Akdağ: Tepki gösterecekse Öcalan göstersin

Recep Akdağ, açlık grevleriyle ilgili BDP'nin 'bırakın' çağrısı yapması gerektiğini söyledi, "Öcalan’la ilgili bir takım şeyler konuşuluyor, bir tepki gösterecekse Öcalan’ın kendisi göstersin" dedi.

01.11.2012 - 16:27

Akdağ: Tepki gösterecekse Öcalan göstersin

Sağlık Bakanı Recep Akdağ, cezaevlerinde devam eden açlık grevleri, kamu hastanelerinde başlayacak sözleşmeli yönetici dönemi ve organ bağışı konusunda NTV canlı yayınında Miray Akdağ Uluç'un sorularını yanıtladı.

Akdağ, cezaevlerindeki açlık grevleriyle ilgili BDP'lilerin açıkça 'açlık grevini bırakın' çağrısı yapmaları gerektiğini belirterek, "Öcalan’la ilgili bir takım şeyler konuşuluyor, bir tepki gösterecekse Öcalan’ın kendisi göstersin. Başkalarının sağlığı üzerinden Öcalan’la ilgili bir takım siyasi isteklerde bulunmak siyasetçilere yakışmıyor" diye konuştu.

Açlık grevindekilerin sayısını Adalet Bakanlığı 683 olduğunu açıkladı. Siz Sağlık Bakanlığı olarak bu duruma müdahale etmeyi düşüyor musunuz?

Tutuklu veya hükümlülerle ilgili belli düzenlemeler var. Bu hukuki düzenlemeler çerçevesinde sağlık için ne gerekiyorsa biz elimizden geldiği kadar yapıyoruz bundan sonra da yapmaya devam edeceğiz. Ben açlık grevi yapıyorum diyen her tutuklu veya hükümlüyle ilgili olarak günlük takip yapıyoruz. Muayeneyi kabul eden var, kabul etmeyen var. Günlük olarak bir doktorumuz mutlaka bu kişileri ziyaret ediyor, muayene etme talebini söylüyor, müsaade edenler yapılıyor ve gerekli işlemler yapılıyor. Kişi kendisi müsaade etmediği sürece onu zorla almak, götürmek, yedirmek, içirmek, hastaneye yatırmak mümkün değil. Ama kendi başına karar veremeyecek kadar ciddi bir problemi olursa o zaman doktorun kararıyla ve savcının kararıyla hastaneye götürülebilir. Genellikle bu duruma gelmiş olan müdahaleyi kabul ediyorlar. İster tutuklu olsun, ister hükümlü olsun, ister özgür insan olsun bir insan olarak biz ona sağlık hizmetini vereceğiz elbette. Ancak bu işin bir de siyasi toplumsal tarafı var. Burada özellikle BDP’liler bu meselede çok söz üretiyorlar. Açıkça mahkum ya da tutuklulara 'bırakın' çağrısını yapmalılar. Çünkü açıkça herkesin hissettiği gördüğü bir şey var: örgüt bu insanlara baskı yapıyor. Örgüt baskısına razı olan bir parti mi olacaktır yoksa Türkiye'de siyaset yapan insanlar olarak BDP’liler bu mahkum veya tutuklulara kesinlikle böyle bir şeyi 'bırakın' mı diyeceklerdir. Öcalan’la ilgili bir takım şeyler konuşuluyor, bir tepki gösterecekse Öcalan’ın kendisi göstersin. Başkalarının sağlığı üzerinden Öcalan’la ilgili bir takım siyasi isteklerde bulunmak ya da başka siyasi isteklerde bulunmak siyasetçilere yakışmıyor. İster kebap ister başka bir şey hepimiz sabah kahvaltı yapıyoruz. Öğlen, akşam yemeğimizi yiyoruz. Bu arkadaşlarımız da yemeklerini normal yiyorlar bir tepki göstereceklerse kendileri yapsınlar eylemlerini. Özgürlüğü elinde olmayan ve bir şekilde örgütün baskısına maruz kalmış insanlardan bunu istemek ya da "bu insanlar eylem yapıyor siz de ne söylüyorlarsa yerine getirin" demek demokratik bir toplumda yakışmıyor.

Cumhuriyet Halk Partisi’nin bazı vekilleri de açlık grevinde eylemcileri ziyaret edip bir rapor hazırladılar. Bazı eylemcilerin 18 kilo kadar verdiğini Adalet Bakanlığı'nın şekerli su ihtiyaçlarını karşılamadığı gibi bazı tespitler yer almış. Cumhuriyet Halk Partisi’nin böyle bir ziyaretini ve raporunu nasıl buluyorsunuz?

Ben ilgili genel müdürüm ve il halk sağlığı genel müdürleriyle görüştüm. Bunlar gerçeği yansıtmıyor. Elbette 'ben yemek yemeyeceğim' diyen kişi kilo verebilir. Ama 'mahkumların ihtiyaçları karşılanmıyor' diye bir şey gözlemiş değiliz. Bir kişinin midesi ağrımış olabilir bunlar beklenir, tıbbi durumlardır.

Sizce bir doktor olarak kritik eşik nedir bu durumda?

