ÇAPKIN PROFESÖR 

Hugh Grant denilince akla ne gelir? Romantik komediler, tabii ki “Notting Hill”, kıymeti bilinmemiş “About A Boy”, ha bir de o unutulmayacak seks skandalı. Benzer karakterleri başarıyla oynadığı şeklinde övgü-yergi karışımı bir kariyeri var İngiliz aktörün. Yine bildiği sularda yüzüyor. Yönetmen Marc Lawrence ile bu dördüncü birlikteliği. Yine Lawrence’ın yönettiği, Drew Barrymore ile oynadığı 2007 yapımı “Music and Lyrics”i çok severiz mesela. Yine aynı formül var karşımızda ama bu kez partneri Oscar’lı Marisa Tomei. Eski başarılarını mumla arayan senarist Keith (Grant), artık 50’lerine yaklaşmıştır (Grant gerçekte 54 yaşında). Yıllardır başarılı bir senaryo yazamadığı için meteliksizdir. Geçimini sağlamak için bir üniversitede senaryo dersleri vermeyi kabul eder. Burada gönlünü, iki çocuk annesi Holly (Marisa Tomei)’ye kaptırır. 

Lawrence yazıp yönettiği yeni filminde bir romantik komediden beklenebilecek herşeyi sunuyor gibi. Üstelik kadroda, asıl “Whiplash”teki rolüyle bu yıl Oscar’a aday olacağına kesin gözüyle baktığımız, yılların oyuncusu J.K. Simmons da var.

VAY BAŞIMA GELENLER 2 BUÇUK

Farkındaysanız, son aylarda fazlasıyla yerli film sinemalarımıza gelmekte. Sektör açısından sevinsek mi üzülsek mi bilemiyoruz. İstisnalar da var elbet ama çoğu, seyirciyi tatmin etmekten uzak. Nedir seyircinin beklentisi? Öncelikle film vaat ettiğini yerine getiriyor mu getirmiyor mu? Örneğin “Vay Başıma Gelenler 2 Buçuk”. Komedi türünde bir film. Kahkaha vaat ediyor.


Üstelik anladığımız kadarıyla konunun/karakterlerin tamamen değiştiği bir “devam” filmi bu. Başkarakterin ismi Kerim. Erotik filmlerde oynayarak hayatını kazanan Kerim’in lakabının “Fenasi” olması, sanırım, filmin mizah anlayışı hakkında fikir verecektir. Bir gün çok zengin bir babası olduğunu öğrenir. İşler değişir. Kerim rolünde, bir jilet reklamındaki Ali Desidero karakteriyle ünlenen, aslında iyi bir karakter oyuncusu karizmasına sahip Yıldırım Memişoğlu var. Semra Dündar’ın yazıp yönettiği filmin oyuncu kadrosunda Bülent Çolak, Çiğdem Tunç ve Metin Zakoğlu da yer almış. Yine de sorarlarsa filmi övün, zira Memişoğlu aynı zamanda bir kick-box ustası!

GİTTİLER: SAİR VE MEÇHUL 

Görüntü yönetmenliğinden gelen isimlerin uzun metraj denemelerine mutlaka dikkat etmek gerekir. Film dilinin gramerine hakimdirler. Neyi nasıl anlatacaklarını bilirler. 3 yıl önce “Lüks Otel” ile Altın Portakal’da ödül alan Kenan Korkmaz mesela. İkinci filminde zor bir işe kalkışmış. Mezopotamya’nın kadim halklarından Süryaniler’in yaşadığı Aynvert (Gülgöze) köyünde geçen dönemsel bir öykü bu. Bölgede şiddet zamanı (ne zaman değil ki?). Köyün neredeyse tamamı evini terk eder ama bir kişi hariç. Muhtardır o. Oğullarından Joseph gider ama diğeri, Yuhan, babasını bırakmaz. İki kardeşin aldığı bu güç karar, hayatları boyunca peşlerine düşer. Sözden ziyade atmosfer var burada. Bir de atmosferi derinleştiren müzikler. Nuri Bilge Ceylan sinemasını çağrıştıracak ölçüde fotoğrafa yaklaşan kadrajlar, dondurup pekala resmini çekebileceğiniz simetrik sahneler. Tabii bütün bunları Tarkovski etkisine kadar bağlamak mümkün ama bu film her seyirciye göre de değil, uyaralım. Tempo, filmin karakterlerinin kalp atışlarından daha hızlı değil çünkü. Sonuçta, zorunlu göçün acısını bir aile dramı penceresinden izlettirmeyi pardon hissettirmeyi vaat ediyor film. Oyuncu kadrosunda Savaş Özdemir, Yuhannun Akay ve her role bürünebilen Ruhi Sarı var. 

