YETERİNCE CESUR DEĞİL!.. 

“SUICIDE SQUAD” 

Yılın merakla beklenen yapımı gecikmeli de olsa seyirci karşısında! Marvel’le ezeli rekabetini beyazperdede sürdüren DC Comics’in bol “kötü”lü çizgi romanından uyarlanan “Suicide Squad”, ilginç özelliklere sahip. Bir kere her fragmanı olay oldu, dahası bu fragmanlardaki müzik kullanımı, filmin soundtrack’i konusunda herkeste merak uyandırdı. Ancak çekimler tamamlanmış, kurguda son rötuşlar yapılırken “Deadpool” vizyona girdi. Tim Miller’ın filmi o kadar büyük bir bütçeye sahip olmamasına rağmen zekice yazılmış eğlenceli ve cesur esprileriyle bir anda gündeme oturdu. Hal böyle olunca “Suicide Squad” yapımcıları kara kara düşünmeye başladı. Yönetmen David Ayer’i yeni ve mümkünse “daha eğlenceli” sahneler çekmeye ikna ettiler. Sonunda film en son kurgusuyla karşımıza geliyor. ABD’deki ilk izlenimler, filmin fragmanları kadar iyi olmadığı yönünde! Elbette herşey beklentilerle ilgili. Konuya gelirsek: Hükümet, çok tehlikeli bir düşman karşısında “dinsizin hakkından imansız gelir” hesabı hapisteki ünlü kötülerden bir takım toplamaya karar verir. Ama her biri kötücül isimlerden oluşan bu “intihar timi”nin kontrol altında tutulması gerekecektir. Ayrıca bu “kötü”ler kötü olmasına kötüdür ama aptal asla değildir. Neyin içinde olduklarını çok geçmeden anlarlar. DC evreninin birbirinden ünlü karakterleri arasında Margot Robbie’nin müthiş “Harley Quinn” performansı dışında pek övgü dolu cümlelere rastlamadık. Buna, Jared Leto’nun can verdiği “kısa” süreli Joker tiplemesi dahil. Kadroda Will Smith de var. Senarist-yönetmen David Ayer, Denzel Washington’a Oscar getiren “Training Day”in şaheser metniyle dikkatimizi çekmiş, son filmi “Fury” ile de tarz sahibi bir sinemacı olduğunu dosta düşmana göstermişti. Renk paleti, dinmek bilmeyen temposu ve hikayesiyle filmin öncelikle bu tür çizgiroman evreninde geçen hikayeleri sevenlere hitap ettiğini söylememiz gerek. Dediğimiz gibi, her şey beklentilerle ilgili ve film, içerdiği onca “good villain”e rağmen yeterince cesarete sahip değilmiş gibi görünüyor. Puanımız da buna göre. 

(5 üzerinden 3 puan) 

HOŞ BİR DÖNEM FİLMİ.. 

“CAFE SOCIETY” 

81 yaşında olup neredeyse her yıla bir film sığdırmak, ancak Woody Allen gibi bir sinema müptelasının altından kalkabileceği bir iş olsa gerek. Ayrıca kimi eleştirmenler aksini savunsa da, son yıllarda Allen’ın belli bir kalite çizgisinin altına düşmediğini söyleyebiliriz. Son 10 yıla “Blue Jasmine”, “Midnight In Paris” ve “Vicky Cristina Barcelona” gibi filmler sığdıran kaç tane yönetmen tanıyorsunuz? Ustanın elbette eski klasikleri -örnekse “Manhattan” veya “Annie Hall” gibi filmlerine geri dönmesi zor ama yine takıntılı ve geveze karakterlerini rengarenk yan karakterlerle süsleyerek benzer öyküler anlattığını söyleyebiliriz. Yeni filminde. 1930’ların göz kamaştırıcı, baş döndürücü Hollywood dünyasına götürüyor bu kez bizi. Bronx’ta ailesinin kuyumcu dükkanında çalışan Bobby, ünlü film yıldızlarının menajerliğini yapan dayısı Phil’in yanına gitmeye karar verir. Güzel kadınlarla dolu bu masalsı yerde gerçeklerin gözle göründüğünden farklı olduğunu zamanla anlamaya başlar. Üstüne bir de aşık olunca işler iyice karışır. Oyuncu kadrosu yine zengin: Jesse Eisenberg, Kristen Stewart, Blake Lively, Steve Carell ve Parker Posey sayabildiklerimiz.Usta’nın son dönem filmlerine aşinaysanız gözünüzü kırpmadan gidebilirsiniz ama başroldeki Eisenberg’in yer yer drama’ya kayan bu komedideki performansı kafanızda soru işaretleri oluşturabilir. Puanımız yönetmene. 

