ATATÜRK HAVALİMANI'NDAKİ SİGARA İÇİLEBİLİR BÖLÜM TARTIŞMASI

Sağlık Bakanı Recep Akdağ: Bana verilen bilgiye göre İstanbul İl Valilimiz İl Müdürlüğümüzle birlikte bir ekip oluşturdular ve orada başlanmış olan işin mevcut hukuki kanuna göre uygun yapılmamış olduğunu tespit ettiler. Dolayısıyla ancak değiştirilirse kanuna ve kanunla ilgili diğer düzenlemelere uygun hale getirilirse olabilir.

Burada kural çok basit aslında yani dört bir tarafının kapalı olmaması lazım en az iki tarafının açık olması gerekiyor. Bu da bilim adamları tarafından oluşturulmuş bir kriter. Sonuçta dumanın bir yere hapsolmaması lazım. Zannediyorum oradaki yönetim İl Müdürlüğünün arzu etiği şekilde bir yapı oluşturabilecektir, öyle olunca da mesele çözülür.

KAHVEHANE SAHİPLERİ İÇİN BİR FORMÜL DÜŞÜNÜLÜYOR MU?

  • Kahveciler odasının eyleminde TESK Başkanı sizinle görüştüğünü söyledi ve ''bakanın yasağın esnetilebileceğine ilişkin bir takım görüşleri var, benimle bunu paylaştı'' dedi. Sizin görüşünüz nedir?


Sağlık Bakanı Akdağ: Kesinlikle yasağın esnetilmesiyle ilgili bir görüşe sahip değilim. Benim ifadelerim biraz farklı yorumlanmış olabilir. ''Biz bakanlığın önünde bir gösteri yapacağız'' dedi ben de ''buyurun gelin'' dedim. Hatta ondan sonra ''bana gelin görüşelim'' dedim. Ama bu yasanın ruhuna aykırı bir düzenleme. Sağlık Bakanı olarak, başından beri bu işi Başbakanımın talimatıyla ciddi biçimde takip eden bir kişi olarak, benim asla razı olabileceğim bir şey değil. Kahvehanelerde benzeri mekanlarda ayrı mekanlar yapılsın, buralar klimatize edilsin gibi görüşlere biz kapalıyız. Çünkü burada çalışanların da bundan çok fazla zarar gördüğünü,göreceğini biliyoruz. Ayrıca sigara içen kişiyi bile biz korumak durumundayız. Kişi kendisi sigara içebilir ama çevresinde sigara içiliyorsa, hele kapalı ayrı mekan yapmışsanız o zaman kendi içtiği sigaranın yanında bir de başkasının içtiği tütünden etkilenmiş olacak. Dolayısıyla kanun şu anda neyi emrediyorsa bizde Sağlık Bakanlığı olarak bunu uygulanmaya devam edeceğiz. Esnafın mağduriyeti biraz da yanlış bir propaganda ortaya çıkarıyor. Yani biz eğer esnaf olarak kamuoyunun karşısına çıkıp, sanki bu kahvehanelere veya benzeri mekanlara artık girilmezmiş gibi bir hava oluşturursak, doğru buralarda iş azalır. Bunu yapmak yerine temiz bir ortam oluştur. Birahaneler ve benzeri diğerde artık tertemiz bir havada oturacaksınız. Bunun propagandasını yapmak lazım. Türkiye'de sigara içmeyenlerin oranı sigara içenlerden daha fazla. Sigara içmeyenler yüzde 70’i oluşturtuyor sigara içenler yüzde 30’u oluşturuyor. O zaman biz kahvehanelerimizi sigara içmeyenlerinde rahatça oturtabileceği mekanlar halinde lanse edelim. Eğer işler azalacaksa bu propaganda işleri azaltır. Ben hep söylüyorum orada oyun oynayan kağıt oyunları oynayan veya okey oynayan kişileri düşünün. Hiç kimse bu alışkanlığından vazgeçmez, sigara içecekse çıkar dışarıda sigara içer, gelir. Günde iki paket sigara tüketirken, üç adet 5 adet tüketir hale gelirler. Kendi sağlığına katkı da bulunmuş olur. Bu işten zarar görecek tek sektör sigara satan firmalar. Tabi bu zarar dediğimiz de birden bire büyük bir azalma olmuyor, zaten bu bir süreç. Türkiye'de önümüzdeki 10 yıl içinde sigara içenlerin oranı da azalacak, sigaraya verilen para da azalacak, sigara kaynaklı hastalıklar da azalacak.

