Birkaç hafta önce Arjantin’de ortaya çıkan bir aile-içi cinsel şiddet vakası ülkede geniş çaplı bir şok yarattı. İki bin nüfuslu bir kasabada yaşayan 62 yaşındaki bir adamın, öz kızına 30 yıldır tecavüz ettiği ortaya çıktı. Zavallı kız bu işkenceyi yaşamaya 13 yaşındayken başlamış. Şu anda orta yaşlı bir kadın. Kronik tecavüzle geçen yaşamı boyunca 10 çocuk doğurmuş. Bunlardan 8’inin kendi babasından olduğu tıbben doğrulanmış.

Olayın ülke çapında yaygın dehşete yol açan boyutu, türünün ilk örneği olmaması. Son 2 yıl içinde buna benzer 2 dehşetengiz vaka daha ifşa oldu Arjantin’de. 67 yaşında bir adamın kendi kızından 7 çocuk sahibi olduğu ortaya çıktı. Diğer vakanın kahramanı ise 20 yıl boyunca tecavüz ettiği kızını 6 çocuk annesi yapan 60 yaşında bir adamdı.

Aile içi cinsel şiddet sorunu elbette Arjantin’e mahsus değil. Bu sorunun böylesine ekstrem vakalarla kendini göstermesi de Arjantin’e mahsus değil. Bambaşka bir coğrafyadaki bir ülkede, Avusturya’da, 2008 yılında ortaya çıkan bir vahşet bütün dünyada tüyleri ürpertmişti. Joseph Fritzl adında bir adam kızını 18 yaşındayken evinin bodrumuna kapatmış, ona 24 yıl boyunca tecavüz etmiş, bu tecavüzler sonucu 7 çocuk dünyaya gelmişti. Çocuklardan biri ölmüş, üçü anneleriyle birlikte gün ışığı görmeden bodrumda büyümüş, üçü ise adamın karısı (yani büyükanneleri) tarafından üst katta büyütülmüştü.

Türkiye’de bugüne dek ifşa olmuş böylesine uzun vadeli bir aile içi cinsel şiddet vakası yok. Ama daha küçük vakalar var. Şimdi anlatacağımız vaka, sizlerin de fark edeceği gibi, Türkiye’ye özgü “renkler” de taşıyor. DHA tarafından geçilen ve Hürriyet gazetesi tarafından “Utanmaz baba” başlığıyla verilen 2007 tarihli haberden şunları öğreniyoruz:

Aksaray ilinde yaşayan 46 yaşındaki bir adamın 13 yaşındaki kızı amcasının oğluna kaçar, ancak daha sonra geri döner. Kızının hâlâ bakire olup olmadığını merak eden adam, eşinin yanında kızının cinsel organını parmağıyla “tetkik” eder. Ancak söz konusu şahıs bu “muayene”den emin olamaz ve gene karısının gözü önünde kızıyla ilişkiye girer (tecavüz eder diye de okuyabilirsiniz). Müteakip günlerde kızına bunu birkaç kez daha yapar ve onu hamile bırakır. Kız eve kapatılır. Bebek doğar, doğumdan hemen sonra bir dere kenarında ölüme terk edilir ve ölür. Birileri kimliği meçhul bir bebek cesedine rastladıktan sonra polisin hastane kayıtları üzerinden iz sürerek bu aileye ulaşması uzun sürmez.

En tazesi, yazının başında söz edilen vaka. Kasım sonunda ifşa oldu. Bu olay bana annemin sıkça dile getirdiği “çocuk sahibi olmak ehliyet almaktan çok daha kolay” yakınmasını hatırlattı nedense. Okuduğunuz yazının başlığı olan “herkes çocuk sahibi olmalı mı?” sorusuna da bu tür ekstrem örnekler üzerinden vardım. Aile içi cinsel şiddet eylemleri, görüldüğü üzere, coğrafi/kültürel farklılık tanımıyor. Ancak daha “geleneksel”, ataerkil toplumlarda; yani kadınların özgürlüklerinin sınırlı olduğu; gelenek, değer ve kanunların erkeklerden yana olduğu toplumlarda bu tür vakaların önemli bir kısmının gün yüzüne çıkmadıklarını varsayabiliriz.

