Fatih Erkoç: Herkes caz dinlese daha gelişmiş bir ülke oluruz

NTV Radyo'nun sevilen programı "Bizim Cazcılar"a konuk olan Fatih Erkoç, kendisi hakkında bilinmeyenleri anlattı. Cazcılar için “Burnu büyük, kasıntı görülebilir, öyle de olsa haklarıdır” diyen Erkoç, şu iddiada bulundu: "Caza biraz ilgi duysa, öğrense insanlar, daha gelişmiş bir ülke olacağımıza kesin gözüyle bakıyorum.”

ntv.com.tr 22.08.2016 - 13:34 | Son Güncelleme : 22.08.2016 - 14:32

Fatih Erkoç: Herkes caz dinlese daha gelişmiş bir ülke oluruz

NTV Radyo'da yayınlanan "Bizim Cazcılar" programı her pazar 15.10'da sevenleriyle buluşuyor.

Geçmişten bugüne caz sanatçılarının konuk edildiği Bizim Cazcılar'da bu haftanın konuğu ise Fatih Erkoç.

O, Türkiye’de caz müziğini tanıtan, yaygınlaştıran en önemli isimlerden biri. Ama bu yetmez onu tanımlamaya. O bir multi-enstrümantalist; piyano, keman, trombon, flüt, gitar, saksofon, kontrbas, ud ve daha pekçok enstrüman çalıyor. Ve dünya çapında en iyi seslerden biri. Tek başına bir orkestra, tam anlamıyla bir sanatçı. Birikimini paylaşmak için bir de Sanat Akademisi kurdu. Müzik başta olmak üzere plastik sanatlar ve drama konusunda, her yaşta, hem akademik hem hobi olarak eğitim veriyor. Ama öncelikle “iyi kalpli insanlar yetiştirmek istediğini” söylüyor bu akademide.

HASTALIĞI MASÖRÜ YAKALADI

Fatih Erkoç’la bu programın kaydını yaptıktan sonra hastalığı ortaya çıktı.

Merak edenler için Fatih Erkoç, hastalığı nasıl öğrendiğini, son durumun ne olduğunu şöyle anlattı:

“Hastalığımı öğrenmem biraz şans ederi oldu. Antalya'da bir otele gidip hafta sonları program yapıyordum. Orada masaj yapan Figen hanım, ‘Sırtınızda bir şişlik var Fatih bey, lütfen bir doktora görünün’ dedi. Antalya dönüşü ultrason ve tomografi çektirdim, hastanede parça alıp baktılar. ‘Lenfoma başlangıcı’ dediler. Kemoterapi almaya başladım. Moralim yüksek, pek takılmıyorum. 6 ay kemoterapi devam edecek. İkinci kemoterapimi de aldım. Her şey yolunda. Sahne çalışmalarım devam ediyor, kendimi çok iyi hissediyorum. Başarılı tedavi süreci devam ediyor.”

"MÜZİĞE 3-4 YAŞLARINDA BABAMIN ALDIĞI KEMANLA BAŞLADIM"

Nasıl bir çocukluk yaşadınız? Müziğe nasıl başladınız?

Müziğe 3-4 yaşlarında başladım. Tabii ben tam başlangıç tarihini hatırlamıyorum ama sonradan annemin babamın anlattıklarından biliyorum. 3-4 yaşlarında elime bir keman tutuşturmuşlar. Açık arttırmadan almış babam, güzel bir keman. Onu bana verdi. Evde de taş plaklar vardı. Taş plakları gençler bilmez ama internetten araştırabilir, bulabilirler. O taş plaklarda A yüzü ve B yüzü vardı. A yüzünde bir şarkı, B yüzünde bir şarkı olurdu. Bazılarında taksimler olurdu.

Yani enstrüman soloları. Türk Sanat Müziği içeren plaklardı. Çünkü babam udiydi. O yüzden babam bana bu kemanı hediye etti. 3-4 yaşlarında o plakları ara ara dinleyerek taklit etmeye çalıştım. Birkaç yıl geçince birkaç şey çalmaya başladım. Mesela peşrev diye bir olgu vardır. Aklımda tutarak ezberlediklerim, çaldığım bazı peşrevlerden bazıları eşimin dayısının o eski teybinde.