YASAĞA NE KADAR UYULDU?

Akdağ: 76 bin denetleme yapıldı. Bu denetlemeler sırasında kesilmiş olan ceza sayısı yalnızda 133. Ama 400’ün üstünde de uyarı tutanakları yapılmış. ''Peki uyum ne kadar derseniz'' yüzde 99’un üzerinde bir uyum var. Yani gerçekten başından beri halkımız bu meseleye sahip çıktı, bir mutabakat oluştu. Şu anda biz bu hususta dünyadaki en iyi ülkelerden biri durumundayız. Yüzde 99’un olduğu bir yerde bu yasağın desteklenmiş olduğunu da görüyoruz. Ayrıca Türk halkının böylesine medeni bir uygulamaya çağdaş bir refleks verdiği de dikkate değer. Bu bütün Avrupalı ülkelerin, Dünya Sağlık Örgütü'nünde (WHO) dikkatini çekti.

Akdağ: Her sene bütün dünyada, özellikle kuzey yarım kürede, sonbahardan itibaren mevsimsel grip vakalarında da artış olur. Türkiye açısından konuşursak gribin mevsimi Ekim-Kasım aylarında başlar, Mart ayının sonuna kadar yaygın biçimde devam eder. Bu sene mevsimsel grip virüsünün yerini, şu andaki verilerin gösterdiğine göre H1N1 virüsü alacak. Türkiye'de de bu böyle olacak. Onun için bir an önce aşıya kavuşmak ve riskli grupları aşılamak için ciddi bir gayretin içindeyiz.

DOMUZ GRİBİ AŞININ YAN ETKİLERİ TEHLİKELİ Mİ?

Akdağ: İnsana verdiğiniz bütün biyolojik materyallerin yan etkileri olabilir, bütün aşılarda bu böyledir. Dolayısıyla H1N1 virüsü aşısı içinde riskler olabilir. Ama şu andaki bilimsel çalışmalar bu risklerin çok düşük olduğunu gösteriyor. Ancak henüz piyasaya sürülecek duruma gelmiş bir aşı yok. Özellikle üç firma bu aşıyı yoğun biçimde üretmeye başladı. Biz de firmalarla bir çok kere görüştük. Dolayısıyla risk gruplarını bilim kurulumuzda belirlemiş durumdayız. Sağlık çalışanları, hamileler, küçük çocuklar gibi bir risk grubumuz var. Muhtemelen 10-13 milyon vatandaşımızı aşılayacağız. Biyolojik bir materyal olduğu için risk gurubunda olmayanların aşılanmaması gündemde. Bilim adamlarının da görüşü bu yönde. Ama risk gruplarında yan etki ihtimali olsa da şu andaki veriler aşının yapılmasının daha doğru olduğunu gösteriyor.

Akdağ: Ümit ediyorum ki ilk dozlar Ekim ayında ulaşacak. Daha sonra Kasım ve Aralık’ta devam edecek. Ocak, Şubat, Mart olmak üzere 6 aya yayılmış bir biçimde gelecek. Çünkü bütün dünyada bu kullanılacağı için sipariş ettiğiniz aşının hepsinin aynı anda teslim edilmesi mümkün değil. Alacağımız toplam aşı miktarının üçte birini bu yılın son çeyreğinde almış olacağız, kalanı da 2010’un ilk çeyreğinde almış olacağız.

Akdağ: Çok riskli bir vaka vardı. kronik hastalığı olan Yunan bir turist. Uzun müddet 9 Eylül Üniversitesinde yoğun bakımda kaldı, solunum cihazına bağlanması gerekti. Daha sonra büyük ölçüde düzeldi ve kendi talepleri ile yurtdışına bir ambulans uçakla gitti. Onun dışında bildiğim kadarıyla hayati tehlikesi olan bir vaka yok.

Akdağ: Hiç gerek yok. Diğer grip virüslerinde olduğu gibi bunda da hastalığı geçiren kişi bağılık duruma geçiyor. Bir daha aynı virüsle hastalanamıyor.

HACCA GİDENLER İÇİN ALINAN DOMUZ GRİBİ ÖNLEMLERİ NEDİR?