Ailenin (erkeğin diye de okuyabilirsiniz) çocuk üzerindeki hâkimiyetini sınırlayan hiçbir kamusal denetim mekanizmasının olmadığı, mesela bir çocuğun babası tarafından düzenli olarak dövüldüğü bilinen ama bunun sosyal çevre tarafından (hatta resmi kurumlarca da) normal addedildiği bir toplumda; ebeveynin çocuk üzerindeki egemenliği kelimenin tam anlamıyla bir mülkiyet ilişkisine dönüyor.

“ÇOCUKLAR, TARİHİMİZİN SON KÖLELERİ”
Yazının kapsamının dışına çıkmayı göze alarak bu noktada bir parantez açmak isterim. Ebeveynin (bu çoğul bir kelimedir) çocuklar üzerindeki mülkiyetine Gündüz Vassaf 14 Mart tarihli Radikal’de çok çarpıcı bir şekilde değinmişti. Anne-babaların evlatlarına koydukları isimlerin, yaşamları boyunca çocukları nasıl “bağladığını” farklı örneklerle çok güzel anlattığı yazısının giriş paragrafı şöyleydi Vassaf’ın:

“Çocuklar tarihimizin son köleleri. Reşit olana kadar ailenin mutlak hâkimiyetindeler. Köleliğe ilk adım isimle başlıyor. Dinle devam ediyor. Çocuk sonradan edindiği aitliklerden kendi seçimiyle ayrılabilse de, ilk ikisini taşımayı sürdürüyor.”

Şimdi tekrar konumuza, yani çocuk sahibi olmanın ehliyet almaktan daha kolay olmasında bir yanlışlık olup olmadığına dönelim. ‘Aile kurmak’ temel insan haklarından biri sayılıyor. İnsan haklarıyla ilgili pek çok uluslararası sözleşmede zikrediliyor. Ek protokolleriyle beraber insan hakları alanında dünyadaki en çağdaş konvansiyon olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ‘evlenme hakkı’ başlıklı 12. maddesi diyor ki söz gelimi; “Evlenme çağına gelen erkek ve kadın, bu hakların kullanılmasını düzenleyen ulusal yasalar uyarınca evlenmek ve aile kurmak hakkına sahiptir”.

Bu elbette, Sözleşme’nin yazıldığı dönem itibariyle (1950) ilerici bir düzenlemeydi zira dünyada insanların ırk, etnisite ve din gibi özelliklerinden dolayı ayrımcılığa, zulme, dahası soykırıma uğramasının üzerinden henüz fazla vakit geçmemişti. Güney Afrika’daki ırkçı/ayrımcı rejim ise 1990’a kadar sürecekti. BM Soykırım Sözleşmesi’nin (1948) çocuk mevzuuna değinmesi ise şu şekilde olacaktı: Bir dinsel, ırksal, ulusal veya etnik gruptaki çocukların zorla başka bir gruba nakledilmesi, grup içindeki doğumların engellenmesi amacıyla tedbirler alınması soykırım suçu kapsamındadır.

EGEMEN DEĞERLER AİLEDE BENİMSETİLİYOR
BM’nin 1990’da yürürlüğe giren Çocuk Hakları Sözleşmesi de çocuklara kimi haklar vermekle beraber (dünyanın dört bir yanında sık sık kağıt üzerinde kalan haklar), Vassaf’ın yazısının temel konusunu oluşturan ‘ad verme’ ve aynı yazıda kısaca değinilen ‘din’ konularında pek de ilerici nitelikte değil. Sözleşme’nin 7. maddesine göre her çocuk isim hakkına sahip, ama bu pratikte ebeveynin çocuklara istedikleri isimleri vermesinden başka bir anlama gelmiyor. Türkiye özelinde ise söz gelimi, bir baba kızına “Cihandabir Biricik Birtane” ismini verebiliyor, ama Kürtçe adlarda sorun yaşanıyor (yani ad koymaya getirilen sınırlamalar özgürlükçü değil). Bir insanın reşit olduktan sonra bile adını değiştirmesi zahmetli, mahkemeye başvuruyorsunuz vesaire…