Umarım bir gün onları su yüzüne çıkarırız. Böyle geçti çocukluk yıllarım…

İlkokuldayken ilk konserimi verdim. Eğer konser denilirse ona… Öğretmenimiz benim keman çaldığımı öğrenmiş. Bir gün, getir kemanını, okulda öğrencilere arkadaşlarına çal, dedi. Utangaç bir çocuktum. Hareketli kara tahtanın arkasında çalmak koşuluyla getiririm, demiştim. Öyle bir ufak konserim oldu. Okul dışında da konserler verdim. Evimiz üçüncü kattaydı. Camdan sarkar, aşağıda bekleyen arkadaşlarıma “gıy gıy gıy” bir şeyler çalardım.

"KEMAN YERİNE TROMBON, PİYANO VE KONTRBAS ÇALDIM"

Benim yetenekli bir çocuk olduğuma inanmıştı babam. Annem İlkokulu bitirmeme çok az kala gazetede bir ilan görmüş; İstanbul Belediye Konservatuarı, yatılı bölüme öğrenci alacak, diye. Beni de sınava soktular. İlkokulu bitirince direkt konservatuara girdim böylece. Ama ne kemandan eser kaldı, ne Türk Sanat Müziği şarkıları, albümleri ve plaklarından…

Çünkü çok ciddi Batı Müziği eğitimi aldığım bir okuldu. İri yarı bir çocuk olduğumdan keman önermedi oradaki yetkililer. Keman yerine trombon birinci enstrümanım oldu. Piyano yardımcı sazdı. Ama bana bir enstrüman daha verdiler; iri yarıyım diye kontrbas da çaldım bir sene. Sonra kontrbas eğitimi veren öğretmenim nedense kayboldu gitti. Ben de bırakmak zorunda kaldım. Konservatura girişimize kadar olan hikâye bu şekilde.

"İÇİMDE UKDE KALDI 52 YAŞINDA KONSERVATUVARI BİTİRDİM"

Konservatuar çok eğlenceliydi. Müzik öğreniyorsunuz, müzikle ilgili bütün dersler, trombon, kontrbas, piyano olsun… Piyano hocamı çok seviyordum. Rahmetli Hülya Saydam’dı. Çok sevdiğim için notlarım çok yüksekti. Öğretmenliğin öğrencinin gözünde ne kadar önemli olduğunu bir kere daha burada vurgulamak lazım.

Trombon birinci enstrümanım olmasına rağmen bazı yıllar sınavlarda 9’a 8’e düşmüştür, 10 üzerinden aldığım notlar. Ama piyanoda hep 10 almışımdır, çünkü öğretmenimi çok seviyordum. Ama kültür derslerinden beni sınıfta bıraktıkları oldu. Ben de gençliğin verdiği o aklı bir karış havadalıkla konservatuarı bıraktım. Sonra içimde ukde kaldı. 52 yaşında İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nı bitirdim.

“BEN DE BİR ŞARKI SÖYLEYEBİLİR MİYİM”

Şarkı söylemeye ne zaman, nasıl başladınız?

Güzel bir soru. Enteresan. Daha önce neredeyse hiç sorulmadı. Enstrümanlar, müzik soruldu da… Şarkı söylemeye şöyle başladım, 16 yaşında teklif geldi.

Konservatuarda okuyordum. Ağabeylerden biri geldi (bir sınıf üsttekilere bile ağabey derdik), gel seni götürüyorum, dedi. Liman lokantası var Karaköy’de. Orada bir düğünde çalan orkestranın piyanisti ya da orgcusuydu o zaman. Ben de trombon çalıyorum okulda.

Beni de tromboncu olarak orkestraya getirdi. Ee yatılı kalıyoruz. Bekçiye para vererek çıkabiliyoruz gece dışarıya. O orkestraya başladım. Bir-iki solist vardı. Ben hep onlara özendim. Yaklaşık bir sene sonra, orkestra şefi Suat Ateş’e “Ben de bir şarkı söyleyebilir miyim” dedim, korkarak… Ne söyleyeceksin, dedi. “The Shadow Of Your Smile” dedim. Caz standartlarının en önemlilerinden biri. Onu orada söyledim ve böylece şarkı söylemeye devam ettim.
O solistlerden biri vefat etti, biri ayrıldı. Benim şarkıcılık hayatım başladı. İlk defa şarkı söylerken çok heyecanlandım, dizlerim titredi. Şarkı söyleyen sanki iki enstrüman kullanıyormuş gibi oluyor, hem saf sesini kullanıyor, hem enstrüman gibi söylüyor.

"CAZ, İNSANI YA DA MÜZİSYENİ EN ÇOK ÖZGÜRLEŞTİREN MÜZİK"

Caz, pop, bir çok müzik türünde şarkı söylüyor, enstrüman çalıyorsunuz. Peki, kendinizi hangi müzik türüne ait hissediyorsunuz?

