Her iktidar, uzun süre iktidarda kalınca “doğal yıpranma”dan mustarip olur. İngiltere’de de İşçi Partisi 1997’den beri ülkeyi yönetiyor. Ve özellikle 2008’de başlayan küresel ekonomik krizin yol açtığı sorunlar (başta işsizlik), 3 yıl önce lideri değişen ama kriz atmosferinde bu değişimden bir dinamizm ya da yenilenme devşiremeyen İşçi Partisi’ni yerinden edecek gibi görünüyor. Öte yandan “İşçi Partisi’ne artık iktidarda yer yok” demek de kolay değil. “Nasıl yani?” diyorsanız bu yazıyı okumaya devam edin.

İngiltere seçimlerinde dar bölge sistemi uygulanıyor, yani her seçim çevresinden tek milletvekili seçiliyor, en fazla oyu alan aday parlamentoya gidiyor. Tabii diğer adaylara verilen oylar da doğrudan çöpe gidiyor. Bu sistemde ülke genelinde en çok oyu alan partinin meclisteki sandalye oranı, ulusal oy oranından çok daha yüksek oluyor. Söz gelimi son seçimi (5 Mayıs 2005) kazanan İşçi Partisi o gün oyların yüzde 35’ini alıp milletvekilliklerinin yüzde 55’ini elde etmişti. Hâl böyle olunca da hemen her seçimden tek parti iktidarı çıkıyor.

Peki ya partilerin oy oranları birbirine çok yakın olursa? İngiltere’de seçime 3 hafta kala anketler Muhafazakârları önde göstermekle beraber bu partinin tek başına iktidara gelmeye yetecek kadar oyu olmadığına işaret ediyor. Henüz yayınlanan bir araştırmaya göre Muhafazakâr Parti yüzde 37’yle önde, arkasından yüzde 30’la İşçi Partisi geliyor. Her seçimin (ve şimdiden söyleyebiliriz, bu seçimin de) üçüncüsü Liberal Demokratlar ise bir sıçrama yapıp oylarını yüzde 20’ye yükseltmiş. Bu sonuçlar şunu söylüyor; Muhafazakâr Parti tek başına iktidardan yaklaşık 30 sandalye uzakta.

İngiltere’de koalisyon, pek olmayan bir şey. En son 2. Dünya Savaşı yıllarında ülkeyi bir koalisyon hükümeti yönetmiş. 1977-78 arasında ise “koalisyonumsu” bir iktidar vuku bulmuş, İşçi Partisi ve Liberaller gevşek bir pakt oluşturmuş. Ama o zaman da hükümet kâğıt üzerinde James Callaghan’ın başbakanlığı altındaki İşçi Partisi hükümetiydi. Şimdilerde İşçi Partisi aradaki farkı kapatmak için son bir atak yapıyor. Başbakan Gordon Brown kısa süre önce seçim bildirgesini açıkladı. Şayet oy oranını korumayı başarabilirse, Liberal Demokrat Parti’ye İşçi Partisi’yle muhtemel bir koalisyonun küçük ortağı olarak gün doğabilir.

Bugünlerde İngiltere’de, "seçimler sonucu askıda bir parlamentoyla (“hung parliament”) karşı karşıya kalınabilir mi?" sorusuna cevap aranıyor. Parlamentonun askıda olması, hiçbir partinin tek başına hükümet kuracak çoğunluğa sahip olmaması anlamına geliyor. Bu durum Türkiye’de 1970’ler ve 90’lar boyunca vaka-i adiyeden olduğu için, Türkçe’de böylesi bir terim bulma ihtiyacı hissedilmemiş. İngiltere’de ise bu bir istisna. En son Tony Blair’in selefi Muhafazakâr John Major’ın hükümeti 1996’da azınlığa düşmüş, ara seçimlerdeki başarısızlık ve istifalar yüzünden.

BROWN NELER VAAT EDİYOR?
Başbakan Brown seçim bildirgesini açıkladı demiştik. Bildirgede göze çarpan vaatler arasında eğitim sistemi reformu, sosyal güvenlik, sağlık ve polis hizmetlerinde reform, vergide düzenlemeler yer alıyor. Ebeveynlere, çocuklarının gittiği okuldaki yönetimden memnun olmadıkları takdirde imza toplayıp güvenilir ve akredite bir okuldan yeni bir yönetim kadrosu getirtme hakkı vaat ediliyor. 2015’e kadar bin civarında ortaöğretim kuruluşunun bu akredite okullar grubuna dâhil edilmesi planlanıyor. Sağlık alanında; kanser hastalarının bir haftada tahlil sonuçlarını almasının ve maksimum 18 haftada tedavilerine başlanmasının yasal güvenceye alınması vaat ediliyor, 40 yaş üstü kişilere rutin check-up uygulamasıyla “önleyici sağlık hizmeti” sağlanacak deniyor. Bir yöre halkı polis teşkilatının performansından memnun kalmadığı zaman polis şeflerinin derhal görevlerinden alınacağı belirtiliyor. Gıda, çocuk giysileri, kitaplar, gazeteler ve toplu ulaşımda KDV artmayacak deniyor.

