Haftanın filmleri

Bu hafta 2'si yerli toplam 5 film vizyona giriyor.

ntv.com.tr 29.01.2016 - 09:51

SPOTLIGHT.jpg

ZOR KONU, GERÇEK ÖYKÜ.. 

“SPOTLIGHT” 

Oscar yarışına sonradan dahil olan “Spotlight”, gerçek bir hikayeye dayanan senaryosu, yönetmen Tom McCarthy’nin incelikli anlatımı ve ünlü isimlerden oluşan oyuncu kadrosuyla ses getirmeyi başardı. Boston Globe gazetesinin, 2000’li yılların başında, bir kilisedeki taciz iddialarını aydınlatma çabasını izliyoruz. Eski defterler deşildikçe pislikler akar. Boston’da Katolik kilisesini hedef almanın zorluklarını yaşar kahramanlarımız. McCarthy’nin sıkıcı olabilecek bir konuyu ele alış biçimi, “sinemada ne anlattığın kadar nasıl anlattığın da önemli” sözünü perçinliyor. Film en çok da 1970’lerin “Başkan’ın Bütün Adamları” gibi klasiklerini andıran havasıyla (ki zaman zaman esiyor) sinema severlerin beğenisini kazanabilir. Oyuncu kadrosunda Mark Ruffalo, Michael Keaton, Rachel McAdams, Liev Schreiber ve Stanley Tucci başı çekiyor. “En iyi film” dahil 6 Oscar adaylığı elde eden “Spotlight” belirli bir ilgiyi hak ediyor. (5 üzerinden 3.5 puan) 

ALMAN TOPLUMU NASIL İNŞAA EDİLDİ? 

“YALAN LABİRENTİ” 

Nazi Almanyasının savaşı kaybetmesinden yıllar sonra Alman toplumunun, kendi değerleri üzerinden yeniden yükseldiğini, ama “umut”un “unutkanlığa” yol açtığını anlatıyor film. 1958 yılında, savaştan 13 yıl sonra, o savaş suçlusu Naziler nerededir? Ölüm kamplarında katliam emrini veren subaylar ne olmuştur? Hepsi yakalanmış mıdır? İdealist savcı Joham Radmann, bu konuya eğiliyor. Geçmişini bir tür refleksmişcesine unutmaya çalışan toplumun yaralarını yeniden deşme pahasına. Ölüm kamplarından birinin komutanının peşine düşüyor. “Geçmişinle hesaplaşmadan geleceğe yürüyemezsin” türünden bir motto’yla. O yolun adını “farkındalık” koyuyor film. Almanya’nın bu seneki Oscar adayı olan ama finale kalamayan “Yalan Labirenti”, savaşın sadece toplumları değil, onların ürettiği kültür-sanat hareketlerini örneğin sinemasını da vurduğuna işaret ediyor. Buradan hareketle Hollywood’daki toplumsal hesaplaşma filmlerinin izini sürerken oradaki klişelerden uzak durmayı da başarıyor. Üstelik bunu yalın bir anlatımla başaran filmin yönetmeni ise İtalyan sinemacı Giulio Ricciarelli.  (5 üzerinden 3.5 puan) 

BİR YERDEN GÖZÜNÜZ ISIRABİLİR.. 

“İFTARLIK GAZOZ” 

1990’lı yıllarda Ege’de küçük bir dondurmacının hikayesini anlattığı “Dondurmam Gaymak”la hatırı sayılır övgülerle karşılanan senarist-yönetmen Yüksel Aksu, bu kez 1970’lerde yine Ege’de geçen naif bir öykünün peşine düşmüş. Huzur dolu bir Ege kasabasında Gazozcu Cibar Kemal Usta ve yeni çırağı Adem’in öyküsü bu. Aksu’nun bir üçlemeye giden yolda yine benzer temalara uğradığını söyleyebiliriz. Ama yerli sinemamızdan örnek vermek gerekirse Semih Kaplanoğlu’nun “Yumurta-Bal-Süt” üçlemesinde kurulan temasal anlam birlikteliği hatırlarsanız benzer bir sinema diliyle sağlanmıştı. Aksu’nun izlediği yol ise aynı filmi bir daha çekmeye daha yakın duruyor. Üçüncü filmde bisküvi satan bir usta mı göreceğiz bilinmez ama “üçleme” mantığına farklı yaklaşıyor Aksu. Filmi farklı kılan ise başrolün bu kez çok popüler bir isim olan Cem Yılmaz’a emanet edilmiş olması. Yılmaz, Ege şivesini tutturmuş, filme de çok şey katıyor. Ancak filmin, küçük Adem’in “oruç tutmaya heveslenen ama günü bitirmekte zorlanan küçük çocuk” portresine biraz fazla yer ayırdığını düşünüyoruz. Tamam, filmin ismi “İftarlık Gazoz” ama anlatacak başka şeyler de olmalıydı sanki. (5 üzerinden 2.5 puan) 

NE GELDİYSE BAŞIMIZA.. 

“HER ŞEY AŞKTAN” 

Aldatılan bir genç kadın. Özür dileyen aldatan genç adam. Kadına moral vermeye çalışan genç bir adam daha. Aşk üçgeni böyle kurulmuş. Pelin bir mağazada kasiyerdir ve 3 yıllık sevgilisiyle evlilik planları yapmaktadır. Ama aldatılır. Daha doğrusu sevdiği adama aldanır. Üstelik nikaha sadece 10 gün kalmışken. O günlerde karşısına bir müzik grubunda bateri çalan Burak çıkar. Doğru zamanda doğru yerde olmakla ilgili bir durum sanırız. Çünkü aşk üçgeninin iç acıları toplamı, yerini acı’dan ziyade yeni bir aşka bırakır. Şükrü Özyıldız, Hande Doğandemir ve Mithat Can Özer’i buluşturan filmin yönetmeni Andaç Haznedaroğlu. Konuk oyunculardan birinin Özcan Deniz olması hemen akla “yine Bollywood havası mı” sorusunu getirebilir. Filmin gayet hızlı bir kurguyla, benzer yerli yapımlardaki tempo sorunundan sıyrıldığını söylemekle yetinelim. (5 üzerinden 2.5 puan)  

DENİZ ORTASINDA KABUS 

“ZOR SAATLER” 

Denizin ortasında geçen “kurtarma” temalı filmlerden biri “Zor Saatler” ama onu farklı kılan, büyük ölçüde gerçek bir olaya dayanıyor olması. Sahil güvenlik tarihindeki en büyük gemi kurtarma operasyonunu anlatan bir hikayeden uyarlanmış. 1952’de, İngiltere’nin doğu kıyılarını vuran fırtına, Boston’dan gelen petrol tankerini ortadan ikiye ayırır. 30 kişilik mürettebat ölümle burun buruna gelir. Bir yanda gemide, diğer yanda kıyıda, zamana karşı yarış başlar. Gemidekileri kurtarmak için derme çatma bir tekneyle yola çıkan sahil güvenlik timi, dev dalgalara karşı zorlu bir sınav verir. Filmin heyecan dozunu artıran bir sebep de oyuncu kadrosu. Chris Pine, Casey Affleck, Ben Foster ve Eric Bana sadece birkaç isim. 85 milyon dolar bütçeli filmin yönetmeni Craig Gillespie’nin özel efektlerin korkutucu gölgesine rağmen başarılı bir sinema dili tutturduğunu söyleyebiliriz. (5 üzerinden 3 puan) 

Sayfa Yükleniyor...