Eski Başbakan Yardımcısı ve AK Parti Ankara Milletvekili Adayı Ali Babacan, Ankara'da Doğuş Yayın Grubu (DYG) Ekonomi Grup Başkanı Servet Yıldırım'ın sorularını yanıtladı.

Babacan, yeniden milletvekili adayı olmasıyla ilgili ''Olumsuz bakan belli çevreler var ama önemli bir bölüm oldukça olumlu değerlendirdi'' dedi.

Ali Babacan, Türkiye ekonomisinde orta gelir tuzağına düşmeden üst gelir grubuna çıkmayı hedeflediklerini belirterek bunun ekonomideki en öncelikli sorun olduğunu söyledi.

Tasarruf oranlarının Türkiye için çok önemli olduğuna işaret eden Babacan, makro temellerin sağlam olduğunu ancak bunun üzerine reformlar inşa etmek gerektiğini ifade etti. Siyasi istikrarın olmadığı ülkede reform üretilemeyeceğini belirten Babacan, siyasette öngörülebilirlik sorunu bulunduğuna dikkat çekti.

''MALİ DİSİPLİN TUTUNDUĞUMUZ EN ÖNEMLİ DAL''

Babacan "Ekonomide ne yaparsanız yapın, hukuk olmadan zenginlik olmuyor. Önce siyasi istikrar, ardından ekonomik istikrar ve reformlar olmalı. Siyasi istikrar gücünü demokrasiden almalı. Geçmişe bakarsak tek parti dönemlerinde daha fazla reform yapıldı" dedi.

"7 Haziran seçimi asla Rusya gibi olmayacağımızı gösterdi. Vaatlerimizin kaynağı 2015 bütçesinde yer alıyor, mali disiplinden taviz yok" diyen Babacan, mali disiplinin Türkiye'nin tutunduğu en önemli dal olduğunu söyledi.

Babacan, ilk açıkladıkları emekliye zam uygulamasının 1 Temmuz'da başladığı bilgisini de verdi. Babacan, 1300 TL asgari ücretin iş dünyasına etkisinin yüksek olmayacağını ifade etti.

Ali Babacan'a yöneltilen sorular ve alınan cevaplar şöyle;

Siyasete geri dönme kararınızla başlayalım. 3 dönem kuralını çok konuştuk. Daha önce NTV'de Oğuz Haksever ile yaptığınız söyleşide bu konuda açıklama yapmıştınız. Anladığım kadarıyla bir son dakika kararı oldu sizin için. Bu kararınızı açıkladıktan sonra size iş dünyasından ve diğer çevrelerden gelen tepkiler nasıl oldu?

Siyaset ülkeye memlekete hizmet etmenin yöntemlerinden birisi. Ama etki açısından genel gidişata ve ülkenin genel eğilimine etki açısından etkinin en çok olduğu yerdir herhalde. Siyaset içinde hizmetin karşılığı etki açısından büyük oluyor. Ben daha önce anlattım son saatlerde sayın başbakanımızın daveti üzerine tekrar aday oldum. O günden bu yana çok farklı kesimlerden adaylığımla ilgili çok farklı tepkiler geldi ama büyük bir bölümü olumlu bunların. Olumsuz bakan belli çevreler var ama önemli bir bölüm oldukça olumlu değerlendirdi.

AK Parti olarak baktığınız zaman Türkiye ekonomisinin en öncelikli çözüm bekleyen sorunu nedir?

