İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad ABD ile ilişkilerinde “Türkiye’nin arabuluculuğuna ihtiyacımız yok” diyerek devam etti: “ Hakkaniyet ve saygı olursa arabuluculuğa gerek olmaz.”

İlişkili Haberler


İslam Devrim’inden bu yana İran için ABD ile ilişki kurmak ya da kurmamak varoluşsal bir durum. ABD konusu İran için bir dış politika konusundan öte sistemin temel dayanaklarından birisi anlamına geliyor.

ABD’nin bölge ve İran politikasında en azından başlangıç itibariyle daha yumuşak bir politika izleyeceği, sorunlara konuşarak yaklaşacağı netleşirken, Türkiye aracılığı ile İran’a yollanan mesajın da yerini bulduğu söylenebilir.

Geleneksel İran politikası, özellikle bölge ülkelerinin, çeşitli sorunlarda arabulucu ya da kolaylaştırıcı rol oynamasını istemez. Çünkü İran’ın tarihi algısı bölgedeki “önemli” ülkelerden biri olmasının yanı sıra, İran İslam Devrimi ile farklı bir modeli temsil ettiği yönündedir. Bu yüzden geleneksel İran politikasını değerlendirirken, İran’ın bölgede yüzyıllardır sürdürdüğü “büyük devlet” algısını, Osmanlı’dan bu yana süren ve Türkiye ile devam eden rekabetini göz önüne almak gerekir.

HEM DİN HEM MİLLİYET
İran devlet geleneği ve halkının bu algısı sonucu, sorunlara doğrudan muhatap olmak ve muhatap alınmak gibi bir tercihi zorlaması normaldir. Özellikle karşısındaki ülke 30 yıldır Şeytan-ı Kebir olarak ilan ettiği ABD ise, bu durum sadece dış politika olmaktan çıkar, sistem sorunu haline gelir. Bu durum alınacak kararlarda önemli yer tutan hem Büyük Lider yani dini mercinin başındaki isim için, hem de milliyetçi damarı sürekli ayakta tutma çabasındaki politikacılar için geçerlidir.

Tahran’dan gelen haberler Amerika’nın mesajının Cumhurbaşkanı aracılığı ile hem dini lider Hamaney, hem de Cumhurbaşkanı Ahmedinajad’a ulaştırıldığı yönünde.

ABD-ABD NEDEN KAPIŞIYOR?
İran Amerika’nın samimiyetini ve ne yapmak isteğini görmek istiyor. Çünkü ABD-İran ilişkilerinin tek bir boyutu yok. İki ülke arasında 30 yıldır düşmanlık sürüyor.

Bunun başında bölgede sarsıntıya uğrayan Amerikan çıkarları geliyor. Amerika'nın 30 yıl boyunca İslam rejimini yıkma çabaları, Ortadoğu’daki dengeleri bozarak ABD ile birlikte hareket eden Suudi Arabistan liderliğindeki Sünni dengenin Şiiler aleyhine bozulması, İran’ın Suriye ve Kore gibi ülkelerle “Şer Cephesi” içinde konumlandırılması, İran’ın İsrail’e yönelik tehditleri ve son olarak nükleer silah üretme tartışmaları, İran-ABD ilişkilerinde belirleyici unsurlar arasındadır.

İşte tüm bu boyutlar Amerika’nın samimiyeti konusunda İran’ı düşündürüyor. Tahran Washington’un diyalog kurma sürecinde hangi konuları öncelikle masaya getireceğini bilmek istiyor. Her şeyden önemlisi İran’daki rejimi hedefleyip hedeflemediğini merak ediyor.

İRAN GÜÇLENİRKEN
Çünkü, İran aradan geçen 30 sene süresinde birçok badire atlattıktan sonra, elini daha da güçlendirmiş durumda. Afganistan’da Taliban, Irak’ta Saddam Hüseyin’in devrilmesi ABD tarafından Tahran’a altın tepsi içinde sunulan kazanımlar oldu. Hatta İranlıların bu duruma şaşırdığı bile söylenebilir. Çünkü 1980-1988 arasında İran’a karşı Irak’ı destekleyen ABD, Saddam rejimini yıkarak İran’ın Irak’ta çok önemli bir aktör haline gelmesini sağladı. Yine, Ortadoğu’daki ABD politikaları ve ittifak yaptığı baskıcı Arap rejimleri, Lübnan’da Hizbullah’ı canlandırdığı gibi, Irak savaşından sonra tüm bölgedeki Şiileri yeniden gündeme taşıdı. İran’ın Hamas üzerinde büyük etkisi olduğu da unutulmamalı. Amerika’nın önümüzdeki dönem Afganistan’a yoğunlaşacağı ve bu konuda da İran’a ihtiyacı olduğu, hatta Afganistan konulu uluslararası konferansa İran’ın davet edilmesi de çok önemli.