Ben konunun doğrudan uzmanı değilim ama her bir tutuklu ya da hükümlü, doktor arkadaşlarımız tarafından günlük olarak ziyaret ediliyor.

3 Kasım’dan itibaren artık kamu hastane birlikleri ile yönetilecek Türkiye'deki Sağlık Bakanlığı'na bağlı hastaneler. Neden böyle bir sisteme ihtiyaç duyuldu?

Daha verimli ve daha iyi hizmet veren hastaneler oluşturmak için. Eski SSK hastaneleri, devlet hastaneleri mahrumiyet alanlarıydı. Her geçen gün daha iyi hizmet alanı oluşturuyoruz. Ama aşağı yukarı 1000 civarındaki kamu hastane işletmesinin daha verimli yönetilmesi ve kurumsallaştırılması gerekiyordu. Bireysel bir takım iyileştirmelerden çok sürdürülebilirliğin sağlandığı bir kurumsallaşmadan bahsediyoruz. Hizmetlerimiz aynı şekilde devam edecek ama ölçeklerimizi büyütüyoruz, daha planlı insan kaynaklarını, daha iyi kullanabileceğimiz bir sistem getiriyoruz. Yöneticileri sözleşmeli yapıyoruz. Biz onlara belli bir seviyede hastane grubu teslim ediyoruz ve 'burayı daha iyiye götüreceksiniz' diyoruz. İyiye götürmek demek; vatandaş daha çok memnun olacak, aldığı hizmet daha kaliteli hale gelecek, hasta güvenliği, çalışan güvenliği artacak, daha iyi yemek olacak, daha kaliteli bir sağlık hizmeti sunulacak. Bunu başarırsanız hem size verdiğimiz ücreti arttırırız hem sözleşmeniz devam eder. Bunu başaramazsanız, kazancınız azalır. Bir eşiğin altına da düşerseniz sözleşme süresini beklemeden feshederiz. Kar amacı olmayan kamu sağlık kuruluşlarının daha verimli işletilmesini öne çıkarak bir program.

Bu sistemin ardından hastaneler özelleştirilecek mi diye kaygılar var.

Hiç böyle bir niyetimiz yok. Aksine hükümetlerimiz Türkiye'de özel sektörün hastanecilikte genişlemesine kısıtlamalar getiren, bunu bir planlamaya sokmuş olan uygulamaları ortaya koydu. Biz AK Parti hükümetleri olarak kamuda verilen sağlık hizmetlerinin kuvvetlendirilmesine çok önem veriyoruz. Çalışanların bundan olumlu etkileneceğini düşünüyoruz. Yöneticiler hem çalışan güvenliği ile ilgili olarak hem çalışan memnuniyetiyle ilgili olarak hem de çalışanların ek ödemeleriyle ilgili olarak daha yüksek bir başarı göstermek zorundalar. Çalışanlar hangi kadrodaysalar işlerine devam edecekler. Ama yöneticiler artık 'koltuğa oturdum ölene kadar bu koltuktayım', '10 sene işimi yaptım heyecanım kayboldu', 'idare beni görevden aldı giderim idari mahkemeye yine o koltuğa otururum' anlayışını bitiriyoruz. Bence bir yıl sonra yepyeni bir kamu işletmeciliği yönetimi konuşuyor olacağız. İyi bir örnek teşkil edeceğine ben inanıyorum.

Uzun vadede bu sistem vatandaşa neler getirecek?

Siz yönetici olarak vatandaşın memnuniyeti arttıkça bundan dolayı bir kazanç elde edeceğiniz için sadece parasal kazançtan bahsetmiyorum. Bir yönetici olarak bundan kazanacağız, pozisyonunuz bununla şekilleneceği için vatandaşı daha çok memnun etmeye çalışacaksınız. Vatandaşa verilen hizmetin kalitesi artmış olacak.

'ORGAN NAKLİNDE DÜNYA DÖRDÜNCÜSÜYÜZ'
Organ bağışı haftasındayız ve bakanlığınızın bununla ilgili kampanyaları, çalışmaları oldu. Bu kampanyalar nasıl etkiledi organ bağışını?


Türkiye'de 2011 yılında hemen hemen 4 bin'e yakın organ naklimiz var. Bu sayının 10'da biri kadar bile organ naklimiz yoktu geldiğimiz zaman. Organ nakli yapan merkezlerimizin sayısı arttı, beyin ölümünü test etme açısından yoğun bakımlarımızı çok daha iyileştirdik. Belki bundan daha önemli olan bağışlanan organla kişiyi bir araya getiren hava ambulansı sistemlerini kurduk. Şu anda biz Türkiye olarak her bir milyon kişiye düşen organ nakli sayısı itibariyle dünya dördüncüsüyüz. Ama bir eksik tarafımız bizde organ nakli daha çok canlı vericilerden yapılıyor. Bir eksiğimiz yok ama bağışçımız az. Hayatının son dönemine gelmiş, hayatını kaybetmiş olan vatandaşlarımızın yakınları organ bağışlasınlar. Şu anda bağışların yüzde 75’i canlıdan yapılıyor özellikle böbrekte. Yüzde 25’i de kadavradan ya da beyin ölümü gerçekleşmiş bir kişiden yapılıyor. Bunun tersine dönmesi lazım.

  • Etiketler :

Sayfa Yükleniyor...