WikiLeaks’in son ifşaat serisinin ilk raundu daha şimdiden bir bilgi ve yorum bombardımanını beraberinde getirdi. Bunda şaşılacak hiçbir şey yok. Ancak, heyecanla mı yoksa ürküntüyle mi beklesek bilemiyorum, serinin binde 999’a yakını halen yayınlanmayı bekliyor şu satırların kaleme alındığı an itibariyle. İçinden çıkamamacasına enformasyona boğulmamız yakındır.

Amerikan Dışişleri Bakanlığı (Washington) kaynaklı belge sızıntısının miktarı, ABD’nin Ankara Büyükelçiliği kaynaklı sızıntıdan birazcık fazla. Tek bir kaynaktan en çok sayıda sızıntı belge Washington mahreçli. Atatürk Bulvarı’ndaki Amerikan Sefareti ise ikinci sırada. Üçüncü sırada ise ABD’nin Bağdat Büyükelçiliği yer alıyor. Şüphesiz ki Bağdat mahreçli sızma bilginin de bir kısmı Türkiye ile ilgili.

Sözün özü şu; önümüzdeki haftalar (belki de aylar) boyunca yalnızca yabancı medya ekmek yemeyecek WikiLeaks’den. Çok satan gazetelerin dış haber sayfalarındaki haberlere göz atıldığı zaman kamuoyunun (ve onun meraklarına cevap veren medyanın) dünyaya ilgisinin ne denli sınırlı olduğu kolaylıkla anlaşılır Türkiye’de. Hâlâ enikonu içe dönük ülkeyizdir. Ama sızıntının o kadar büyük bir kısmı Türkiye’nin iç ve dış politikasını ilgilendiriyor ki; Türkiye medyası, siyaseti ve ardından da kamuoyu WikiLeaks’i bir İngiltere veya Almanya’dan daha az tartışmayacak önümüzdeki haftalar/aylar boyunca.

Peki nasıl bir filtreleyici gözlükle bakmalı önce bilgi, sonra da yorum bombardımanını beraberinde getiren belge sağanağına? Yağan ve yağacak belgeleri sadece tasnif etmek, özetlemek yetmeyecek. Yazılanları bağlamlarına oturtmak da lazım. Bu bağlam, tarihselliği de içeriyor. WikiLeaks’in ifşa ettiği malzemeden dört başı mamur bir helva yapılması için uluslararası ilişkiler uzmanları, siyaset bilimciler ve tarihçilerin titiz gazetecilerle ortaklaşa çalışmalarına ihtiyaç var. Üstelik bu iş için zaman da gerekiyor.

İfşa olan belgelere bakarken gözden kaçırılmaması gereken bir nokta var. Tüm bu belgeler “kablo” diye adlandırılıyor (zaten WikiLeaks sitesinde de “Cablegate” başlığı altında toplanmış durumdalar). Kablodan kasıt, mevzubahis belgelerin dünya çapındaki Amerikan diplomatik temsilciliklerinden Washington’a aktarılmış olması. Şüphesiz ki ABD yönetiminin politikalarının belirlenmesinde girdi işlevi görüyor kablolardan gelen gizli raporlar. Ama her girdi, olduğu gibi çıktıya dönüşecek diye bir şey yok.

ABD’nin falanca veya filanca Ankara Büyükelçisi, AKP’li üst düzey bir yetkili hakkında yahut AKP hükümetinin spesifik bir politikasına dair olumlu/olumsuz bir değerlendirme raporunu merkeze geçtiği zaman, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın, siyasetini o rapor doğrultusunda otomatik olarak ayara tabi tutacağını düşünmemek gerekiyor.