Türkiye 2002 yılında alt-orta gelir ülke grubundayken şimdi üst-orta gelir ülke grubuna girmiş durumda. Bundan sonraki hedefimiz yüksek gelir ülke grubuna girmek. Orta gelirde patinaj tuzağına düşmeden nasıl üst gelir grubuna Türkiye çıkacak en önemli hedef herhalde bu. Ama bu hedefin gerçekleşmesinde ekonomik politikalar kadar ekonomi dışındaki politikalarda önemli. Şu anda Türkiye ekonomisinde makro ekonomik temellerin hala sağlam olduğunu görüyoruz. Düşük bir bütçe açığımız var, bankalarımız sağlam ve merkez bankamızın gerektiğinde gerekeni yapacağı ile ilgili belli bir kanaat var. Dolayısıyla bu üç ayak sağlam olduktan sonra üzerine bunun reformlar inşa etmek gerekiyor. Türkiye'nin şiddetle ihtiyaç duyduğu konu reformlar. Biz bu ekonomi ile ilgili reformlarımızı aslıdan 25 başlık altında ilan ettik. 1248 eylemle 2018 sonuna kadar bütün atacağımız adımları ve tarihleri belirledik. Bunların içinde en önemlileri Türkiye'nin daha yüksek katma değerli üretimin sağlanması, daha ileri teknoloji seviyelerin ulaşması burada çok önemli. Aynı zamanda tasarruf oranlarının artması çok çok önemli. Biz para politikaları, maliye politikaları ve makro ihtiyati tedbirlerle cari açıkla mücadele açısından yapılması gerekenleri zaten yaptık. Yapılmaya da devam ediyor. Bunun üzerine reformlar inşa etmek gerekiyor. Sadece ekonomi alanında değil örneğin yargı alanında. Yargı reformları Türkiye için çok çok önemli olacak. Gerçek anlamda bir hukuk devleti olması Türkiye'nin çok önemli. Aksi halde ekonomi de ne yaparsanız yapın hukuk ayağı zayıfsa yeterince yatırım olmuyor o ülkede. Zenginler oluşuyor ama ülkenin zenginleşmesi mümkün olmuyor. Bunun yanında eğitim çok önemli bir mesele. Bütün bunların gerçekleşmesi içinde siyasi istikrara ihtiyaç var. Siyasi istikrarın olmadığı bir ülkede meclis düzgün çalışamaz. Bunun içindir ki önümüzdeki dönemde Türkiye'nin siyasi istikrarını güçlendirmesi çok önemli. Şu anda bizim makro ekonomik temellerimiz sağlam ama siyasette bir öngörülebilirlik sorunumuz var. Bu kısmen Türkiye'nin içinde bulunduğu coğrafyadaki jeopolitik şartlar bunun sebebi ama kısmen de kendi içimizde oluşan siyasi belirsizlikler bunun sebebi. Dolayısıyla siyasi istikrarı Türkiye'nin son derece belirleyici olacak. Bunlarda Türkiye başarılı olursa ilerleyecek, başarısız olursa orta grup ülkeler içinde uzunca kalabilir. Burada siyasi istikrar derken bir ülke için istikrarın kaynağı çok önemlidir. Çok güvenlik odaklı politikalar olabilir, o ülkede otoriter bir anlayış olabilir, halka adeta zulmeden bir yönetim anlayışı olabilir istikrarın kaynağı. Siyasi istikrar derken mutlaka gücünü demokrasiden alan bir istikrar olması gerektiğini vurgulamak isterim. Dolayısıyla Türkiye siyasi istikrarını demokrasisi ile güçlendirmesi lazım. 2002’den bu yana demokratikleşme ile ilgili atılmış olan adımlar Türkiye'de gerçekten güzel gelişmeler oldu. Eksiklerimiz elbette var. Seçim beyannamemizde de bu konuda detaylı açıklamalar var.

Siyasi istikrar için tek parti mi, koalisyon mu yani siyasi istikrar deyince ne anlaşılmalı?

Seçimlerin sonrasına iş dünyasında aslında koalisyonda düşünülebilir gibi görüşlerde vardı. Fakat geçmişe baktığımızda Türkiye tek parti dönemlerinde daha hızlı kalkınmış, daha hızlı reformlar yapmış. Koalisyon dönemlerine bakıyorsunuz Türkiye çok kaybetmiş. Sadece istatistiksel olarak bakıldığında bile tek parti dönemlerinde Türkiye daha başarılı olmuş. Özellikle son dönemde tek başına kurulmuş bir hükümet diyince bu bazı olumsuz şeyleri de çağrıştırabiliyor. Hukuksuzluk, keyfilik, hukuksuzluğun getirdiği öngörülemezlik gibi. Fakat bu algının önümüzdeki dönemde çok geçerli olmayacağını ifade etmek istiyorum. Son 2 yıldır Türkiye zor dönemlerden geçti. 7 Haziran seçimleri de ders almamız gereken bir seçim oldu. Türkiye'yi Rusya ile benzeştiren çok insanlar ortaya çıkmıştı Türkiye Rusya'laşıyor mu ne oluyor diye ama bu seçimlerde asla öyle bir şey olmadığı ortaya kondu. Türkiye asla bir Rusya olmaz; Türkiye'de demokrasi işler ve halkın egemenliği belirleyici olur. Halkımızın yüzde 86'sı oyunu kullandı ve oy kullananların yüzde 95'i şu anda mecliste temsil ediliyor. AK Parti açısından biz iç değerlendirmelerimizi yaptık. Bunlardan ders aldık. Önümüzdeki dönemde bu olumsuz sonucu da dikkate alan bir politika beklemekte fayda var.