GÖÇMEN POLİTİKASI MUHAFAZAKÂRLAR’INKİNDEN FARKSIZ
Tabii iş göçmen politikalarına geldi mi İşçi Partisi’nin Muhafazakârlardan pek farkı yok. Küresel ekonomik kriz işsizler ordusunu büyüttükçe bakışlar hemen göçmen emekçilere dönüyor. Bu tabii İngiltere’ye has bir durum da değil. Anti-göçmen politikaları toplumda artan yabancı düşmanlığıyla el ele gidiyor, ya da en azından, aynı topraktan besleniyor. Sağ partilerin oy sıçraması yaşadığı geçen yılki Avrupa Parlamentosu (AP) seçimlerinde İngiltere’den de -ülke tarihinde ilk defa- faşist Britanya Ulusal Partisi AP’de sandalye kazanmıştı. İşçi Partisi bildirgesi “Ekonomik büyümenin geri dönüşüyle birlikte istihdam ve ücretlerde artış görmek istiyoruz, göç miktarında değil” diyor ve göçmen adayları için İngilizce testlerinin zorlaştırılacağı müjdesini veriyor. Bunun da İşçi Partisi’ne ne kadar oy getireceğini göreceğiz artık.

Seçmen İşçi Partisi’ne bu vaatler ışığında oy verecek ya da vermeyecek. Aradaki fark bu vaatlerle kapanacak ya da açık kalacak. İngiltere’de siyaset politik bir zeminde cereyan ediyor, seçmenlerin oy verme davranışlarını politik vaat ve uygulamalar belirliyor. Soğuk Savaş’ın bitmesiyle ideolojik ayrımlar sulandı belki (sadece İngiltere’de değil elbet, bütün Avrupa’da). Üstüne Tony Blair’in 1997 seçimlerine ‘Yeni İşçi Partisi’ (New Labour) sloganıyla girmesi, bundan sonra sosyal ve liberal politikaların harmanlanacağını duyurması (ve bunu yapması, bkz. özelleştirmeler) İngiltere’de iktidarla muhalefet arasındaki ideolojik farkları önemsizleştirdi. “Sol” hükümet ABD’nin Irak’ı istilasına da aktif biçimde partnerlik etti. Ama siyaset hiç apolitikleşmedi bu ülkede. Az önce bahsi geçen Irak Savaşı, söz gelimi, ülke siyasetinin temel tartışma (ve dahi ayrışma) konusu oldu. İşçi Partisi’nin “hedef kitlesi”nde yer alan Müslümanların Blair iktidarına yabancılaşması İşçi Partisi’ne 2005 seçimlerinde kan kaybettirdi.

BİZİMKİLERİN VAATLERİNİ HATIRLAYAN VAR MI?
İnsan ister istemez Türkiye’deki seçimlerin aslında ne denli apolitik bir ortamda cereyan ettiğini düşünüyor, İngiltere’ye bakarken. Bunu “İngiltere’yi örnek almalıyız” gibisinden yersiz, anlamsız ve de naif bir sonuca varmak için söylemiyorum. Ancak, bir seçim düşünün ki (22 Temmuz 2007) Müslümanlığı ağır basanlar AKP’ye, laikliği ağır basanlar CHP’ye oy vermiş. Kabaca olmakla beraber manzara bu. Farklı saiklerle oy verenler, diğer parti ve adaylara oy verenler… Bunları bir kenara bırakıyorum. O yaz günlerinde seçmenin tercihi üzerindeki başlıca etmen, ideolojik de diyemeyeceğimiz, kültürel bir ayrışma ortamıydı. Bu ülke 2009 yerel seçimleri öncesinde bile partilerin yerel politikalarını (öyle bir şey varsa şayet) tartışmaktan ziyade, liderlerin miting meydanlarında esip gürlemesini dinledi. Son genel seçimden önce mesela AKP sosyal güvenlik, CHP de istihdam konusunda seçmene neler vaat etti hatırlayan var mı?