İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

GQ Türkiye, 2018’de başarıları ve stiliyle dikkat çeken erkekleri ve yılın kadınını seçti. GQ tarafından dünya çapında 23 yıldır sürdürülen ve Türkiye’de Clear ana sponsorluğunda, bu yıl yedinci kez düzenlenecek GQ Türkiye Men Of The Year”ödül töreni 13 Şubat Çarşamba akşamı Volkswagen Arena’da gerçekleşiyor. Türkiye’den önemli sayıda hayran kitlesi edinen Netflix'in İspanyol dizisi La Casa de Papel'de Berlin karakterini canlandıran Pedro Alonso, GQ Men Of The Year 2018’de Yılın Uluslararası Star’ı seçildi.

Oyunculuk maceranız nasıl başladı? 

İspanyolca’da bir şeyin ilk defa keşfedildiği durumlar için kullandığımız bir deyim vardır: Attan düşmek. 16 yaşında bir lise öğrencisiyken tiyatro dersinde attan düştüm. Derste ünlü İspanyol yazar Niera Vidal’ın bir öyküsünü oyunlaştırmıştık. Sahneye adım attığım anda içimde tiyatroya olan eğilimimi fark ettim. Aklımdan geçen cümle ‘ben kesinlikle hayatım boyunca bunu yapmak ve bu duyguyu yaşamak istiyorum!’ oldu. Sanki içimde bir şey ‘tık’ etti ve yerine oturdu.

PEDRO ALONSO ÇEKİMİ KAMERA ARKASI - VİDEO

Aileniz bu kararı destekledi mi?

Ailemde daha önce kimse sanatla uğraşmadığı için ilk başta anlam veremediler. Babam ailesini yoksulluktan kurtarmak için Latin Amerika’ya göçmen olarak giden bir adamdı. Kazandığı parayla çocuklarını okutup meslek sahibi yapmak isteyen bir adama bir anda çıkıp “ben oyuncu olacağım” dediğinizi düşünün… İlk zamanlarda ne diyeceklerini bilemediler ancak beni hiçbir zaman yalnız bırakmadılar. Ailemin desteği hep arkamdaydı ama yine de İspanya gibi bir ülkede bu sektörde başarılı olmak hiç de kolay bir iş değil. Burada film ve dizi sektörünü öngörmek sürekli karşınıza çıkan belirsizlikler ve problemlerden dolayı asla mümkün olmuyor. Babamı iki sene önce kaybettim. Şimdi düşündüğümde hem onun hem de annemin son dönemlerde yakaladığım başarıdan çok memnun olduklarına eminim.

Sizi neden hep kötü karakterler oynarken görüyoruz?

Görünürlüğümün arttığı dönemde daha çalkantılı ve karmaşık karakterler canlandırdığım doğru ancak bu dönem öncesinde son derece yumuşak ve iyi roller de oynadım. Benim için kırılma noktası Gran Hotel adlı dizide canlandırdığım Diego Murguia karakteri oldu. Dizinin yapımcıları beni bir komedi dizisinde iyi kalpli bir rahibi oynarken görüp seçmişlerdi. Diego karakterinden önce “sen bu masum yüzle hayatın boyunca iyi roller oynamaya mahkumsun” gibi yorumlar alıyordum. Beni ilk defa Gran Hotel’de izleyenler ise ‘sen bu suratla kötü rollerden başka bir şey oynayamazsın’ diye yanıma geliyorlardı. Bu iki uç bana etiketlerin sadece insanların gözünde olduğunu ve bu meslekte her şeyin geçici olduğunu öğretti. Size bir başrol de gelebilir, ikinci sınıf bir kötü adamı oynamanız da istenebilir. Ben bu tarz sınıflandırmalara takılmak yerine oynadığım tüm rollere insani bir yan katmaya çalışıyorum. Bundan birkaç sene önce bir tren yolculuğunda (tam da hem iyi hem de kötü karakteri oynadığım iki farklı dizinin aynı dönemde yayınlandığı zamanlarda) yanıma birkaç dakika arayla bir kadın ve bir adam geldi. Kadın bana rahip karakterinde çok başar��lı olduğumu ve ne kadar iyi bir insan olduğumu söyleyerek sarıldı, adam ise kötü karakterle beni ne kadar özdeşleştirdiğinden bahsederek oldukça kötü yorumlarda bulundu. O anda kafamdaki tek düşünce  “Ben bu işte doğru yoldayım!” oldu.