Akdağ: Bize gelen yazı, bunun daha çok tavsiye niteliğinde olduğu şeklinde. Ama daha iki aya yakın bir süre var. Hem aşıların temin edilmesi ve yapılması açısından hem de bir takım verilerin biraz daha belirginleşmesi açısından bu süre içinde neyin gelişeceğine bakıyoruz. Ama sonuçta, ümit ediyorum ki hacca gidecek vatandaşlarımızı biz aşılayarak gönderebileceğiz. Yani o zamana kadar aşılamayı yapabilirsek ciddi bir problem ortadan kalkmış olur.

Akdağ: Doğrusu bizde böyle bir veri yok. Bu virüsü ülkenize sokmamak bunun yayılmasını önlemek mümkün değil artık. Bir çok ülke vakaların takip edilmesinden de vazgeçti. Sadece salgının nasıl seyrettiğini tespit etmek için takipler yapıyorlar ama genel olarak bütün vakaları takip etmekten vazgeçildi. Dolayısıyla burada asıl olan yayılımı yavaşlatmak. Bu virüs bütün dünyada olduğu gibi Türkiye'de de yaygın bir biçimde kendisini gösterecek. Biz tedbirlerimizi geliştirmeye devam ediyoruz. Aşı ile ilgili çalışmalarımızı yapıyoruz, bir taraftan da vatandaş olarak kendimizi nasıl koruyacağımızı öğretmeye devam edeceğiz. Sağlık Bakanlığı olarak iki-üç ay yoğun biçimde bu işin bilgilendirmesini, promosyonunu yapacağız.

Akdağ: Elbette Milli Eğitimle de birlikte çalışıyoruz. Bir taraftan televizyonlarımızla bir taraftan diğer mecralarla, gazetelerle, okullarda verilecek eğitimlerle, hem çocuklarımızı - gençlerimizi hem de bütün insanımızı eğitmeye devam edeceğiz.

Akdağ: Daha fazla veriye ihtiyaç var. Ama domuz gribi ilk anda beklenenden biraz daha hafif seyirli bir bir virüs olarak ortaya çıktı. Ama risk gruplarında öldürücü olabiliyor. Ülkeden ülkeye de öldürücülük değişiyor. Onun için siz bir ülkede tedbir alırken tedbirleri azami düzeyde almalısınız. Bizde Türkiye'de bunu yapmaya çalışıyoruz. Şimdi öldürücülük oranı binde beş ama Arjantin’de çok daha yüksek veya Meksika’da başlangıçta oldukça yüksek oldu. Dolayısıyla her ülkede şu veya bu sebeple ölüm oranları farklı olabiliyor. O zaman bizim ülke olarak iyi hazırlanmaya devam etmemiz lazım. Mesela Türkiye'de 400 vaka var bir tane bile ölüm yok. Ama milyonlarca insan hastalanmaya başladığı zaman ölümler ortaya çıkacak. Dolayısıyla biz hem Sağlık Bakanlığı olarak hem bireysel olarak tedbirleri azami ölçüde almak durumundayız. Bin kişiden beş kişide ölse ölüm var ortada, dikkatli olmalıyız.

İSTANBUL'DA SAĞLIK KURUMLARI DEPREME NE KADAR HAZIR?

Akdağ: Sadece İstanbul içinde değil, Türkiye'de son 30 yıl içinde hem depreme dayanıklı hem de hastaya hizmet sunma anlamında , nitelikli hastaneler ve yataklar açısından en büyük, belki de tek atılım bizim hükümetlerimiz döneminde yapıldı. Bizden önceki dönemde 1999-2002 yılları arasında hizmete sokulan hastanelerde toplan yatak sayısı 5 bin civarında, 3 buçuk senede. Biz 7 yıl içinde 30 bin civarında hastane yatağını hem nitelikli olarak, tabiki depreme de son derece dayanıklı biçimde hizmete soktuk. Genel politikamız gereği, yeni bir hastane yapabileceğimiz bölgelerde veya semtlerde yeni hastaneler yapıyoruz. Mesela İstanbul’da hastane açısından en fakir alan biliyorsunuz batı tarafı. Bakırköy’den öteye Çatalca’ya doğru olan. Orada bir hastaneyi hizmete soktuk, ikinci bir hastaneyi TOKİ ile birlikte 6 ay içinde bitirip hizmete sokmayı planlıyoruz. Pendik’te mükemmel bir yeni hastane yaptık, orayı hizmete sokuyoruz. Daha bir çok hastaneyi hizmete soktuk. Bütçe imkanları izin verdiği sürece İl Özel İdaresi ve bir taraftan kamunun imkanları ve İSMEP projesi diye bir proje vardı depremden sonra dünya bankası ile yapılan bütün bunların imkanlarını bir araya getirerek yeni hastaneler yapıyoruz, bir taraftan güçlendirmeler de devam ediyor. Taktir edilmeli ki Sağlık Bakanlığına bağlı 100 binin üstünde hasta yatağı var, bunarlın hepsini bir kaç sene içinde değiştirmek mümkün değil. Ama süreç hızlı olarak devam ediyor.

