerini düşünüyorlar. Tahsil yapmış gençlerin de önünü kapatıyorlar. Üniversiteden sonra malesef bu gençler hiç bir işe yaramayacak pozisyona getirilip bekletiliyor.

Bu da kırsal kesimdeki insanların eğitime olan ilgilerine ket vurabiliyor. Bugün 35 milyon Uygur’un sadec10 milyonu şehirlerde yaşıyor. Dolayısıyla Uygurlar daha çok tarım ve hayvancılıkla hayatını geçindirmeye çalışıyor. Şöyle de diyebiliriz buna mahkum edilmiş insanlar.

EĞİTİMDE UYGURCA YASAKLANDI
Ayrıca asimilasyon çabalarının bir başka boyutu olarak, 2007 yılında Çin yönetimi tarafından Uygur dili eğitimden kaldırıldı. Şimdi tek dil Çince olarak yapılıyor. 2007’e kadar Çince ve Uygurca olarak veriliyordu ancak şimdi resmi olarak eğitim sadece Çince veriliyor.

Benzer kısıtlamalar dinde de yaşanıyor. Uygurlar’ın tamamı Sünni Müslüman’dır ama orada yıllardır uygulanan Çin komünist rejimi var. Ne yazık ki dine olan yaklaşımlarında bir gerileme var.

Dönem dönem kısıtlamalar artar, Çin bu konuda bizi sıkıntıya sokar, sonra biz sesimizi yükseltiriz ve Çinliler biraz daha rahatlatırlar. Örneğin gösteriler olmasın diye Urumçi’deki camileri açtırmadılar.

DİN ADAMLARINI KENDİMİZ YETİŞTİRİYORUZ
Doğu Türkistan’daki din adamlarını Uygur toplumu kendilerini yetiştiriyor. Çocuklar camiye gidiyor, orada Kuran-ı Kerim’i ve dinlerini öğreniyorlar. Bunun için devlet çatısı altında ayrı bir eğitim yok. Eğitim cemaat içinde yapılıyor, hükümet bunu organize etmiyor. Devlettten dine karşı bir destek değil tersine köstek olma durmu var.

Ancak din adamları camilerde eğitildikten sonra hükümetten maaşlarını alıyorlar. Bu nedenle de hükümetin bir baskısı oluyor ister istemez. İstenenleri söylemek zorunda kalıyorlar bir yerde.

Tüm bu baskı ve kısıtlamalara rağmen Uygur Türkleri, kültürlerine, adet ve anelerine çok düşkün insanlardır. Zaten Çin’in bizi bu zamana kadar asimilasyona uğratamamasının sebebi Uygurlar’ın birbirlerine ve kültürlerine çok düşkün olması, sosyal hayatalarının çok aktif olması, kültürel hayatalarının birbirleriyle diyalog halinde olmasıdır. Çin 50 yıldır bizi asimile edemediyse bu bizim kültürümüzün kuvvetli olmasından kaynaklanıyor.

BİR UYGUR ÇİNLİYLE EVLENMEZ
Bir Uygur genci Çinli bir kızla evlenmez. Ya da Çinli bir kız Uygur genciyle evlenmez. Melez bir toplum ortaya çıkmamış şimdiye kadar. Bunu yapmak istemiyor Uygurlar, bunda da başarılılar. Eğer bu olsaydı melez bir nüfus ortaya çıkacaktı, bu tür olaylarda hangi tarafa geçeceğini şaşıran bir toplum meydana gelecekti. Ama bu söz konusu değil. Uygurlar kültürleri çok sağlam olduğu için, kendileri de birbirleriyle evlenerek toplumlarını hâlâ devam ettiriyorlar.

Sokaklara çıktığınızda da bu farklılığı gözlemlemeniz mümkün. ‘Dogba’ denilen, kültürümüze has bir şapkamız var, erkekler bunu takarlar. Uygur kızlarının da kendilerine has kıyafetleri vardır. Zaten ilk bakışta Uygurlar, Çinliler’den ayrılır.

KENDİ GAZETE VE TELEVİZYONLARIMIZ VAR
Her ne kadar eğitimdeki kısıtlamalar devam ediyorsa da, kendi kendilerini yetiştiren insanlarımız, yazarlarımız, şairlerimiz, sanatçılarımız var. Onların yazdıkları kitaplar, çıkardıkları albümler, yaptıkları sanat eserleri var. Şu anki olaylardan dolayı yayına ara vermiş olsa bile Urumçi’de Uygurların çıkardığı günlük gazeteler var. Televizyon da var ama bu çok kısıtlı imkanlarla sağlanıyordu, şimdi o da kesildi. Ayrıca Türkiye ile de her zaman irtibat halindeler. Uygur’da çanak antenlerle Türk televizyonları izleniyor.

Kültürümüz pek çok bakımdan Türkiye’ye benziyor. Müslüman bir toplum olduğumuz için cenaze törenleri Türkiye’dekine benzer şekilde; cenaze, namaz sonrasında dualar eşliğinde defnedilir. Düğünlerse son zamanlarda modern dünyaya ayak uydurdu. Önceden salonlar yoktu ama şimdilerde buralarda yapılıyor düğünler. Ama daha önceleri farklıydı; düğünler büyük alanlarda yapılır, 2-3 gün sürerdi. Bizim özel yemekelerimiz var; özel pilavımız, süğhaç, kovuo, onlar yapılır dağıtılrdı. Gelin damat tarafından evinden at sırtında çıkartılır, yeni evine kadar atla götürülürdü.

Tüm baskılara rağmen kültürümüzü yaşamak ve yaşatmak için elimizden geleni yapıyorıuz. Bu bizim asimile olmamak için en sağlam dayanağımız.”