Gelelim Berlin karakterine…

Hikayenin kısa versiyonu şöyle: Ben Meksika’da bir dizinin çekimlerini bitirmek üzereyken bana La Casa De Papel’in deneme çekimlerinin metinleri geldi. Elimdeki metinlerde Berlin karakterinin iki sahnesi vardı. O sırada Meksika’da bulunmamın bu karakteri kafamda kurmamda çok büyük etkisi oldu. Meksika’da şaman kültürü çok etkilidir ve bu kültür benim de her zaman ilgimi çekmiştir. Ben de Berlin’i bir şaman, ancak kötücül bir şaman olarak hayal ettim. Hatta metinleri okumadan bir gece önce Berlin’e özgü yanları olan biriyle tanışmıştım. Öyle ki benim karakterle olan bağım çok doğrudan, doğal ve içgüdüsel oldu.

Peki karaktere nasıl hazırlandınız? Kurgu süreci nasıl gelişti? 


Ben karakterlerime hazırlanırken hep çizim yaparım. Senaryo metinleri, üzerine karaladığım suluboya renkli çizimler ve o anda aklımdan ne geçiyorsa nasıl bir dünya hayal ediyorsam onu yansıtan mürekkep lekeleriyle dolar. Bir de bazı oyuncular eve iş götürmediklerini söylerler. Bende durum tam tersi. Çalışırken deli gibiyimdir. Çok çalışırım, çok sıkı hazırlanırım ve bu süreçte çizim yapmaktan asla vazgeçmem. Bu yoğun tempoda kendimi kaybetmemeye de özen gösteriyorum. Üstlendiğim işlere dört elle sarılmayı seven bir adamım. 

PEDRO ALONSO'DAN İSTANBUL MESAJ - VİDEO

Senaryoya sadık kaldınız mı?

La Casa De Papel’de çok teknik bir anlatı ve görsel bir stil var. Bazen oyuncular sahneye girmeden önce çok kesin hatları olan bir sahne ve düzenek hazırlanmış bizi bekliyor olurdu. Bu yüzden aşamayacağımız bazı sınırlar vardı. Çizilen bu sınırlar aslında ilk başta bizi çok mu kısıtlayacak veya diziye soğuk bir hava mı verecek diye endişe etmedim değil. Benim oyunculuk anlayışım karşılıklı niyetleri eşzamanlı hale getirmek ve aynı şeyi 20 bin değişik şekilde ifade etmeye çalışmak, bunu yaparken de olabildiğince kendimi özgür bırakmak. Bu ortamda Berlin’i oynamanın iki yolu olduğunu düşündüm. Biri son derece pratik ve açık diğer yol ise oldukça öngörülemeyen ve risk almayı gerektiren bir yoldu. İkinci seçenek bana daha heyecanlı ve zorlayıcı geldi ve bu yolda giderek her çekimin birbirinden farklı olması için uğraştım. Bu iki stili Ronaldo ve Messi’ye benzetiyorum. Cristiano Ronaldo hedef belirler, oraya doğru gider ve istediğini elde eder. Messi ise “Ne yapacağımı ben de bilmiyorum” der, gerçekten kendisi bile bilmiyordur, ama sonunda hedefe ulaşır. Bu çok daha büyülüdür. Ben bu dizide Messi olmayı seçtim. Her sahnenin çekimde risk alabilmeme izin vermesi için çok çaba gösterdim. Oyunculuk benim için her geçen gün bir nefes alma şekline dönüşüyor. Berlin de bana nefes almamda yardım eden, özgürlük alanımı genişleten doğaçlama yaparak oyunculuğu kanıtlamama izin veren bir rol oldu. Öngörülmesi imkansız karakterini risk alabilmeme izin verdiği için bir armağan olarak görüyorum.


En merak edilen ikilemlerden biri de Berlin’in dizide kadınlara kötü davranmasına rağmen kadın izleyiciler tarafından çok sevilmesi. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Tüm kadro kendine bu soruyu soruyor. Dizide bazen ağza alınmayacak sözler söylüyorum. Bunlardan bazıları kadın düşmanı, taciz ve şiddet içeren asla savunması olmayan şeyler. Kızım böyle bir adamla evlensin ister miyim?
ASLA!!!

Ama bu sözleri söyleyen adam dünyada inanılmaz bir sempatiyle karşılanıyor. İşte havada asılı kalan ikilem burada başlıyor. Kendime bundan ne çıkarmam gerek diye soruyorum. Dünya şu an birçok kültür açısından eril ile dişile ilişkin konularda bir geçiş dönemi yaşıyor. Berlin kesinlikle iyi bir örnek değil ama sevdiğimiz ve nefret ettiğimiz arasındaki ikilemin çok net bir göstergesi. Bazen bize olumsuz gelen bir şey kültürümüzün bir parçası olabiliyor. Berlin bu tür konuları dile getirmek konusunda sınırsız bir ifade özgürlüğü buluyor kendisinde. O yüzden içimizde ya da toplumda yaşadığımız tüm ikilemlerin portresini çizip çelişkilerimizi yüzümüze vuruyor. Onun zaferden sefalete bir günde herhangi bir geçiş dönemi yaşamadan gidişinde kendimizi görüyoruz. 

