Cazla hayal satıyor

Kerem Görsev caz müziği ve kendi yolculuğunu NTV Radyo'nun Bizim Cazcılar programında anlattı.

NTV Haber 08.08.2016 - 17:23

IMG_1534.JPG
İREM GÖKBUDAK, NTV RADYO Editörü
İREM GÖKBUDAK, NTV RADYO Editörü

"Hayallerin peşinde, kendi müziğimizi yayarak başkalarına hayal satmaya çalışıyoruz." 

Türkiye’deki caz müziğini dünyaya tanıtan sanatçılarımızdan, caz CD’sinin satılabilir olduğunu kanıtlayan isimlerden Kerem Görsev, caz müziği ve müzisyenlerini böyle anlatıyor. 

"Bizim Cazcılar" programına Kerem Görsev'le başladık. Emirgan'daki evine gittiğimde beni bahçe kapısında karşılayan köpekleriyle tanıştım önce. Ben dünya tatlısı köpekleri severken, Kerem Görsev de onların hikayelerini anlattı. 

Eve girdiğimizde ise Bill Evans tablosu önündeki kocaman piyano karşıladı. Evin merkezinde ve tabii Kerem Görsev'in hayatının merkezinde piyano ve caz var. İdolü Bill Evans. Her bestesinin gizli bir kahramanı var. "Caz müzisyenleri kızılderili atı gibidir" diyor, grubunu "Biz tahtacıyız" diye tarif ediyor. Bunlar ne demek, aşağıda okuyacaksınız. 

Bu arada Kerem Görsev bu programda "To Bill Evans" albümünden “Bill Evans”, "Four Days" albümünden “Conversation With The Bass”, çok sevdiği 2013’te aramızdan ayrılan piyanist Mulgrew Miller’inMilestones parçalarının çalınmasını istedi. Siz de okurken bu parçalardan birini dinleyin, derim. 

Bizim Cazcılar, her pazar 15.10'da NTVRADYO'da yayınlanıyor.
Bizim Cazcılar, her pazar 15.10'da NTVRADYO'da yayınlanıyor.

Kerem Bey, müzik sizin hayatınıza ne zaman girdi? Cazla nasıl tanıştınız? 

1967'de girdim konservatuara. Biraz aklımın başına geldiği senelerde hatırlıyorum, 70'li yılların ortalarında ağabeyim de Güzel Sanatlar Akademisi'nde okuyordu, Fındıklı'da. Ağabeyim ve arkadaşları resim yaparken hep caz dinlerlerdi. Benim de hoşuma giderdi. Bana o zamanlardan kalma plaklardan kasetli teyplere kayıt yaparlardı, o zamanlar CD yoktu. Benim de küçük bir kasetli teybim var evde, eski bir şeydi ve böyle "çat çat çat" diye biterdi, başa dönmezdi. Bana kaydettikleri güzel caz müzikleriyle birlikte içime o güzel virüs girdi. Sonra o güzel müzikleri denemeye başladım biraz daha ileriki yıllarda, nasıl çalınıyor falan diye... İşte cazın benim hayatımdaki macerası böyle başladı. 

Peki annenizin, babanızın müziğe ilgisi var miydi? Müzisyen olma yolunda ailenizin desteği ne yöndeydi? 

Çocukken babam klasik müzik meraklısı, daha doğrusu hastasıydı.  O zamanlar bizim evimizde 5 bin tane kayıt varmış. Annemin karnından beri Şostakoviç, Beethoven, Chopin'lerle büyüdüm. 1960’lı yılların başında benim müziğe yeteneğimi anlamışlar. Çünkü dayım da Fındıklı’daki akademiden mezundu; ressamdı, keman çalardı. Amcam da Siyasal'dan mezundu, güzel piyano çalardı, çalışırdı da profesyonel olarak. Teyzem ise, 1968 kuşağının müzisyenleri Billie Holiday, Beatles’ları mandolinle çalardı. Ben de onların melodilerine ritm tutup mırıldanırken, fark etmişler. Kerem’in müziğe yeteneği var, duyuyor, ritmi de var, demişler. Ondan sonra ben kendimi 1967 yılında İstanbul Belediye Konservatuarı’nda öğrenci olarak buldum. 1972 yılında Devlet Konservatuarı açılınca oraya geçtim ve müzik eğitimimi 79 yılına kadar devam ettirdim orada. 