Ana-babayla (genelde babayla) çocuk arasındaki ilişki bir mülkiyet ilişkisi dedik. Bu elbette hâlihazırdaki toplum düzeninin korunmasında, kapitalist düzenin sürmesinde hayati öneme sahip. Toplumdaki baskın değerler aile ölçeğinde yeniden-üretiliyor. Din gibi, milliyet gibi kimlikler ailede öğretiliyor, aileden öğreniliyor. Elbette ailenin yanı sıra sosyal çevre diye de bir faktör var, psikolojik yapının da önemi var, ama anne-babası tarafından demokratik bir ortamda, demokrat bir insan olarak yetiştirilecek bebeğin 17 yaşında katil olma olasılığı fevkalade düşük olacaktır.

ÇOCUĞUN DİN ÖZGÜRLÜĞÜ DERKEN?
Egemen değerlerin aile dene mikro ölçekte yeniden-üretilmesi BM Çocuk Hakları Sözleşmesi’nde de gözetilmiş. 14. maddeye göre “Taraf devletler, çocuğun düşünce, vicdan ve din özgürlükleri hakkına saygı gösterirler”. Kendi yaşamlarımızdan da biliriz ki ailenin düşünce sistemimiz üzerindeki, dünya görüşümüz üzerindeki etkisi, din konusundaki etkisi kadar mutlak değildir. Çocuk 18 yaşından sonra babasının partisine oy vermeyebilir, ama büyük ihtimalle babasının dininden olmaya devam edecektir.

Söz konusu madde pratikte “ebeveyn çocuklarına istediği dini benimsetir”den başka bir anlama gelmiyor. Şimdi mesela 14 yaşında bir kız çocuğu “ben inancım gereği okula başörtüsüyle gitmek istiyorum” derse, bu, ‘çocuğun vicdan ve din özgürlüğü’ (ne demekse) kapsamına mı girer? Neyse ki Cumhurbaşkanı Gül’ün eşi de bu spesifik konuda benimle hemfikir görünüyor.

Üzerine yazı değil kitap yazılabilecek bir konu da, miras müessesesi bağlamında ‘aile’nin kapitalist mülkiyetin devamı ve yeniden-üretimindeki hayati işlevi. Ancak daha fazla dağılmamak için bunu geçelim.

ŞEFFAF VE DEMOKRATİK KAMUSAL DENETİM
Yavaştan toparlamak gerekirse, günümüz dünyasında her evlenenin çocuk sahibi olabilmesine mani olacak (söz konusu kişiye kötülük olsun diye değil, doğacak çocuğun eziyetli bir hayat yaşamaması için) bir mekanizma mümkün değil, herhalde doğru da değil. Çocukların anne ve babalarının malı, yerine göre oyuncağı olması durumunu hafifletecek şey ise, kamusal bir denetim/gözetim mekanizması olabilir. Bu denetimin de şeffaf ve demokratik olması gerekiyor, yani arkası deri panolu bir masada oturan bıyıklı, göbekli bir falanca daire başkanının iki dudağı arasında olmamalı.

Türkiye’de çocuklar üzerinde böylesi bir demokratik ve şeffaf mekanizma var mı (tabii ki yok), eksikler neler, ne tür yasalar çıkarılmalı vs. gibi konular başka bir yazıda irdelenebilir. Türkiye’nin bu konuda sıfır noktasında olmadığı, ancak hem kağıt üzerinde hem de zihniyetlerde değişmesi gereken daha pek çok şeyin olduğu apaçık.

TBMM İnsan Hakları Komisyonu Başkanı’nın aile baskısıyla eğitim hakkından mahrum kalan çocuklar için “devlet o çocuğu [gerekirse] aileden alır” demesi, ve bunu ilköğretimde türban bağlamında söylemesinden ötürü İslamcı medyanın şimşeklerini üzerine çekmesi, “çocuk üzerinde kamusal gözetim” gibi bir konunun, olur a, bir gün ülke gündemine gelmesi hâlinde hararetli tartışmalar yaşayacağımızın işareti olmalı.