Peki Berlin’in gıpta ettiğiniz iyi özellikleri var mı?

Benim için dürüstlük en önemli erdemdir. İşinde dürüst olmak, kendine karşı dürüst olmak, seni çevreleyen insanlara dürüst olmak, arayışlarında dürüst olmak, sınırlarını bilmekte dürüst olmak. Hayata dair planım ve isteğim kendinin en iyi versiyonunu yaratmak. Berlin’deki fütursuz dürüstlüğü bu nedenle seviyorum.
Dizi Türkiye’de inanılmaz bir ilgi gördü. Sizce bu ilgi neden kaynaklanıyor?

Biz hâlâ dizinin yarattığı fenomenin boyutları karşısında şaşkınız ve bunu hazmetmeye çalışıyoruz. Ben bu yıl Avrupa ve Amerika’da birçok ülkeye gittim. Açıkçası her yerde bu kadar güçlü bir etki yaratmış olması inanılmaz. Türkiye, Brezilya, Arjantin, Fransa, İtalya gibi ülkelerde daha çok ilgi uyandırdığı ise kesin. Türkiye’de neden bu kadar sevildiği sorusuna eminim siz bizden daha doğru yanıt verirsiniz. Biz kendi aramızda bu sempatiyi açıklayacak anahtarlar neler diye konuştuk. Sisteme bir tekme atmak, kimseye ait olmayan parayı, kimseye zarar vermeden almak, bir parça Robin Hood’luk yapmak bizce nedenlerden bazıları. Bir de uyumsuzlardan oluşan bir grubun sonunda imkânsız bir aileye dönüşmesi, dizinin dünyanın küçük bir köşesi olan İspanya’da çekilmesi, Anglosakson kültürden gelmiyor olması, daha ziyade Anglosakson imparatorluk olan görsel-işitsel dünyada Goliath’a karşı savaşan Davud gibi mücadele etmesi gibi detaylar bu topraklarda çok sevilmemizi sağladı.

Dizinin üzerine kurgulandığı öğe olan paraya bakışınız nasıl? Çok paranız olsa ne yapardınız?

Hayat insana paranın önemli olduğunu öğretiyor. Paraya önem vermiyorum demeyeceğim ama benim için bir öncelik olmadığı kesin. Ben dışa doğru değil içe doğru büyümeyi tercih ediyorum. Zamanla hayatımı ve evimi nesnelerle doldurmak yerine onlardan arındırmaya yöneldim. Çok ama çok param olsaydı iki şey yapardım. Kendim için çalışabileceğim, resim ve yazıyla uğraşabileceğim, ailemi ve dostlarımı davet edebileceğim, doğayla iç içe yaşayabileceğim bahçeli ve stüdyosu olan bir ev. Başkaları içinse dünyanın düşünce merkezlerinin beyni olan işletim sistemlerine girip onları hack’leyip sıfırlayacak bir virüs icat etmek isterdim. İnsan yüreğine bu denli karşı olan yüklerden arınıp, çocuk saflığına geri dönebilsinler diye bir virüs tasarlardım.

PEDRO ALONSO'DAN TÜRKÇE MESAJ - VİDEO

Bir kızınız olduğunu biliyoruz. Bize biraz ondan bahsedebilir misiniz?

Çok güzel ve iyi yürekli bir kızım var. Daha yeni üniversiteye başladı, güzel sanatlar eğitimi alıyor. Babası gibi o da sanat ve duyguların anlatımı ile ilgili işler yapıyor. Ancak bu kameraların önünde değil de arkasında, atölyede oluyor. Ben her insanın bir yeteneği olduğuna, onu keşfetmesi ve üzerine gitmesi gerektiğine inanırım. Kızım ile ilgili tek isteğim onun iyi bir insan olması, kendini ifade edebileceği yolu ve yeteneğini bulması ve mutlu olması.
Sadece role hazırlanırken değil aslında boş bulduğunuz her an resim yaptığınızı ve bu konuda iyi olduğunuzu biliyoruz. Resimle ilişkinizden biraz bahseder misiniz?
Resim benim için bugüne kadar hep özel bir yerdeydi. Son 13-14 yıldır yaptığım her şeyin eksenine oturmaya başladı. Rolüme çalışırken, yolculuk yaparken, boş zamanımda yapacak bir şeyim yoksa devamlı çiziyorum. Resim benim için bir bakma ve öğrenme şekli. Salt entelektüel olan bir bakış açısının dışında bir görme biçimi. Çizmeye başladıktan sonra rolüme hazırlanma biçimim de değişti. Odaklanma kapasitemi artıran bir uğraş bu. Bugün buraya gelmeden önce de meditasyon ve resim yaptım. Hatta geçtiğimiz aylarda Türkiye’deki bir sanat galerisinden sergi açma daveti aldım. İki ay Türkiye’de kalıp resim yapmayı, yaptığım resimleri sergilemeyi gerçekten çok isterim. Eğer becerebilirsem ölene kadar resim yapacağım.