“HAYATTAKİ TEK İDOLÜM BILL EVANS"  

İlk dinlediğiniz caz sanatçıları kimlerdi? Caz müzisyeni olma yolunda, en çok hangisinden etkilendiniz? 

İlk caz dinlediğim parçalar Stevie Wonder'dan. Ondan sonra tabii vokal cazdan Nat King Kole, Ella Fitzgerald, Carmen McRae, Billie Holiday, Frank Sinatra, Tony Bennett gibi... Böyle vokal cazla başladım. Ondan sonra, çok enteresandır, bir albüm vardı dünyada, 1963 yılında yapılmış, Antônio Carlos Jobim, Stan Getz. bir bosanova albümü. O albümde de Brezilya cazını, bosanovaları öğrenmeye başladım, dinlemeyi öğrenmeye başladım. Ve bu müzik bana hayal kurdurmaya başladı. Ne hayali kurdum? Ben de nasıl iyi bir caz müzisyeni olurum, hayalini kurdum. Süreç ilerledikçe çok daha farklı caz müzisyenleri dinledim. Kendimi geliştirmeye başladım. Hala da çok müzik dinliyor, caz müziği dinliyorum, kendimi geliştiriyorum. Benim hayattaki tek idolüm Bill Evans'tır. Onları dinleye dinleye kendime bir renk bulmaya çalışıyorum, hala da o savaş devam ediyor... 

Piyano dışında bir enstrüman çalışıyor musunuz? Neden piyano? 

6 yaşında piyanoya başladım. Hiç unutmuyorum, ilk piyanomu da Üsküdar’da Ermeni bir ailenin konağından almıştık. Belediye Konservatuarı’nda piyano, İstanbul Devlet Konservatuarı’na geçince de keman çaldım. Gönül Gökdoğan’dı öğretmenim; Fransa’da eğitim görmüş, orada yaşamış, sonra Türkiye’ye gelmiş, Topağacı’nda oturur, tam bir İstanbul hanımefendisidir. Annesi de öyle, kendisi de. Biz hayatımızda görmediğiğmiz şeyleri onun derslerinde görmeye başladık. Gönül Hanım çok değerli bir insandır; onunla birlikte 5-6 sene keman çalıştım. Sonra Prof. Özer Sezgin’le birlikte viyola çaldım. 

“HER BESTENİN GİZLİ  BİR KAHRAMANI VARDIR” 

İlk beste denemelerinizinden bahseder misiniz? Beste yaratım sürecince ruh haliniz nasıl oluyor?  

Bakın ben hayatımın hiçbir döneminde piyanoya beste yapayım diye oturmadım. Beste uzun yaşanmışlıkların bir anlatımı, bir hikayesidir. Her bestenin gizli bir kahramanı vardır. Bir olaydan esinlenerek yapılır. Caz müziği, bütün güzel sanatlar öyledir esasında, bir şeyi yaşarsanız hissedersiniz... Benim yaşadığım olayların başında tabiat olayları gelir, ben ilkbahar ve sonbaharcıyımdır. Kızıma yazdığım onlarca parça var. Eşime mesela, 95 yılında eşim Amerika’dan Türkiye’ye kesin dönüş yapmıştı, ona bir parça yazdım. Her albümün birbhikayesi var, bir kahramanı var işte... Dönemsel olaylar oluyor, onlardan da etkileniyorum. Mesela Soma faciasında 301 kişiyi kaybettik, onlar için yazdım. 2017'de çıkacak olan Spring Water albümünde var. Yoksa piyanonun başına oturayım da hadi ben bugün beste yapayım, öyle siparişle beste olmaz. 

“BİZ CAZ MÜZİSYENLERİ KIZILDERİLİ ATI GİBİYİZ" 

Yurtdışında caz kulüpleri ünlü. Türkiye’de neden yok? Caz müziği ile toplum arasında nasıl bir ilişki var sizce? 