(5 üzerinden 3 puan) 

25 YILLIK KLASİK.. 

“VERONIQUE’NİN İKİLİ YAŞAMI” 

Eğer yanılmıyorsak, usta sinemacı Krzysztof Kieslowski’nin önemli filmlerinden 1991 yapımı “Veronique’nin İkili Yaşamı”, ülkemizde 25 yıl sonra ilk kez vizyona giriyor. Polonya’da yaşayan Veronika ile Paris’te yaşayan Veronique, fanteziyle yoğrulmuş farklı bir kurguyla, birbirlerini hiç tanımadıkları halde birbirlerinin hayatını etkiliyor. Polonyalı olan müzik okuluna gidiyor ama ilk performansında trajedik bir olay yaşanıyor. Paris’tekinin hayatı tam da o sırada değişiyor ve Veronique şarkıcı olmaya karar veriyor. Her iki karakteri de oynayan Irene Jacob’un Cannes’da o yıl ödüllendirilen performansı yıllar sonra bile izlenmeye değer. Usta sinemacının ölüm, aşk ve başarı temaları etrafında dolaştığı filmini öncelikle efsanevi “Renk Üçlemesi”ni bilenlere tavsiye ediyoruz.

(5 üzerinden 3,5 puan) 

SİZDE FAZLA GERİLİM VAR MIYDI?.. 

“VAHŞET GECESİ” 

İsmiyle bile içimizi rahatlatan, mutluluk hormonlarıyla dolup taşmamızı sağlayan bir film -diyemiyoruz haliyle. Korku ve gerilime ihtiyacı olanları şöyle alalım: “Eve” isimli genç kadın, bir sapık tarafından kaçırılır, bir evin bodrum katına hapsedilir. Eve kaçış planı yapar ve kaçmasına kaçar ama farklı adreslerde kendisi gibi bir çok genç kadının hapsedildiğini öğrenir. Onları da kurtarmak için maceraya atılır. Meksikalı sinemacı Jose Manuel Cravioto’nun filmi, ülkemizde çok yabancı olmadığımz bir konuyu, “kadına yönelik cinsel saldırı”yı işliyor. Sundance Festivali’nde beğenilen filmin her mideye göre olmadığını belirtelim. 

(5 üzerinden 2.5 puan)

“CİN”Lİ VE YERLİ..  

“LANETLİ ANAHTAR” 

Korku ve gerilim demişken bu haftaki yazıyı yerli deneme “Lanetli Anahtar”la kapatalım. Filmin çok enteresan daha önce benzerine hiç rastlamadığımız bir konusu var(!): Büyü yapılan arkadaşlarını kurtarmak isteyen bir grup genç, internetten indirdikleri büyü ve cin yazılarını yakar. Böylece cinler aleminin “Daktylos” adındaki tehlikeli bir familyasını fena halde kızdırırlar. Hasan Gökalp’ın yazıp yönettiği filmde Zeynep Buse Kale, Ayça Büsküvütçü ve Zeynep Ülkü Kam korkuyor. Bu tarz filmleri sevenlere.. 

(5 üzerinden 2 puan)