Bir de tango yaptığınızı ve Şamanizm ile ilgilendiğinizi duyduk…

Ben Arjantin’e gittiğimde tango yapmak istediğimi söylemiştim. Arjantin’in en iyi kadın tango dansçısı beni gösterisine davet etti ve gösteriye gittiğim ilk gece beni sahneye çıkardı. Birlikte tango yaptık. Aslında bildiğim ya da uzman olduğum bir dans değil tamamen o geceye borçluyum bu şansı. Şamanizm’e gelince, Şamanizm her zaman ilgimi çekti. Hakkında çok okudum ve Meksika’dayken bu bağ daha da canlandı. Burada entelektüel bir egzersiz olarak kabul edilen Şamanizm’e dair konular, orada sokağın günlük gerçekliği, kültürün bir parçası. Geçmişimizden çok kopuk bir dünyada yaşadığımızı düşünüyorum. Bu yüzden aradığım şey ilkel kültürlerle ve bu yolla geçmişimizle bir bağ kurabilmek. Meditasyon yapmama, içgüdülerimle yeniden bağ kurmama yaşamın ruhani boyutuyla daha elle tutulur bir ilişki kurmama yardımcı olan Şamanizm gibi her şeyi öğrenmeye çalışıyorum.

Meditasyona meraklı dünyevi şeylerden uzaklaşmayı seven biri olarak
21. yüzyılın uzak durulması en zor fenomeni sosyal medya ile aran nasıl?

Sosyal medya bende birbiriyle çatışan duygular uyandırıyor. Günümüzde dünyaya açılan binlerce kapı var. Ben bunlardan yalnızca Instagram’ı kullanıyorum. Kısa bir süre önce kullanmaya başladığım bu mecrada 2,5 milyon insanın beni takip ediyor olmasından dolayı hâlâ şaşkınım. Günlük hayatımı nasıl yaşıyorsam Instagram’da da aynıyım. Instagram’da bağımlı tüketici gibi endorfin arayışıyla kullanım eğilimi görüyorsam, zamanı yavaşlatmaya, Instagram için çok uzun metinler yazıp koymaya çalışıyorum. Kimi zaman şaka gibi görünen ama ciddi içerikli videolar, kimi zaman ciddiymiş gibi görünen ama şaka içeren videolar koyuyorum. Sosyal medyadaki takipçilerimi başka farklı iletişime davet etmek için baş döndüren gidişatı tersine çevirmeye çalışıyorum. Ama henüz öğrenme aşamasındayım.
Tüm dünya ile iletişim halinde olmak çok büyüleyici. Gerçek anlamda iletişimin doğduğu anlar harika, ama karşılıklı konuşmayı her an aynı içtenlikle devam ettirmek kolay değil. O yüzden ben mesafeyi korumaya çalışıyorum, kimi zaman yalnızca yorumları okuyorum, bir gün birine yorum yazıyorum, sonra bir süre kullanmıyorum. Anlayacağınız bir iletişim kanalı olarak Instagram’ın bana iyi gelen, zenginleştirici tarafını bulmaya çalışıyorum.

Sizi hangi yeni projelerde göreceğiz?

Yeni bir filme başlıyorum. Marc Vigil adlı çok yetenekli bir yönetmen tarafından çekilecek “El Silencio Del Pantano” (Göletin Sessizliği). Filmi önce sinemalarda, sonra da Netflix’te izleme imkânınız olacaktır.

Son dönemde sizi en çok şaşırtan olay neydi?

Trump’ın başkan seçilmesi beni çok şaşırttı. O sırada ben Meksika’daydım, sonuçları izlerken ağzımız açık kaldı. Gerçek olabilir mi bu dedik. Hâlâ inanılması güç buluyorum.

La Casa De Papel ekibiyle görüşüyor musunuz?

Tabii. Dizi ekibinin arasında alışılmışın dışında bir büyü oluştu. Setteki yoğun deneyim bizi bir aile yaptı. Üstelik dizinin daha sonra dünya genelinde yarattığı etki de bizi birbirimize daha çok kenetledi.