Şimdi bakmayın aslında Fransa’da da birçok caz kulübü kapandı. Amerika’da da eskisi gibi değil. Türkiye’de de her zaman, her dönemde 1-2 tane caz kulübü olur ama şimdi bir tane Nardis’imiz var Galata’da. Ondan evvel benim 2 tane denemem oldu. Nişantaşı’nda Kerem Görsev Caz Kulübü açtık, sonra kurucu ortaklarından olduğum Ortaköy’de bir kulübümüz vardı. Orada 1-2 sene durdum. Yani bir müzisyenin müzikten başka bir iş yapması imkansız. Yoksa hemen müziğiniz gerilemeye başlıyor. Ticaret bambaşka bir şey. Müzisyen çıkıp sahnede müziğini çalmalı. Başka bir şey düşünmemeli. Yani bugün kaç kişi geldi, ödemesini ne yapacağım vs düşünmemeli... Onun için bu caz kulüplerini işletmek çok çok çok zor. Zuhal-Önder Focan da büyük bir özveriyle bu işi hallediyorlar Galata’da. Niçin başka kulüp olmuyor, çünkü 1 kulübü bile yeterince besleyemiyoruz ne yazık ki. Çok önemli bir şey bu. 

Caz müzisyenini tanımlamanızı istesem, neler söylersiniz?  

Biz caz müzisyenleri, gerçekten inanarak, severek, arkasında durarak çalan caz müzisyenleri, (ki bu Türkiye’de izlenimime göre 25 – 30 kişi arasında değişiyor) Kızılderili atı gibiyizdir. Benim kimse üstüme eyer vuramaz. Bana bineceksen kilim ile bineceksin. (Kızıldereliler biliyorsunuz kilim ile ata biner) Bana hiçbir zaman istemediğim bir müziğe, bir notaya bastıramazsın. İstemediğim bir yerde para karşılığı çaldıramazsın. Caz müzisyenlerinin böyle bir duruşu vardır. Biz inandığımız müziğin arkasından koşuyoruz. Hayallerin peşinde yaşayarak, kendi müziğimizi yayarak başkalarına hayal satmaya çalışıyoruz.  

"BİZ TAHTACIYIZ, SİHİRLE GELİŞMENİN PEŞİNDEYİZ" 

Caz müzisyenin dışarıdan bakıldığında diğer müzik insanlarına göre farklı bir duruşu, bir profili var gibi… Sizce de öyle mi? 

Caz müzisyeninin duruşu… Herkesin kendine göre var ama benim de kendime göre olmazsa olmazlarım var. Sevmediğim, istemediğim hiçbir insanla, çaldığına inanmadığım hiçbir insanla sahneye çıkmam. Çıkmak zorunda da değilim. Grupçuluğu seviyorum, tek eşliliği seviyorum cazda. Bizim grubumuz öyle: Ferit Odman, Kağan Yıldız... Engin Recepoğulları da katıldı son dönemlerde. Bir Quartet’imiz, Trio’muz var. Ernie Watts geliyor, onunla bir grubumuz var. Büyük senfonik orkestralarla çalan gruplarımız var. Allen Harris geliyor Amerika’dan. Türkiye’den de sadece Elif Çağlar Muslu’yla müzik yapıyoruz, öyle bir grubumuz var. Ama inandığımız şey hepimizin ne biliyor musunuz, biz tahtacıyız. Tahta ne demek? Akustikçiyiz. Akustik ne demek? Kontrbas, piyano ve davul. Elektriğe ihtiyacı olmadan, naturel aletlerle çalan insanlarız biz. Biz akustik müziği seviyoruz. Hayatımızın sonuna kadar da bu müziği nasıl geliştirebiliriz, nasıl daha sihirler bulup da kendimizi geliştirebiliriz, bunun peşinde koşacağız. İşte bizim cazcı profilimiz bu.

Yeni genç cazcılara tavsiyeleriniz ne olur Kerem Bey? 

