Bugünlerde Berlin, başkent oluşunun 20. yıldönümünü kutluyor.

Bu benim için de bır yıl dönümü sayılır. Berlin'e bundan yaklaşık yirmi yıl önce göç etmiştim. O zamanlar Berlin hala bölünmüş bir kent görünümündeydi. Bunu en çok Doğu Berlin'de hissediyordunuz. Caddelerin bir tarafı gri, kirli ve eskiyken; diğer tarafı yeni restore edildiği için pırıl pırıldı.

Doğuya ilk gidenler arasında banka şubelerinin yanı sıra döner büfelerinin olması beni çok şaşırtmıştı.

O günlerde kente tepeden baksanız, kocaman bir inşaat alanı görürdünüz. Berlin'in şimdi can damarı olan Potsdam Meydanı'nda yüzlerce metre yüksekliğinde inşaat makineleri vardı ve çoğu yabancı olan binlerce işçi arı gibi çalışıyordu.

BERLİN YABANCILARIN ALIN TERİ İLE SULANDI
Almanya'daki ilk kapitalizm dersimi de o yıllarda Alman Televizyonu WDR için Potsdam Meydanı'nda çektiğim bir haber sayesinde almıştım. Meydanın inşasını yürüten şirketler, bazı Türk kahvelerini amele pazarına dönüştürmüştü adeta. Sabahın erken saatlerinde bu kahvelere uğruyor, işine yarayacak kadar işçiyi arabalara doldurup götürüyorlardı. Tabii bunların hepsi kaçak çalışıyordu.

Kaçak istihdamla mücadele eden Alman Sendikalar Birliği DGB yetkilisinin röportaj sırasında Potsdam Meydanı'nda saat ücreti seksen feniğe (Bir Türk lirası bile değil) çalışan İrlandalı kaçak işçiler yakaladıklarını anlattığında kulaklarıma inanamadım. Sistem o kadar iyi kurulmuştu ki, yasal bir müdahalede asıl parayı kazanan büyük Alman firmalar değil, yine yabancıların kurduğu ve taşeronun taşeronu haline gelen küçük şirketlerin başı yanıyordu.

Yani bugün adeta pahalı bir mimarlık dergisini andıran yirmi yaşındaki pırıl pırıl başkent Berlin'in temelleri, 'yabancıların alın teriyle sulandı' desek hiç abartmış olmayız.

FAŞİZMİN ÖNLENEBİLİR YÜKSELİŞİ
Berlin'de seyrettiğim ilk tiyatro eseri de bu kentin hem artılar hem de eksiler hanesine yazılabilecek bir tesadüftü: "Arturo Ui’nin Önlenebilir Yükselişi”.

Bertol Brecht'in bu ünlü oyunu 1930’lu yıllar Chicago’sunda, gangsterler dünyasında geçiyor. Ekonomik bunalımın sonucu zor duruma düşen iş çevreleri, gangster Ui’den yardım isteyince, Ui’nin önlenemez yükselişi başlıyor.

Oyunu 1941 yılında yazarken Finlandiya‘da yaşayan Brecht, çete lideri Ui’nin yükselişiyle, Alman Nazi Partisi ve Hitler’in iktidara gelmesi arasında paralellikler kuruyor.

Oyun, Berlin‘in en şaşaalı tiyatrosu olan Berliner Ensamble'da gösterime konmuştu. Oyunu hiç nefes almadan ve bir an önce bitse de gitsem telaşıyla izliyorsunuz. Faşizmin önlenebilir yükselişi, sadece boğazını değil bütün uzuvlarını düğümlüyor insanın. Perde kapanır kapanmaz kendini bir an önce dışarı atmanın yolunu arıyorsunuz. Dışarıdaki serin havanın etkisiyle derin bir nefes alacakken, balkondan yine aynı ses yükseliyor: Hitler'in konuşması. Adımlarınız ister istemez hızlanıyor, kendinizi ilk metroya atıyorsunuz. Ve ilk derin nefesinizi aldığınızda farkına varıyorsunuz ki, Almanya'dasınız.

BERLİN İÇİNDE BİR BERLİN DAHA VAR
Berlin, Almanya'da yaşadığınızı hissedeceğiniz tek şehir. Berlin'i Berlin yapan tarihi değil sadece. Yani Berlin'in içinde çok kültürlülükle yoğrulmuş bir başka Berlin daha var. Yani "Berlin in Berlin". Ve bu Berlin anlatmakla bitmez, görmek gerek.