7 Haziran seçimleri için açıklanan ekonomik programdan farklı olarak neler var?

Türkiye'yi son 13 yıldır dünyada yaşanan krizden ayrıştıran, krizin teğet geçmesini sağlayan temel politikalar aynen korunuyor. Biz seçim vaatlerinde bulunduk biliyorsunuz asgari ücretten emekli maaşına kadar. Aşağı yukarı 20 milyar TL'lik maliyeti olan bir paket açıkladık. Son orta vadeli program ve meclise gönderdiğimiz bütçe yasa tasarısı bütün bunları önemli ölçüde dikkate alan bir çalışma. Bunun kaynağı nerede sorunun cevabı 2016 bütçesinde. Mali disiplin şu anda Türkiye'nin bütün bu türbülansta tutunduğu daldır. Asla burada cin fikirliliğe girmemek gerekiyor. Hemen yanında bankacılık sistemimizin yapısının güçlü tutulması son derece önemli. Bir de merkez bankası politikaları. Merkez bankasının temel önceliği Türkiye'de fiyat istikrarını sağlamak ve güçlendirmek bu fiyat istikrarı hedefiyle çelişmemek şartı ile. Hükümetin büyüme ve istihdam politikalarını desteklemek gibi açık açık ifadeler var. Dolayısıyla seçim beyannamemizde bizim makro ekonomik istikrarımızı sağlayan üç ana ayağın sağa sağlam korunduğunu görüyorsunuz. Bunun yanında çok farklı alanlarda çok farklı açılımlar var. Gençlerimize, kadınlara yönelik çalışmalar var. Emeklilerimize yönelik açıklamalarımız var. Memur emeklilerimiz için kanun gerekmediği için Eylül-Ekim gibi onlar artı 100 liralarını lamaya başladılar. Meclis açılıp kanun geçtiği zamanda Bağ-Kur ve işçi emeklilerimizde yıllık 1200 lira aylık 100 lira farkı almaya başlayacaklar. Seçime giden bir siyasi partiyiz ama devlet sorumluluğunu da sırtında hisseden bir siyasi partiyiz. Türkiye'nin bunca terör sorunu, güvenlik sorunu varken, ekonomide dünyada bir türbülans yaşanırken bizim çok çok dikkatli hareket etmemiz lazım. Diğer partilerde biz böyle bir devlet sorumluluğu görmüyoruz. Seçimde bir iki puan daha fazla alayım gerisi önemli değil gibi bir yaklaşım var.

Asgari ücret konusunda her partinin farklı düzeyde vaatleri var. AK Parti'nin 1300 liraya çıkartmak gibi bir vaadi var. Bir önceki seçim için böyle bir vaat yokken aradan geçen zamanda neden böyle bir vaadi koydunuz? Asgari ücretteki artışın ekonomiye etkileri neler olabilir?

13 yıldır biz asgari ücrette artışı genelde enflasyon artı birkaç puan çizgisini izledik. 1 yıl yüzde 20 artış yaptık bir yılda da yüzde 40'lık artış yaptık. 13 yılda iki istisnai artış yaptık. 7 Haziran seçimlerinden önce açıkçası bu işveren ve işçinin konuşması gereken bir meseledir, bir komisyon vardır ve o komisyondan çıkan her şeye bizim saygı göstermemiz gerekir diye düşünüyorduk. Fakat diğer siyasi partiler birisi 1500, birisi 1400 gibi rakamlar açıkladı. Bunların özellikle iş dünyamız üzerinde etkisi çok çok büyük olabilirdi. Biz epey bir tartıştık hatta seçim beyannamesi baskıya girmeden yarım saat önce bu 1300 rakamını belirleyebildik. Kendi içimizde bir yol bularak bu 1300 rakamına ulaştık. Bu rakam bizim önereceğimiz rakam olacak tabi yine içi kesimi işveren kesimi konuşacak kendi aralarında mutabık kaldıkları neyse o olacak. 1300 bizim kuvvetli önerimizdir burada etkili olur. 1l300 demeseydik zaten enflasyon artı birkaç puan dediğimizde zaten gelecek yılın ikinci yarısında en az 1120-1150 arası bir rakam olurdu diye tahmin ediyorduk. İşverenlerin maliyetini kuşkusuz arttıracaktır ama herkes için değil. Özellikle Marmara ve Ege bölgesine doğru gittikçe fiili asgari ücret yüksek kimse 1000 liraya adam çalıştıramıyor. Doğu'da ve Güneydoğu'da ise maalesef bunun altında çalıştırılıyor insanlar sigortasız olarak. Türkiye'nin önemli bir bölümünde çokta sıkıntı oluşturmaz diye düşünüyoruz. Ama bundan sonraki her bir 100 işveren üzerindeki yükü imkansız bir noktaya götürebilir. Bu 1300 lira başka bir partinin söyledi 1500 liradan çok daha kıymetli çok daha inandırıcı.


