Ekonomiler, yaşanan derin çöküşten yavaş yavaş çıkarken, ABD Merkez Bankası (Fed) ile Avrupa Merkez Bankası (ECB), son iki yıldır finansal çöküşü durduran aşırı gevşek para politikalarını normale döndürme yolunda ilk temkinli adımları atacaklarını bu ay açıkladılar.

Ne var ki sıfıra yakın seyreden faiz oranlarını yükseltmeye geçmeden önce -ki ABD, Euro Bölgesi ve Japonya'da bunun 2010'un son aylarından önce gerçekleşmesi hiç olası görülmüyor- merkez bankalarının bilançolarını şişiren bir dizi olağanüstü önlemin de kaldırılması gerekiyor.

Bankalara verilen görülmemiş ucuzlukta ve vadedeki likidite yardımları ve bunların etkisini güçlendiren teminat kurallarının esnetilmesi uygulamasına son vermek gerekecek. O noktada da, daha ciddi bir sorun olarak, devlet ve özel sektör tahvillerinin satın alınmasının -nicel gevşeme veya para basma- ne zaman öteleneceği sorunu devreye giriyor.

Çıkışın temel mekanizması aslında basit: Uygulamanın içindeki tarafların görüşleri alınıyor; Uluslararası Para Fonu (IMF) ülkeler arasında eşgüdüm kurduğunu söylüyor, hatta Fed'in son zamanlarda yaptığı ters repo işlemleri gibi bir takım deneme sürüşleri bile gerçekleşti.

Ne var ki uygulama işin kolay tarafı. Siyasi ve ekonomik açıdan bakıldığında, merkez bankalarının önündeki görev, engelli yarışı tersinden koşmaya benzetilebilir.

Her şeyden önce merkez bankaları, fazla likiditeyi emerken bir geciktirme işareti verirlerse yatırımcıda doğacak enflasyonun başını alıp gitmesi kaygılarına dikkat etmek zorunda.

Aynı zamanda, bankalara verilen parasal desteklerin gereğinden erken ellerinden alınmasıyla çelişecek yeni finansal istikrar yetkilerini de dikkatle gözlemek gerekecek.

Parasal sıkılaştırmanın, krizle birlikte sırtlarına yüklenen dağ gibi kamu borçları üzerindeki etkisinden kaygılanan hükümetlerin giderek artacak baskıları ise, daha büyük bir engel oluşturabilir.

Yunanistan, İrlanda ve İspanya gibi ülkelerin, hatta İngiltere ve ABD'nin ulusal borç sorunları önümüzdeki yıllarda tahvil piyasası istikrarının ne denli hassas olacağını gösteriyor.

Dolayısıyla asıl önemli olan, bu işlemin "yapılıp yapılmaması" değil, "ne zaman yapılacağı". Fazla erken harekete geçilirse, tahvil ve menkul değer yatırıcıları korkabilir; fazla geç kalınırsa da varlık balonları şişirilir ve enflasyon beklentileri güçlenir.

OLMAYACAK DUA
IMF, bu ay içinde düzenlediği bir çıkış stratejileri konferansında, kasıtlı olmasa da, bu çok boyutlu sorunun absürd olmaya ne kadar yaklaştığını gözler önüne sermiş oldu.

Sermaye piyasaları yöneticisi Jose Vinals'ın sözlerini kendi yorumuyla açıklayan IMF, çıkışların şu koşullarda yapılması yönünde genel bir fikir birliği olduğunu söyledi: "Sürdürülebilir, istikrarlı, güçlü ve dengeli bir büyüme ortamının oluşması ve bu ortamın da fiyat istikrarının sağlanması, kamu finansmanının sağlamlığı, finansal istikrar ve rekabet ortamı gibi ön koşulları karşılaması halinde."

Bu kriterlere bakarak, merkez bankaları acaba çıkışı hiç yapmasa mı, diye sormak bile mümkün. JPMorgan Varlık Yönetimi'nden küresel strateji uzmanı David Shairp, merkez bankalarının eline tutuşturulan bu talep listesini, olmayacak duaya amin demeye benzetiyor.

Kesin gözüyle bakılan ise, kusurlarına rağmen daha sade olan enflasyon hedeflemesi sisteminin büyük yara alacağı. Bunun yanı sıra, bu sistemin 10 yıl önce yaratmış olduğu tahmin, yatırım ve ekonomik planlama çalışmaları da kesinlikle kurban gidecek.

Uygulanan politikaların sonuçlarını önceden kestirme alışkanlığı olan piyasalar için önümüzde çok çalkantılı bir dönem görünüyor.

Bazı ekonomistlere göre ise sorun daha büyük ve merkez bankalarının bağımsızlıkları bile tehlikede olabilir.

MERKEZ BANKALARI ANTİ-DEMOKRATİK Mİ?
Merkez bankalarını "körlükle" suçlayan London School of Economics profesörlerinden Willem Buiter, kriz döneminde merkez bankalarının davranışlarının neredeyse anti-demokratik olarak tanımlanabileceğini ve bundan bir siyasi tepkisinin doğabileceğini söylüyor.

Daha önce İngiltere merkez bankası politika yapıcılarından olan ve geçen ay Citigroup'un baş ekonomistliği görevine getirilen Buiter, alışılmışın dışındaki politikaları kaldırmanın "teknik olarak kolay olduğunu" ancak bu adımların zamanlanmasının, mali yetkililerle çatışma ve merkez bankalarının rolü konusunda kavgaya yol açma riski taşıdığını kaydetti.

Buiter, çıkışla birlikte, Fed ve diğer merkez bankalarının oynadıkları "alışılmamış yarı-mali" rolün ve normalde yasa koyuculara ait olan bütçe yetkilerini nasıl üstlendiklerinin de ortaya çıkacağını belirti. Buiter'e gere çok küçük sayıdaki şirket ve hissedarlara verilen çok büyük finansa yardımlar da sorunlara yol açacak.