Akdağ: Türk Sağlık-Sen veya başka sendikalar, bu konuları uzmanlıkları olduğu için kamuoyuna lanse etmiyorlar. İşin içinde siyasi sebepler var. Türkiye son 7 yılda sağlıkta gerçekten çağ atladı. Bunu OECD gibi güvenilir bir kurum Türkiye sağlık sistemini inceleyerek söylüyor. Türkiye'de bu hususta yapılan işleri diğer ülkelerin örnek alması gerekir diyor. Bu kadar büyük bir atılım çağdaş bir sağlık sisteminin ortaya konması vatandaşların hizmeti daha kolay alması bunun mali tarafı ne oldu? Bu sürede Türkiye'de kamu harcamalarının artış hızı ile sağlık harcamalarının artış hızını kıyasladığımız zaman sağlık harcamalarının ki kamunun toplam harcamalarından daha yüksekte değil. Ama tabiki arttı. Ülke niye zenginleşir biz milli gelirimizin artmasından övünmüyor muyuz eğer milli gelirimiz artıyorsa tabiki sağlığa daha fazla para ayrılmalı. Ama hala Türkiye'de milli gelirden sağlığa ayrılan pay OECD ortalamasının altında. Bu demek değildir ki har vurup harman savuracağız. Elbette bunu kamuya en ucuzu ile mal etmeye çalışacağız. Ama bu çabalar geçmiş dönemde olduğu gibi vatandaşın sağlık hizmeti almasını engellemeyecek. Biz önceden de sağlık hizmeti satın alıyoruz ayrıca kamu hastanelerine özelden bir takım hizmetler alıyoruz ama bu harcamaları astronomik rakamlara çıkardığı doğru değil. Türkiye'de 2009’da sağlık harcamaları ile sağlık finansmanının dengelenmesi arasındaki problem daha ziyade global krizden dolayı sağlık finansmanı tarafında girdilerin azalmasından dolayı oldu. Yoksa harcama artışında bir anormallik yok. Biz Türkiye'de 400 doların biraz üstünde yıllık kişi başına kamu sağlığı harcaması ile dünyanın en iyi hizmet verilen ülkelerinden biriyiz. Bunu 4 bin dolara 5 bin dolara bu şekilde veremeyen ülkeler var. Sağlıkta dönüşüm programının finansman ayağı mali sürdürülebilirliği de gayet iyi gidiyor.

Akdağ: İlk ihalesini Kayseri’de yaptığımız hemen bu sene içinde Ankara’da ve Türkiye'nin bir çok yerinde psikiyatri ve fizik tedavi hastane olarak devam ettirecek olan sağlık kampuslarımız var. Hasta randevu sistemine geçeceğiz. Erzurum’da pilot çalışmayı başlatıyoruz. Erzurum ve Kayseri illerinin bütün hastanelerin merkezi randevu sistemi ile vatandaşın işini de çalışan doktorun işini de kolaylaştıracağı bir sisteme geçiyoruz. Bir önemli hususta 2010 yılı içinde evde bakım hizmetlerine başlayacağız. Özellikle yatalak olan ve evde oksijen tedavisi alması gereken hastalar için evde tıbbi bakım vereceğiz. Yani şu anda siz sigortalı bir vatandaş veya emekli iseniz evde yatalak bir yakınınız olsa bunun tıbbi malzemelerini siz sigortanızdan satın alıyorsunuz onların bir daha parasını geri almaya çalışıyorsunuz. Bunları ortadan kaldıracağız. Hizmeti biz vereceğiz karşılığı Sosyal Güvenlik Kurumu Sağlık Bakanlığına ödeyecek.