Seçim beyannamesinde 500 milyar dolarlık ihracat hacmi, ekonominin büyüklüğünün 2 trilyon dolar olması 2023'te, yüzde 5 oranında işsizlik gibi hedefler vardı. Ara hedefler vardı bir de gayrisafi yurtiçi hasılanın 1 trilyon dolar olması, kişi başına gelirin 14 bin dolar olması gibi. Ama şu anda ara hedeflerin oldukça uzağındayız. 2023 hedefleri hala geçerli mi revizyon istiyor mu?

2023 hedefleri biliyorsunuz 20082009 krizinden sonra ortaya koyduğumuz hedefler. Bunların özellikle dolar cinsinden ifade edilmiş olması zaman içinde çapraz kurlardan ya da Türk lirası dolar kurundan etkileniyor kuşkusuz. Kurdaki hareketler sadece Türkiye'de değil bütün gelişmekte olan ülkelerde oldukça yüksek. Yılbaşından bu yana Türk lirası dolar karşısında yüzde 19.6 değer kaybetmiş. Brezilya reali yüzde 32 değer kaybetmiş, Güney Afrika Cumhuriyeti'nin yüzde 12 değer kaybetmiş, Endonezya yüzde 9 değer kaybetmiş gibi rakamlar var. Öte yandan son bir ayda Türk lirası yüzde 3 buçuk değer kazanmış. Borsamız son 1 ayda bütün gelişmekte olan ülkeler arasında en çok değer kazanan borsa. Para birimlerinin birbirine olan değerleri çok hızlı hareket ettiği için kısa vadede bunların değerlendirmesi çok kolay olmuyor. Kısa vadede inişler çıkışlar absorbe ediliyor ve uzun vadeli trendler kolay kolay bozulmuyor. Fakat uzun vadeli trendde bizi endişelendiren gelişmekte olan ülkelerle ilgili olumsuz bir tablo var dünyada son birkaç yıldır ve bu tablo biraz derinleşiyor. Dolayısıyla önümüzdeki dönem dünyada yapısal olarak gelişmekte olan ülkelerle ilgili farklı bir tablo ortaya çıkarsa o zaman tabi bizim 2023 rakamları ile ilgili ileri aşamada farklı değerlendirmeler belki yapılması gerekebilir. Ama henüz daha çok erken 2015 yılındayız. Önümüzdeki 4 yıl ve 2019'da yapılan seçimlerden sonraki 4 yıl çok çok kıymetli Türkiye içinde. Bu 8 yılı iyi değerlendirirse Türkiye doğru işler yaparsa 2023 hedeflerimize ulaşmak konusunda daha ümitli olabiliriz. Türkiye'de bu yıllar kayıp yıllar olursa hedeflere ulaşamayabiliriz. Dolayısıyla o hedeflere ulaşmak Türkiye'nin elinde.

Bugüne kadarki uygulamalardan farklı olarak biz gayrisafi yurtiçi hasıla ve milli gelir hedeflerini farklı birimlerle satın alma gücü paritesine göre hesaplanmış olarak görüyoruz 2016 ve 2018 dönemi için. Böyle bir değişiklik seçim öncesi neden yapıldı? Bu rakamlarla milli gelir ve kişi başı gelir daha yüksek görünüyor.