RÜZGARLA BİR

Birden çok konuyu, üstelik her biri önemliyken birlikte anlatmak zordur. “Rüzgarla Bir” bunu deniyor. Leyla, hemşiredir. Kocası tarafından hem aldatılmakta hem de şiddet görmektedir. Yine de dayanır. Çocuğu vardır. Acaba toplumumuzda bir kadının mutluluğu, yuvasının dağılmamasından mı geçmektedir? Kafasında bu soru varken hastaneye, F tipi hücrelere karşı açlık grevine başlayan ve tedaviyi reddeden Kerem gelir. Kerem dayanır. Acaba toplumumuzda bir erkeğin mutluluğu, gerektiğinde bir fikir için ölmekten mi geçmektedir? İki soru, iki insan. Leyla ve Kerem’in öyküsü bu. Dilek Çolak’ın yönettiği dramanın oyuncu kadrosunda Evren Duyal, Sermet Yeşil ve Aytaç Öztuna var. 

KARDA BİR BEYAZ KUŞ

Her filmi ilgiyle beklenen bir isim kült yönetmen Gregg Araki. Bizde Filmekimi programında yer almış, Sundance Festivali’nde de gösterilmiş yeni filminde bir büyüme öyküsü anlatıyor. Ortalama bir aile görüntüsü çizen, içten içeyse kaynayan Connor ailesinin evine davetliyiz.

17 yaşındaki Kat’in öyküsü bu. Arasının çok da iyi olmadığı annesi Eve, bir gün beklenmedik biçimde ortadan kaybolur. Kocası şaşkındır ama annesinin yokluğu Kat’e iyi gelir. Fazla sorgulamaz. Anne baskısı nedeniyle yapamadığı ne varsa yapmaya başlar. Ama Eve, kızının rüyalarına girmeye devam eder. Kat, bu esrarengiz kayboluşun nedenini sonunda Araki’vari diyebileceğimiz bir finalle öğrenir. Araki’nin Laura Kasischke’nin romanından uyarladığı filmde Kat’i, son yılların yükselen yıldızı Shailene Woodley oynuyor. Anne rolünde Eva Green, şaşkın koca rolünde ise Christopher Meloni var.

HAYATIMIN ŞANSI

Bu dünyada mülteci olmanın zorlukları ortada. Tamamen yabancı topraklarda her gün hayatta kalma mücadelesi. Tabii zorlu yollardan geçerek o topraklara ulaşmayı başarabilirlerse. Senegalli Samba, Fransa’ya göç etmiş, ama girdiği hiç bir işte dikiş tutturamadığı için her an sınırdışı edilme korkusuyla yaşayan biri. İş-ekmek peşinde koşarken aşk bulur onu. Alice çıkar karşısına. Psikolojik sorunlar yaşayan orta yaşlardaki Alice, bir göçmen bürosunda çalışmaya başlar ve yardım eli uzatır Samba’ya. Aralarındaki sınıf farklılığı, duygusal çekim gücünün altında ezilir sonra. 2011 tarihli “Intouchables”taki yardımsever Driss rolüyle nice ödül kazanan Omar Sy, enerjisiyle bu filmi de sürüklüyor. Alice’teyse zor rollerin kadını Charlotte Gainsbourg var. Filmin yönetmen ikilisi Oliver Nakache-Eric Toledano, çok beğenilen “Intouchables“ın da yaratıcılarıydı. Aynı ekip yeniden bir arada anlayacağınız ama duygusal yoğunluk bir parça aşağıda sanki. 

VE PERDE



Yazar-yönetmen Olivier Assayas, dijital çağa ayak uydurmakta zorlanan eski kuşağa bir ağıt niteliğindeki filmiyle karşımızda. Maria, yılların oyuncusu. Tiyatro sahnesinde 20 yıl önce oynadığı bir oyunla üne kavuşmuştur. O oyun, biri 20’lerinde diğeri orta yaşlarda iki kadın arasında lezbiyenliğin de olduğu yoğun ilişkiyi anlatır. Sonunda yaşlı olan ölür, genç olan yaşar. Yıllar sonra Maria’ya aynı oyun teklif edilir, ama bu kez yaşlı kadını oynayacaktır! Maria, bunu sindirmekte zorlanır. Profesyoneldir, yeni bir çağa girildiğinin farkındadır ama kızgındır da. Hem kendini hem oyuncu arkadaşlarını tedirgin eder. Üstelik genç aşığını oynayacak aktris Hollywood’dan gelmiştir. Onda, kendi gençliğinden ziyade bolca kibir görür. Rolüne hazırlanmak için Alpler’deki Sils Maria köyüne çekilir. Assayas’ın büyük bir incelikle, zamanın hoyratlığı ve yıkıp-geçen acımasızlığı üzerine çektiği bu simgesel anlatımı bol filmin başrolünde, yani Maria’da yılların eskitemediği Juliette Binoche döktürüyor. Genç ve kibirli aktriste Chloe Grace-Moretz, Maria’nın asistanı rolünde ise Kristen Stewart var.