THE IMITATION GAME (ENIGMA)

Yapay zeka kavramını ortaya atan, bilgisayar düşüncesinin mimarlarından İngiliz matematik dehası Alan Turing’i anlatan film, bu yılki Oscar’da en iyi film kategorisinde yarışan 9 yapımdan biri aynı zamanda. Türkiye’deki vizyon ismi olarak, Turing’in kırmak için görevlendirildiği Nazilerin şifre makinası Enigma’nın seçilmesi ise tuhaf. Belki daha akılda kalıcı diye düşünülmüş olabilir ama “Yapay Oyun” da pekala idare ederdi. Önemli bir adamın gerçek hikayesini “kısmen” anlatan başarılı bir filmle karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz. Bu “kısmen” meselesine değineceğiz ama önce hikayeden söz edelim: 2. Dünya Savaşı’nda Nazilerin ilerleyişi büyük ölçüde, Alman ordusunun kendi arasındaki yazışmalarını şifreleyen Enigma makinası sayesindeydi. Müttefik kuvvetler, ne zaman nerede harekete geçeceğini öngöremedikleri Naziler karşısında ağır kayıplar veriyordu. İngiliz hükümeti bu nedenle Enigma’nın kırılması gerektiğine karar verdi, bunun için de yap-boz’a meraklı, ülkenin en gelişmiş beyinlerine başvurdu. Onlardan biri de Alan Turing’di. Turing, alışılmışın dışında bir yöntem benimseyerek “makinaya karşı makina” prensibini ortaya attı ve Enigma’yı kıracak kendi makinasını inşa etmeye karar verdi.

Film, tarihin gidişatını değiştiren bu büyük mücadelenin öyküsünü anlatıyor. “Kısmen” kısmına gelince. Alan Turing’in öyküsü aslında son derece hazin. Cinsel tercihi yüzünden yargılanan ve hapse atılan Turing’in kendi yaşamına siyanürlü bir elmayı ısırarak son verdiği sanılıyor. Film ise Turing’in bu yönüyle pek ilgilenmiyor gibi. Bunu siyaseten “özel hayatı bizi ilgilendirmez” düsturundan hareketle de yapmıyor, bilakis görmezden geliyor. Filmde Turing’in, eşcinselliğini gizlemek için verdiği mücadeleye, yaşadığı zorluklara dair tek bir sahne bile yok. Dünyadaki en zorlu şifreyi çözmekle görevlendirilen bu adamın kendi kişisel şifresine dair ipuçlarını görmek, bunlara karşı verdiği mücadeleye tanıklık etmek, filmin dramatik yönünü pekala yukarı taşıyabilirdi.

Yine de Norveç doğumlu yönetmen Morten Tyldum’un düşük bütçeye (15 milyon dolar) rağmen ortaya başarılı bir prodüksiyon koyduğunu, roman uyarlarlaması senaryoyu elinden geldiğince iyi çektiğini kabul etmemiz gerekir. Turing rolünde İngilizlerin yükselen değeri Benedict Cumberbatch tek kelimeyle döktürüyor, zaten Oscar’a da aday gösterildi. Aktör, bir başka deha “Sherlock Holmes”u canlandırdığı TV dizisiyle zaten bu işin altından kalkabileceğini göstermişti. Ona, Oscar adayı Keira Knightley ile Mark Strong ve Matthew Goode eşlik ediyor. Filmin toplamda 8 Oscar adaylığı bulunduğunu da hatırlatalım.

KESKİN NİŞANCI

Clint Eastwood’un Akademi tarafından çok sevildiği, çektiği her filmle Oscar potasına girmesinden belli. Ama bu kez, beğenenleri olduğu kadar Amerikan emperyalizmini yüceltmesi nedeniyle fazlasıyla eleştirildiği bir işe imza atmış görünüyor. İsminden de anlaşılacağı üzere film, ABD’nin demokrasi(!) götürmek istediği ülkelerden birindeki cephede, bir keskin nişancının macerasını anlatıyor.