Ülkelerin dolar ya da euro bazında hesap edilen milli gelirleri var birde kendi yerel para birimleri cinsinden hesap edilen gelirleri var. Biz büyüme dediğimizde aslıdan Türk lirası bazındaki yerel büyümden bahsediyoruz. Ama alışkanlık olarak ülkelerin dolar bazındaki milli gelirleri de yayınlanıyor ama aynı zamanda da satın alma gücü paritesine göre de milli gelirler yayınlanıyor. Ayrıca AB'nin kendi içindeki refah mukayesesi ve Türkiye ile AB arasındaki mukayesede satın alma gücü paritesine göre yapılıyor. Biz diyorsak AB'nin refah seviyesinin yüzde 53'üne ulaştık bu aslıdan satın alma gücü paritesine göre hesap edilmiş bir refah seviyesi. Günlük kur dalgalanmalarından etkilenmiyor. Örneğin bu orta vadeli programın hazırlanmaya başlandığı günlerde yaklaşık bir ay önce Türk lirası dolar kuru 3'ün üzerindeydi bugün 2.90. Bu aradaki fark neredeyse yüzde 4. Daha orta vadeli program hazırlanmaya başlarken ile yayınlanmaya başladığı tarih arasında yüzde 4'lük bir fark var. Yüzde 4 10 dolarlık milli gelirde 400 dolar eder. Dolayısıyla bu çok hareketli dönemlerde satın alma gücü paritesi daha güvenilir ve mukayese edilebilir rakamları bize söylüyor. Burada saklanmış bir şey yok. Orta vadeli programın tablosunu ele alıp sadece 3 satırı çarpıp böldüğünüzde zaten buluyorsunuz dolar bazındaki milli geliri.

Son birkaç yıldır büyümeye bakıldığı zaman potansiyelin oldukça altında. Son yıllarda görülen bu patinaj veya duraklamanın nedenleri neler ve nasıl çıkılabilir kısa vadede?

Potansiyel büyüme aslında ülkenin reform yapma kapasitesi ile doğrudan bağlantılı. Şu anda Türkiye durursa hiç reform yapmazsa Türkiye'nin potansiyel büyümesini yüzde 3-4 civarında söyleyebiliriz. Tabi makro istikrarı korumak şartıyla. Bütçe disiplininden taviz verirseniz. Merkez bankası gevşerse bankalarla ilgili sıkıntılar olursa bu yüzde3'ü bile mumla ararız. Reformların amacı zaten potansiyel büyümeyi arttırmak fakat bu da zaman istiyor. Seçimlerinden sonra kurulacak hükümetin ilk 90 günü çok çok önemli olacak. Özellikle işgücü piyasalarıyla ilgili olsun, ürün piyasalarıyla, rekabetle ilgili olsun, şeffaflık ve yolsuzlukla mücadele ilgili olsun çok hızlı uygulanması gereken reformlar. Mesela etik kurallar, etik kurallara uymayanlarla ilgili yaptırımlar bunlar meclis açıldıktan hemen birkaç hafta içinde yaptınız yaptınız yapmazsanız uygulamanın kendisi artık benimseniyor bir gevşeme oluyor. Bu tür şeyleri meclis açıldıktan sonra çok hızlı şekilde yapmak gerekiyor. Şu anda tüm G20 ülkeleri içinde en detaylı reform Türkiye'de hiç birinde yok. Güçlü bir hükümetin siyasi istikrarı sağlayıp reform yapması gerekir ve Türkiye potansiyel büyüme yükselir. Büyümenin kaliteli büyüme olması lazım. Türkiye'nin borç stoku düşük ama bizim mali disiplinimizin sebebi borç stokunu daha da aşağı indirmek değil mali disiplinin amacı Türkiye'nin cari açığını aşağı seviyelerde tutabilmek. Bizim bundan sonraki mali disiplinimizin en önemli amacı cari açığı düşürmeye çalışmak ve daha düşük seviyelerde tutmaktır.

Şu anda milli gelirin yüzde 5'i seviyesinde cari açık var. Sizce Türkiye gibi cari açık vermeden büyümesi zor olan bir ülke için ideal bir oran var mıdır cari açık için?