BELGELER SAHİDEN DE “DEDİKODU TOMARI” MI?
Bununla beraber kablolardan akan girdiler son derece önemli. Dünya çapındaki genel kabul görmüş kanaate göre en iyi diplomatlar İngiltere’yle beraber ABD’den çıkar, ve dün televizyon kanalına konuk olan kimi yorumcuların söylediklerinin aksine, söz konusu raporlarda yazanlar “dedikodu tomarı” vesaire değildir (Sorry guys…). Dün gece NTV yayınına katılan Emekli Büyükelçi Uluç Özülker’in belirttiği gibi, “hiçbir diplomat tevatüre (söylentiye) dayalı rapor vermez”. Özülker’e göre, “verilmiş olan raporların dedikodu tomarı olarak değerlendirilmesi meseleyi biraz fazla basite indirgemek olur”.

1917 GİBİ DEĞİL
WikiLeaks’in yayınladığı belgeler, modern tarihteki ilk diplomatik sızıntı değil elbet. Hatta en önemlisi de değil. Dünkü tartışmalarda 1917’ye kimi atıflar yapıldı, Rusya’da Bolşeviklerin iktidarı ele geçirmelerinin ardından, Çarlık rejiminin diğer emperyalist devletlerle yaptığı gizli antlaşmaları yayınlamasına. Bu antlaşmaların çoğu, Osmanlı topraklarının paylaşılması üzerineydi. Ve bunlar işin aslı WikiLeaks’in bizi haberdar ettiği kablo girdilerinin ötesindeydi, zira “çıktı” derecesindeydiler. Yani devletlerin “son kararı”ydı. Dolayısıyla 28 Kasım 2010 dünya diplomasi tarihinin, söz gelimi, en önemli 5 gününden biri değildir.

MALUMUN İLAMI MI DEĞİL Mİ?
Şu ana kadar yayınlanan belgelerin Türkiye’yi alâkadar eden kısmı için yapılabilecek en genel yorum, Vecdi Gönül’ün Ahmet Davutoğlu’nu çekiştirmiş olması gibi birkaç iddiayı dışarıda bırakırsak, bunların malumun ilamı olduğudur. Burada elbette derhal bir not düşmek gerekiyor. Başta Başbakan Erdoğan olmak üzere pek çok üst düzey AKP’li yetkili hakkında yolsuzluk (en azından “şüpheli zenginleşme”) iddiaları var raporlarda, “malumun ilamı” derken bunların gerçek olduğu gibi aşırı iddialı bir görüşü savunmamız elbette söz konusu olamaz. Ama bu tür iddialar (ya da söylentiler) hiç yeni değil, hatta Kemal Kılıçdaroğlu dahi CHP lideri olduktan sonra siyasal söylemini iktidarın yolsuzlukları, iktidardakilerin zenginleşmesi gibi temalar üzerine oturttu.

İSRAİL ŞAŞIRTTI MI?
Bu malumun ilamı “vaziyeti”, belgede yer verilen ve ilk bakışta çarpıcı görünen pek çok olayın, bağlamına oturtulması hâlinde de karşımıza çıkıyor. Söz gelimi Ağustos 2007’de MOSSAD’ın şefinin ABD Dışişleri Müsteşarı’na “Türkiye’de İslamcılar güçlendi, laikliğin savunucusu olan ordu daha ne kadar sessiz kalabilir?” diye sorması ilk anda çok çarpıcı bir bilgiymiş gibi görünüyor.

Ancak Türkiye ile İsrail’in ilişkilerinin kötüleşmesine paralel olarak, Ekim 2009’da Haaretz gazetesinde, ordunun Türkiye’de laik düzenin garantisi olduğu ve AKP’nin orduyu yıpratarak bu garantiyi ortadan kaldırmak istediği görüşünü savunan bir yazının yayımlanması… Veya referandumdan ‘evet’ sonucu çıktıktan sonra İsrail’in eski Genelkurmay Başkan Yardımcısı’nın Türkiye’nin laik yapısının zayıflayacağına dair yorumu… Aynı dönemde Savunma Bakanı Ehud Barak’ın danışmanının, Erdoğan’ın orduyu bir kenara itip derin stratejik değişimlere gidebileceğini söylemesi; işte tüm bunlar dikkate alındığı zaman MOSSAD’ın başkanının ordudan müdahale beklemesi (muhtemelen umması da) o ilk andaki şaşırtıcılığını kaybediyor.