Chris Kyle, isabetli atışlarıyla pek çok insanın savaş alanında hayatını kurtarır. Ama şöhreti düşman hattında da yayılınca kendisi bizzat hedef haline gelir. Chris’in aklı ise, ABD’deki evinde, geride bıraktıklarıyla doludur. Bradley Cooper’ın keskin nişancıyı başarıyla oynadığı filmin oyuncu kadrosunda Sienna Miller, Kyle Gallner, Jake McDorman ve Luke Grimes da yer alıyor. Otobiyografik bir kitaptan uyarlanan filmin Bağdat’taki sinemalarda da gösterilmesi şeklindeki parlak fikir(!) neyse ki infiale yol açmadan geri çekilmişti. En iyi film dahil toplam 6 Oscar adaylığı arasında özellikle ses miksajı konusunda iddialı olduğunu belirtelim.

SİHİRLİ ORMAN

Bize bunlarla gelin işte. Orijinal ismi “Into The Woods” olan film, ülkemizde “Sihirli Orman” gibi gayet isabetli bir isimle gösterime giriyor. Baştan söyleyelim: filmde Meryl Streep oynuyor ve yine Oscar’a aday. Bu, aktrisin 19. adaylığı. Gerçi sadece(!) 3 Oscar’ı bulunduğunu hatırlayacak olursak Streep’in Oscar töreninin en çok kaybedeni olduğunu da söyleyebiliriz! Neyse filme dönelim. Afişinden fragmanlarına kadar her şeyiyle bas bas bağırdığı üzere bu bir masal. Ama öyle tek bir masal değil. Kırmızı Başlıklı Kız, Sindrella, Rapunzel gibi klasiklerdeki kahramanların topluca boy gösterdiği bir masal.

Müzikal türündeki film, bu kahramanların bir cadı tarafından eğitilmesini konu edinmiş. Aslında bir cadı tarafından lanetlenen fırıncı ile karısının hikayesi de diyebiliriz. Yönetmen Rob Marshall, hikayelerini müzikal olarak anlatabileceğini daha önce “Chicago” ve “Nine” gibi filmlerde göstermişti. “Karayip Korsanları” serisinin son filmindeki başarısızlıktan sonra Marshall’ın alışkın olduğu türe, ortalamanın biraz üstünde bir yapımla döndüğünü söyleyebiliriz. Tony ödüllü bir Broadway eserinden uyarlanan filmde Streep’e Johnny Depp, Chris Pine, Emily Blunt ve Anna Kendrick gibi yetenekli isimler eşlik ediyor.

BOYUN EĞMEZ

Angelina Jolie’nin yönettiği, Coen Biraderler’in senaryosunu yazdığı, 3 dalda Oscar adaylığı bulunan film bu hafta vizyonda. ABD’li maratoncu Louis Zamperini, ülkesini 1936 Berlin Olimpiyatları’nda temsil eder. Madalya alamaz belki ama mücadelesi Adolf Hitler’in bile dikkatini çeker. Hatta Hitler, kendisiyle tanışmak ister. 4 yıl sonraki olimpiyatlar, 2. Dünya Savaşı’nın patlak vermesi yüzünden yapılamaz.

Louis, gönüllü olarak orduya yazılır. Pasifik’te bir kaza sonucu iki silah arkadaşıyla birlikte 47 gün sürecek bir yaşam mücadelesi verir. İmdatlarına yetişense Japon askerleri olur. Kurtarılmışlardır ama Japonlar, savaş esirlerine işkence uygulamaktadır. Bu etkileyici ve gerçek yaşam öyküsünün Jolie’nin kamerasından beyazperdeye nasıl yansıdığı merak konusu. ABD’deki eleştiriler, henüz ikinci uzun metrajını çeken Jolie’nin ortalamanın üstünde bir performans sergilediği şeklinde -ki bunda en büyük pay, Coen’lerin zekici diyaloglarıyla bezediği senaryo ve görüntü yönetiminde. Senaryo, Oscar adaylığı elde edemedi. Filmin 3 Oscar adaylığından biri olan görüntü yönetmenliğinde ise Roger Deakins’in 12. adaylığıyla yine iddialı olduğunu belirtelim. Başrollerde Jack O’Connell, Domhnall Gleeson ve Takamasa Ishihara var.