Cari açığımız özel sektörün borçlanmasıyla artık finanse ediliyor. Kamunun borçlanma ihtiyacı düştüğü için kamu net borç ödeyicisi. Dolayısıyla cari açık var bu ağırlıklı olarak maalesef kredi ile finanse diliyor. Bu krediyi de özel sektörümüz alıyor. Dolayısıyla özel sektörümüzün dış borcunu dış borcunun sürdürülebilirliği bundan sonra çok önemli bir endikatör olacak ekonomi için. Bu yılbaşında aldığımız kararla özellikle özel sektörümüzün daha uzun vadeli borçlanmasını teşvik edecek bazı uygulamalar başlattık. Bunların sonuçlarını da almaya başladık. Son aylarda bizim özel sektörümüzün kısa vadeli borcu düşmeye başladı. Ülkenin 12 ay içinde ödenecek dış borcu ile rezervinin birbirine oranı önemli. Uzun vadeyi teşvik ettiğimiz için özel sektör bundan sonra daha uzun vadeli borçlanacak ve bu rasyolarımız daha da iyileşecek. Oran yüzde 3-4 büyüyen bir ülkenin yüzde 3-4'lük bir cari açığı yönetilebilir diye düşünüyorum. Özel sektörün dış borcu milli gelire oran olarak büyümez böyle bir tabloda.İstediği zaman Türkiye'de reform yapabilir kredibilitesi oluşmuş durumda, yeter ki o irade olsun. Kolaycılığa kaçmak kolay. Reformda kısa vadede siyasi bedel oluyor bazen ama birkaç sene sonra sonuçlarını ülke için alıyorsunuz.

Son yıllardaki sancılı zor süreçlerden birisi de çözüm süreciydi. Temmuz'dan bu yana masadan kalkmasını nasıl yorumluyorsunuz? Türkiye'nin önünü açacak adımlardan biri olarak görünüyordu.

7 Haziran seçimlerinden sonraki günlerde partimiz açısından sonuçlar çok sevindirici olmasa da ülkemiz açısından meclis aritmetiği açısından biz baya ümitlenmiştik. HDP 80 milletvekili ile meclise girince parti olarak, biz artık mecliste ne varsa konuşulur dedik çok olumlu düşündük. Demokrasi içinde sorunun çözüm süreci başlar diye ümit etmiştik. Ama seçimlerden sonra daha bir ay bile geçmeden PKK ve KCK'dan açıklamalar geldi çatışmasızlık sürecini bitiriyoruz diye ve terör eylemleri başladı. Hem mecliste 80 kişiyle var olup hem de arazide teröre devam etmek kabul edilemez. Terör örgütü olmak istiyorlarsa anlayacakları dilden konuşulur. Ama demokrasi içinde oturup konuşalım deniyorsa onun yeri de meclistir. Dolayısıyla bu terör eylemleri tekrar başladıktan soran hükümetimizde o dönemde güvenlik odaklı bir yaklaşımla operasyonları başlatmış oldu. Şunu görüyoruz ki halkımızın desteği bu operasyonlara çok çok yüksek. Güneydoğu ve Doğu Anadolu bölgesinde dahi operasyonlara desteğin çok yüksek olduğunu görüyoruz. Artık halkımız şiddet istemiyor. Ankara'da meydana gelen terör eyleminden sonra planlayanlar kim bilir neler hayal ediyordu. Belki Türkiye içinde halk hareketleri başlatma niyetleri vardı. Ama hiç birisi olmadı çünkü halkımız çok metanetli. Artık bilinçsiz kitlelerden bahsetmiyoruz. Herkes gayet bilinçli. Doğru bilgiye ulaşabiliyor. Böyle bir süreçte örgüt silahları bırakacak hatta betona gömecek. Onlar diyor ki ateşkes. Normla bir ülkede elinde silahı olan terörist olabilir mi? Bunlar silahları bırakıp gömene kadar bu mücadelenin devam etmesi lazım. Sadece güvenlik araçları değil başka araçlarla da terörle mücadele edilir. Askeri enstrümanlar önemlidir olmazsa olmaz ama bunun yanında diplomatik çalışmalar, sosyal politikalar, istihbari çalışmalar hepsi önemlidir. Burada bir kavga olacaksa fikirlerin mücadelesinden bahsediyorum yeri meclistir. Temel hak ve özgürlükler konusunda Türkiye çok ilerledi. Terör örgütüyle açıkça birlikteyim diyen bir siyasi parti mecliste varlığını sürdürüyor, orada anayasamız bir alan açıyor. Burada yap ne yapacaksan diyor. Öte yandan dönüp askerimizi, polisimizi, sivil vatandaşımızı hedef alıp her gün katliam yapma diyor. Demokratik anayasa bunu gerektirir zaten.