Caz öne çıkıyor burada cevap olarak. Bunun nedeni, cazın insanı ya da müzisyeni en çok özgürleştiren müzik olması. Çünkü doğaçlama yapabiliyorsunuz, böyle bir şansınız var. Türk Sanat Müziği’nde de doğaçlama var, ancak kısıtlı. Ama cazda çok geniş bir alana yayılmıştır doğaçlama. Mesela pop müziğini de caza uyarlayabiliyorsunuz. Her tür müzik yapan, kendini mutlaka caza yönlendirmeli, cazı öğrenmeli. Her müzisyen cazı bilmeli. Çaldığı diğer şeylerde faydasını mutlaka görecektir.

Çok sayıda enstrüman çalıyorsunuz. Peki sesini en çok sevdiğiniz enstrüman hangisi ve neden?

Her enstrümanın kendine göre çok güzel sesi, tınıları var. Ancak ben şuna inanıyorum, dünyadaki en iyi enstrüman piyanodur. Çok eski zamanlardan bugüne çok değişiklik olmadan gelmiş bir enstrümandır. Ancak bir de benim asıl enstrümanım olan trombon var, eğitimini aldığım, cazı en iyi çalabildiğim enstrüman… Fakat şahsen piyano hepsinden öne çıkıyor; çok nazik, şık bir enstrümandır. Sadece maalesef koma sesler çalınamıyor, Türk müziğinin o komalı makamları çalınamıyor.

Türkler caz müziğine sanki biraz mesafeli. Bunun nedeni nedir?

Caz, biraz amiyane tabirle Müslüman mahallesinde salyangoz satmak gibi. Bazı insanlar, samimiyetle cazı sevmediklerini söylüyorlar. Bunun nedeni anlamaya çalışmamaları. Hıncal Uluç şöyle yazmıştı bir seferinde; Klasik Batı Müziği’ni, Opera’yı dinleyin, izleyin. Bir beğenmezsiniz, iki beğenmezsiniz, üçüncü, dördüncüde bir şeyler anlamaya ve beğenmeye başlarsınız.

Bence de bu çok doğru bir yaklaşım. Caz da öyle, çünkü sanatın ta kendisi. Sanatı anlamak için de ona biraz gönül vermek lazım. Anlamıyorum ben bunu, dolayısıyla sevmiyorum diye kesip atmak yanlış. Cazı öğrense insanlar, biraz ilgi duysalar daha gelişmiş bir ülke olacağımıza kesin gözüyle bakıyorum. Caz insanı geliştirir. Yine söylüyorum, piyasadaki müzisyenlerin cazı öğrenmeleri lazım. Pop müziği daha iyi çalmaları için, Türk Sanat Müziği’ni daha iyi çalmaları ya da söylemeleri için cazı öğrenmeleri gerekiyor.

Türkiye’de caz müziğinin geleceğine ilişkin ne düşünüyorsunuz?

Türkiye’de çok müthiş cazcılar yetişmeye başladı. Eskiden de vardı ama şimdi bu teknik, elektronik dünya, internet sayesinde bütün dünya gözümüzün önünde. Böylece müzisyenler ne yapmaları gerektiğini çok iyi anladılar. Dünya sanatçılarını takip edebiliyorlar. Dolayısıyla cazın geleceğini düne kıyasla olumlu görüyorum. Çok daha iyi cazcılar da çıkacaktır Türkiye’den. Albümler yapılıyor, bu çok güzel bir gelişme. Umarım bu gelişmeyi dinleyiciler de gösterir.

"CAZCILAR KASINTI, BURNU BÜYÜK GÖRÜLÜYORSA, BU ONLARIN HAKKIDIR"

Fatih Bey sizce bir cazcı profili var mıdır? Yoksa diğer müzik insanlarından farkı yok mudur?

Eğer varsa haklıdırlar. O profil bence şu olabilir; dışarıdan bakıldığında biraz kasıntı, biraz burun büyüklüğü. Bu onların haklarıdır. Çünkü onlar cazcı olarak birçok şey vermişlerdir. Diğer müzik insanlarına göre daha çok çaba sarf etmişlerdir. Diğer müzik türlerini icra edenler emek vermiyor, demiyorum ancak cazcılar kadar zorlandıklarını sanmıyorum, görmüyorum. Ama cazcılar daha çok hak ediyor biraz vakur olmayı…

BİZİM CAZCILAR’da Fatih Erkoç bölümünü, onun seçtiği caz parçalarını NTVRADYO web sitesinde www.ntvradyo.com.tr Podcast sayfasından dinleyebilirsiniz.

Sayfa Yükleniyor...