Ben kimseye tavsiye veremem. Tavsiye de almam. Benim öyle bir huyum var. Herkese Allah akıl fikir vermiş. İzleye izleye, dinleye dinleye, öğrene öğrene, hatalar yapa yapa her şeyi kendimiz çıkartacağız. Tabii bunun eğitimi çok önemli. Genç cazcılarla aranız nasıl derseniz; e benim zaten 2006 yılında oluşan Kerem Görsev Trio’da Ferit Odman ve Kağan Yıldız var. Onlar o zamanlar 24 – 25 yaşlarındaydı. Şimdi 30’lu yaşlarının ortalarına geldiler ve genç jenerasyon caz müzisyenleriyle benim dostluğum, hukukum çok iyidir.  Hepsinin bende ayrı bir yeri vardır. Bu bayrak yarışıdır hakikaten. Bizden önceki jenerasyonlar aldılar müziği başka yerlere götürdüler. Biz başka yerlere götürmeye çalışıyoruz. Bu müzik böyle. Yaşadığınız süreç içinde güzel müzikler bırakacaksınız, CD’ler yapacaksınız. Bu hem Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin tüm dünyada tanınmasına faydalı olacak, hem de ailenize... Mesela ben albümlerimi kızıma (şimdi 16 tane albümüm var) miras bırakacağım. Bunlar benim için çok kutsal ve önemli şeyler. 

“SAHNE KUTSAL BİR YERDİR MASAL ANLATMA SANATIDIR” 

Peki dinleyicilerinizle aranız nasıl, sizinle iletişime geçenler oluyor mu? 

Ben sosyal medyada sadece Twitter kullanıyorum. Twitter’da da yazıştığım onlarca, yüzlerce insan var. En ufak soruya bile cevap veririm. Her yazılan mail'e cevap veririm. Bu benim kendi sorumluluğum. Her çalan telefona da cevap veririm. Kimseyi cevapsız, yanıtsız bırakmamaya çalışırım. Herkes ile iyi bir iletişimim var. Ben bir caz müzisyeniyim. Hayallerimi sahnede paylaşıyorum. Sahne kutsal bir yerdir. Masal anlatma sanatıdır sahne. Eğer ki ben bu çaldığım müziklerle insanları etkileyebiliyorsam, onlardan iyi laflar, iyi dönüşler alabiliyorsam müziğim hakkında, bu beni son derece mutlu eder. Benim zaten amacım bu. İyi bir birey olarak yaşamak, Türkiye’yi de dünyanın her yerinde iyi bir şekilde temsil etmek, yeni arkadaşlıklar kurup onlarla da böyle müzikal olarak konuşmak, sohbet etmek, yoldan geçen bir insanla oturup bir yerde bir çay içmek, bunları hiçbir zaman reddeden bir insan değilim ben. 

Evlisiniz. Bazı caz müzisyenleri müzikleriyle evli olduklarını söylüyor. Siz ne düşünüyorsunuz bu konu hakkında? 

Evliyim. Karımla 1987 yılında tanıştık. Çok uzun süredir evliyim. Evliliğim de iyi gidiyor, müzikle aram da iyi gidiyor. Kızımla da iyi bir ilişkim var. Dostlarımla da iyi bir ilişkim var. Ben tabiat aşığı bir insanım. Şehirden sıkıldım. Kısa bir süre sonra da zaten ait olduğum yere, güneye gideceğim. Orada yaşıyorum ben. Toprağı seviyorum. Gürültü, patırtı, trafik bunlar benim yaratıcılığımı son derece zedelemeye başladı. Ee yeter 55 senedir İstanbul’da yaşıyorum. Daha ne olsun. Biraz da aşağıya gidip, ara sıra İstanbul’a gelmek gibi planlarım programlarım var ve bunları da hayata geçireceğim. 

"DÜNYANIN EN İYİ SAKSAFONCUSU İLE PROVA YAPTIK, BÜTÜN EMİRGAN AYAKTA" 

“Emirgan” albümünüz... İsmi diğer albümlerinizden farklı... Emirgan’ı çok mu seviyorsunuz? 