Bazı sektörlerden gelen destek ve korunma talepleri var. Çelik üreticilerinden var ucuz Çin malları karşısında korunma istiyorlar. Bu konuda ne yapılabilir?

Benim bildiğim kadarıyla o sektörle ilgili bir korunma tedbiri alındı. Bir ilave vergi uygulaması başlamış olması lazım. Tabi bunun Çin'in kendi ekonomisi ile alakalı bir durum. Çin'deki büyüme bu sene yüzde 7'nin altına düşecek. 4 puanlı büyümedeki kayıp çok şeyi etkiliyor. Satın alma gücü paritesine göre dünyanın en büyük ikinci ekonomisi. Çin'in kendi iç ekonomisi dünyayı da etkiliyor.

Emlak sektöründe de bir tartışma var yabancıya konut satışı ihracat sayılmalı mı sayılmamalı mı diye. Maliye'nin karşı görüş bildirdiğini biliyoruz. Sizin görüşünüz nedir bu konuda?

Yabancıya konut satışı cari hareket değil bir finansman hareketidir. Doğrudan sermaye girişi gibi değerlendirilir. İhracat apayrı bir cari hareket. Biz farklı sektörlerle ilgili farklı dönemlerde teşvik politikaları uyguladık. Döviz kazandırıcı pek çok sektörde farklı politikalar uyguladık. İstismar etmeyi önleyici tedbirlerle birlikte bir Türkiye'ye döviz kazandırıcı her türlü çabayı desteklemekte fayda var.

Rant vergisi gibi uygulamalar vardı seçimden sonra tekrar AK Parti hükümeti olması durumunda gündeme gelebilir mi?

Bu Türkiye'nin ihtiyacı kaldı ki sektörden de gelen talep bu. Bunun bir adını koyalım ne ödeyeceğimizi bilelim diye bir talep var. Dolayısıyla seçimlerden sonra bunun ele alınıp hızlı yürünmesinin çok faydalı olacağını düşünüyorum. Aksi halde şu anda bir rant oluşuyor ve nasıl paylaşılacağı konusunda bir kural yok. Kural yok ve rant varsa orada her türlü yanlışa açık bir resim oluşur. Şehirlerimizde de hızlı bir betonlaşma görüntü kirliliği meydana geliyor. Hem hızlı bir hak hukuk olsun hem de şehirlerimiz daha hızlı büyüsün. Ama kurulu düzenden istifade edenler bu düzen bozulmasın diye çaba gösteriyor.

Siz 2005'te müzakereden sorumlu bakan olduğunuzda AB ile sürecin bu kadar yavaş ilerleyeceğini tahmin ettiniz mi?

2006 yılında bir program hazırladık ve Türkiye'nin Avrupa Birliği müktesebatına uyum programı dedik adına. 2013 yılına kadar Türkiye'nin AB'ye uyum için gerekli her türlü düzenlemeyi yapacağının da yol haritasını çıkarttık. Türkiye'nin AB'ye uyumla alakalı hiçbir sorunu olmaz. Fakata asıl Avrupalıları korkutan Türkiye çok hızlı sürece başlayıp 33 faslın iki tur taramasını yaptık, 10 fasıl açtık 3 fasıl kapattık 3 yılda oldu hepsi. 7 yılda açtığımız topu topu 3 fasıl var. Burada hızlanması tamamen AB'nin siyasi iradesine bağlı. Yeterli onlar önümüze siyasi engeller koymasınlar biz çok hızlı gideriz. Önümüzde koyulan engellerin hepsi siyasi engeller. Rumlar diyor ki ben istemiyorum, Fransa'nın bir önceki cumhurbaşkanı ben istemiyorum diyor. Teknik gerekçesi olmadan sadece siyasi yaklaşımlarla biz Türkiye'yi istemiyor yaklaşımı olursa iş zorlaşır. Bundan Avrupa kaybediyor. Bunun da farkındalar ve daha çok farkına varacaklar. Hele bu ekonomik kriz azaldıkça Avrupa'nın kendi özgüveni yerine geldikçe, genişleme konusunda yeni ülkelerin üyeliği konusunda daha olumlu bir hava esebilir diye düşünüyorum.