İran da kendi gücünün farkında. Dolayısıyla İran, ABD’nin bazı noktalarda kendisine muhtaç olduğunu ve elinin güçlü olduğunu biliyor.

İRAN’IN PRAGMATİZMİ
İran-ABD ilişkisi 1979 Kasım ayında Tahran’daki Amerikan Büyükelçiliği'nin basılmasıyla yaşanan 444 günlük rehine krizi sonucu tüm ilişkiler kesilmişti.

O günden bu yana Basra Körfezi’nde sarsılan Amerikan çıkarları, büyük darbe yemiş, ABD özellikle rejimi zayıflatmak için her türlü yola başvurmuştu.

Humeyni’nin ölümünden sonra İran’daki rejimi ihraç etme politikasından vazgeçen Tahran'ın, Washington’la ilişkileri farklı düzeylerde her zaman devam etti. Bunun en önemli örneği Conta skandalıydı*. Yine Afganistan’da Taliban’in devrilmesi döneminde, İran-ABD ilişki içindeydi. Ancak, aradan geçen 30 yıl İran’ın ABD'ye karşı güvenini giderek azalttı. Bu yüzden Tahran öncelikle Obama politikalarının çerçevesini bilmek isteyecektir. Yeni Amerikan politikasının kısa vadede nükleer çalışmalar konusunda İran’ı ikna etmeye çalışacağı tahmin ediliyor.

Ancak şunu da eklemek gerekir tabii ki; İran-ABD ilişkilerinde, İran’ın tüm ilişkilerinde olduğu gibi, pragmatizm ön plana çıkacaktır. Çünkü hem muhafazakar, hem reformcu yönetimler tüm sertliklerine rağmen, dış politikada İran’ın bu geleneksel tutumunu sürdürmüşlerdir. Çünkü İslam Cumhuriyeti bölgesel vizyonunu biçimlendirirken, İran’ın kimliğine ait iki farklı unsuru bir araya getirmeye çalışmaktadır. İran milliyetçiliği ve Şii İslamı. İran kendisini çok hassas bir tarih anlayışı olan büyük bir medeniyet olarak, daima 'Ortadoğu’nun lideri' görme eğilimdedir. Yani İslam Cumhuriyeti Pers İmparatorluğu’nun mirasını reddetmemektedir. İç politikada ise en önemli unsun pragmatizm yani faydacılıktır. Yani, İran İsrail’e karşı büyük düşmanlık beslerken, düşmanlığının kökü çok gerilere dayanan Rusya ile ilişkileri normal olabilmektedir.

Çok ilginç ve karmaşık bir yapıya sahip olan İran’ın önümdeki dönem ne yapacağını Amerika'nın atacağı adımlar belirleyecek. Ancak İran’ın da kendisini dünyanın merkezi olarak görme eğiliminden sıyrılması gerekiyor. Arabuluculuğa gelince: Türkiye’yi dinleyen, mesajları alan İran, her işini ilk elden yapmaya çalışacaktır.

* 1980'lerin başında ABD'nin Humeyni yönetimindeki İran ile ilişkileri gergindi. 1985'te, Lübnan'da 3 Amerikalının İran destekli bir örgüt tarafından kaçırılması, gerilimi daha da artırdı. Ama o sırada İran, Irak'la savaşıyordu ve silaha çok ihtiyacı vardı.

1985'te Başkan Reagan, "silaha karşılık rehinelerin serbest bırakılması"nı sağlayacak bir süreç başlattı. Pazarlıklar yapıldı ve silahlar İsrail kanalı ile İran'a ulaştırıldı; sonunda rehineler serbest bırakıldı.

Bu "örtülü operasyonu" başarı ile yürüten ekibin başında, emekli Yarbay Oliver North bulunuyordu. Kendisi CIA ile sıkı temastaydı.

O dönemde CIA, Nikaragua'daki komünist (Sandinista) rejimini devirmek için "contra"ları (yani gerillaları) destekliyordu. North bu aşamada devreye girerek İran operasyonundan temin edilen paralarla "contra"lara yardım etmeye başladı. Bu gizli operasyonlarla ilgili ilk bilgiler ABD basınında "ifşa" edilince, skandal patlak verdi. Kongre işe el koydu. Ardından adli makamlar soruşturma açtı. Oliver North ve adamları adalete teslim edildi ve cezalandırıldı.