Çok enteresan o. Emirgan albümümüzde çalıştığımız arkadaşım, büyüğüm daha doğrusu, Ernie Watts.. Yani şu anda 70’li yaşlarda ve dünyada birlikte çalmadığı insan yok. 1600 tane plak kaydında bulunmuş. Quincy Jones, Ernie Watts’ı almış, 5 sene stüdyoya kapanmış bunlar. Los Angeles tayfası. Bugün bütün Amerikan film müziklerinde, dizilerinde o saksafon sesi Ernie Watts’tır. Onu bırakın The Rolling Stones, Ernie Watts ile 10 sene çalışmış. Diyor ki bana “10 senemi hatırlamıyorum.” Çünkü çok uç sınırlarda yaşamışlar. Ben Ernie Watts ile tanıştığımda Quartet West ve Alan Broadbent ile çalıyorlardı. Dünyanın en iyi saksafoncularından biri. Ve biz onunla Londra Filarmoni Orkestrası'yla Therapy albümünü yaptık. Oradan dostluğumuz başladı. Konserler yaptık, turneler yaptık. Ondan sonra Emirgan çay bahçesinde otururken aşağıda, bir melodi aklıma geldi. Hemen koşa koşa geldim eve, piyanonun başına, o melodiyi yazdım. Albümün de ismi hadi “Emirgan” olsun. Çünkü burası 400 yıllık mazisi olan bir mahalle. Parçanın provalarını da evde yaptık. Biz burda çalıyorduk parçaları. Bütün Emirgan ayağa kalkıyordu saksafon sesinden, Ernie sayesinde... Ondan sonra stüdyoya girdik 6 saatte bitirdik albümü. Bir sene sonra turnesini yaptık. Turnesini yaptıktan sonra da “Four Days” isimli albümü yine Ernie Watts ile beraber yaptık. Yani bu son çıkan iki albümü Ernie Watts, Ferit Odman, Kağan Yıldız ile birlikte yaptık. 

2017’nin Mart ayında çıkacak olan son albümünüz, sanıyorum özel bir albüm sizin için... 

İlk albümümü 1998 yılında çıkartmıştım. Hands & Lips. (Eller ve Dudaklar) E şimdi eller – dudaklar diye bir şey var mı? Var tabii. O eller kimin elleri? Brezilyalı kadın piyanist Eliane Elias’ın elleri. Dünyanın ilk kadın piyanistlerinden biridir. Dudaklar kimin? Toots Thielemans, armonika sanatçısı. Bunlar 1993 yılında Türkiye’ye geldiler, Brasil Project diye. O konserdeydim zaten. Ben bir de konserlere gitmeyi çok severim. Konserde çalmayı da çok severim. Çünkü büyük kutsal bir siyah piyano vardır sahnede. Davullar vardır. Sahne, mesajınızı vermek için ideal bir plartformdur. Albümlere gelince işte “Hands & Lips”, o kadının güzel ellerine (güzel derken o piyanoyu çalan ellerine), Toots Thielemans’ın da dudaklarına yazdım. Dediler ki, niye buna İngilizce isim koyuyorsun da eller-dudaklar demiyorsun. Hayır. ben o zaman da söylemiştim şimdi de söylüyorum, müziği Edirne’den Kars’a kadar hiçbir zaman yapmadım. Bir gün dünyada nasıl sahnelere çıkıp, festivallere çıkıp McCoy Tyner, Herbie Hancock, John Coltrane’lerin çıktığı büyük dev sahnelere ben nasıl çıkarım diye hayaller kurardım daha o yaşlarda. Aa bir baktım bu albümler artmaya başlayınca teklifler geldi. Ben de dünyadaki en önemli caz festivallerinde çalmaya başladım. Allah’a şükür ne kadar mutlu oldum. Yani bunlar paranın satın alamayacağı mutluluklar. Umbria’da da çaldım. Pek çok caz festivalinde çaldım. İstanbul Caz Festivali’nde 15 – 20 kere çaldım. Avrupa’da pek çok festivallerde bulundum. Özel konserler verdim. Bunlar benim hakikaten çocukluk hayallerim. Ufak ufak oluşmaya başladı. Hala daha gidiyorum çalıyorum. Çok mutlu oluyorum. Kendimi amatör gibi hissediyorum gidince. O kadar güzel ki...Son albümüm “Four Days”  5-6 ay önce çıktı; yine Ernie Watts ile birlikte yaptık. Ondan önceki Emirgan çıkmıştı. Şimdi de işte 2017’nin Mart ayını bekliyorum heyecanla. Los Angeles’ta 2 tane de klip çektik onlara. Ama klip öyle sokaklarda, üstü açık arabalarda falan değil, sadece stüdyoda çalarken. Niçin 2017’de çıkacak derseniz de şöyle, benim konservatuara girişimin 50. yılı oluyor Mart 2017...

NTVRADYO YAYINLARINI BURADAN CANLI DİNLEYEBİLİRSİNİZ

  • Etiketler :

Sayfa Yükleniyor...