ANA

Kanadalı genç ve üretken sinemacı Xavier Dolan, çok ses getiren yeni filmiyle karşımızda. Bir anne ile oğlunun hikayesi bu. Orta yaşı geçmiş, üç yıl önce kocasını kaybetmiş, tek oğluyla ayakta durmaya çalışan biridir Diane. Hiperaktivite bozukluğu, şiddete meyili olan 15 yaşındaki bir ergendir Steve. Anne, oğlunu bir tedavi merkezine götürür. Ama Steve burada şiddet olaylarına karışınca kapı dışarı edilir.

Diane’in önünde iki seçenek vardır: ya oğluna kendi bakacak ya da ıslahevine gönderecektir. Annenin oğluna tek başına bakmaya karar vermesi, ikisi için de yeni trajedilere kapı aralar. İlk filmlerinden “Annemi Öldürdüm”de de işlediği sorunlu “anne-oğul” meselelerine geri dönen Dolan, senaryoyu yine bizzat kaleme almış. Film, Cannes’da Jüri Özel Ödülü’nü kazandı. Başrollerde Anne Dorval, Antoien-Olivier Pilon ve Suzanne Clement yer almış.

 ALİ KUNDİLLİ

Recep İvedik, Deliha sizi sarmadı mı? O zaman Ali Kundilli’yi deneyin. Oyuncu Cem Gelinoğlu’nun yarattığı karakter için bir tür “Zihni Sinir” diyebiliriz. Modern hayatın getirdiklerini reddeden, kendi projelerini üreten bir mucit kendisi. Bir gün keşfedileceğine inanıyor. Sevdiği kadın İlknur’la evlenebilmesi için düzenli bir işe girip çalışması gerekir ama o hayallerinin peşinden gitmeyi tercih eder.

Yakın arkadaşı Vedat ile Ayşe’nin kına gecesinde yaşananlarsa, Ali’nin hayal peşindeki azimli mücadelesini derinden etkileyecektir. Komedi türündeki filmin yönetmeni Bülent İşbilen. Cem Gelinoğlu’na kadroda Sami Aksu ve Zeynep Aktuğ eşlik ediyor.

HAYATIN KENDİSİ

Film eleştirmenliği nedir, ne işe yarar? Eleştirmen, görüşlerini filmi yapanlar için mi yoksa seyirci için mi yansıtmalıdır? İyi bir eleştirmen olabilmek için yılda kaç film izlemek gerekir? ABD’nin en etkili kalemlerinden Roger Ebert’in öyküsü bu. 2013’teki vefatına kadar, kritikleri dünyada en çok merak edilen isimlerin başında geliyordu. Pulitzer ödülü bile kazanmıştı. Film, Ebert’in 2011’de yayınladığı aynı adlı otobiyografisinden yola çıkarak yukarıda sıraladığımız sorular da dahil, sinema sevgisi üzerine bir çok meseleye ışık tutuyor.

Sokak çetelerini anlattığı ödüllü “The Interrupters”tan tanıdığımız belgesel-sinemacı Steve James’in yine başarılı bir işe imza attığını söyleyebiliriz. Film eleştirmenliğinin ciddiye alınmasını sağlayan bir adamın hikayesini izlerken, sinema sevgisinin hayata bakışımızı nasıl etkilediğini de fark edeceksiniz.

BENİ SEN ANLAT

Bahar’ın hikayesi bu. Babası askerler tarafından aranmaktadır. Tamamen yabancı bir semtte, bir evde yaşamaya başlar. Babası söz vermiştir, kendilerine bir ev kiralayacaktır. Bahar beklerken, aynı semtte yaşayan Ekin’e aşık olur. Ekin zengindir.

Genç kız hayaller kurar. Bir yandan da güzel sanatlar sınavını geçip ressam olmak ister. Ama gerçek hayat ile hayaller arasındaki uçurum, onu da yakalar. Senarist-yönetmen Mahur Özmen’in imzasını taşıyan filmde Nazlıcan Tunalı, Kürşat Alnıaçık, Gerçek Sağlar, Aytaç Arman oynuyor.