Haftanın en iyisi bizce “Korku Seansı 2” onu anlatacağız ama yazıya haftanın “en eğlenceli filmi” diyebileceğimiz bir başka devam filmi “Sihirbazlar Çetesi 2” ile başlamayı uygun gördük.

SİZ KANDIRILMAK İSTİYORSUNUZ..

“SİHİRBAZLAR ÇETESİ 2”

Devam filmleriyle ilgili temel sorun ilk filmin tutmasını sağlayan formülün aynen kopyalanması, farklı coğrafyalara taşınması, mümkünse bir kaç yeni karakterin başına benzer olayları getirmesidir. Ama 2013 yapımı beğenilen “Sihirbazlar Çetesi”nin devamında bir “progress/gelişim” olduğunu söyleyebiliriz. İlk filmi izleyip beğenenler için cazibe noktaları mevcut. 3 yıl önceki macerada kendilerini “atlılar” olarak tanıtan sihirbaz çetesinin peşinde şaşkın bir halde filmin sonuna kadar oradan oraya koşturan FBI ajanı Dylan Rhodes(Mark Ruffalo) finalde herkesi şaşırtmıştı, hatırlayacaksınız. Bu kez onu bile şaşırtan bir düşmanları var. Görevleri çok daha zor ve öyle ilk filmdeki gibi ortadan kolayca kaybolmamaları gerekiyor. Yönetmen koltuğunu Louis Leterrier’den devralan genç sinemacı Jon M. Chun’un gayet tempolu yeni bir heyecan sunmayı başardığını söyleyenler çoğunlukta. Senaryoda yine Ed Solomon’un imzası var ve oyuncu kadrosu da büyük oranda korunmuş. İlk filmin sonunda “illüzyona inanmak” ile “aptal yerine konmak” arasında kalmıştık. Yeni filmden daha umutluyuz.

(5 üzerinden 3,5 puan)

BELKİ DE YILIN ANİMASYONU..

“ZOOTROPOLİS”

Disney filmlerinin eskiden kalma bir havası vardır. Karakterlerin hayvan veya insandışı herhangi bir nesne olması, onları birer karakter gibi algılamamızı engellemez. Düş gücümüzden beslenir, o dünyayı genişletir. Byron Howard daha önce “Tangled” ve “Bolt” gibi filmlerinde bunu başarmış bir isim. Rich Moore ile ortaklaşa çektikleri “Zootropolis”te ise çıtanın daha da yükseldiği yorumları yapılıyor. Modern teknolojiyi kullanabilen uygar hayvanlar var karşımızda. Asıl hikaye bir polisiye. Tilki Nick’in üzerine atılan suçtan sıyrılma çabası anlatılıyor. Bu benzersiz capcanlı dünyada polis Judy Hopps ise gizemi çözmekle görevli. Gözünüz insan aramayacak, merak etmeyin. Seslendirme kadrosunda öyle isimler var ki: Idris Elba, J.K. Simmons ve Octavia Spencer sadece bazıları. Klasikleşmiş Disney ruhunu hoş bir polisiyeye yediren bu animasyon sadece haftanın değil, yılın en iyi işlerinden biri gibi duruyor.

(5 üzerinden 4 puan)

GERÇEKTEN KORKUTUCU..

“KORKU SEANSI 2”

Bu sayfayı bir süredir takip ediyorsanız, son yıllarda birbirinin kopyası gibi duran korku ve gerilim filmlerine, özellikle yerli sinemadan çıkan örneklere mesafeli durduğumuzu bilirsiniz. Nedenlerini daha önce defalarca yazdık. Ama bu kez işin rengi farklı. Konu çok mu orijinal? Hayır. Filmin öykündüğü paranormal olayların gerçek olabileceğini mi düşünüyoruz? Pek sayılmaz. Peki neden başarılı? Çünkü sağlam bir “atmosfer”i var. Peki bunu nasıl başarıyor? Usta Wes Craven’ın dediği gibi, izleyicinin içinde zaten var olan “korkuyu yayıyor”. Seyirciyi korkan insanları röntgenlemeye değil, kendi korkularıyla yüzleşmeye davet eden bir film “Korku Seansı 2”. Her iyi korku filmi gibi “ayna” görevini görüyor. Aynanın arkasında ise yine James Wan var ve bu atmosferden Oscar adaylığı bulunan görüntü yönetmeni Don Burgess ile birlikte sorumlu olduğunu söyleyebiliriz. 2013’te çekilen ilk filmden sonra Ed ve Lorraine Warren çiftinin farklı bir coğrafyada yine kötücül bir “şey”in peşinde olduğunu görüyoruz. Kötücül “şey”in, dört çocuklu bekar bir annenin evine dadandığını öğreniyoruz. Kuzey Londra’nın o içinizi sıkacak griliğini bile aratacak denli iç mekanda geçen olay örgüsü, “atmosfer yaratma becerisi” sayesinde sizi sarsacak gibimize geliyor. Başrollerde yine Vera Farmiga ve Patrick Wilson var. Filmin “yarı-kurgusal” denilerek gerçek olayları anlattığından bahisle etkileyiciliğini artırdığını da söyleyebiliriz. Ama önemli olan, beyazperdede “gerilim” yaratma sanatını görmek diyorsanız ve hakikaten “korkmak” istiyorsanız, bu fimi kaçırmayın.

(5 üzerinden 4,5 puan)

KIYMETİ BİLİNE..

“FIRTINALI HAYATLAR”

Bu hafta nedense içimizden bir ses, bu film gözden kaçacak, kıymeti yeterince bilinmeyecek gibimize geliyor. Bir yazar ile bir yayınevi editörü arasındaki ilişki, öyle herkese ilgi çekici gelmeyebilir. Başrollerde Jude Law ve Colin Firth gibi yeteneklerini çoktan ispatlamış iki aktör

bile, bugünlerde yani sıcaklar iyice bastırmaya başlamışken bilet aldırmanın garantisi değil. Ne olacak peki? Ernest Hemingway ve F. Scott Fitzgerald gibi dev isimlerin yayıncısı olmuş bir ismin, ülkenin güneyinden gelen aklı bir karış havada ama kesinlikle “dahi” bir yazarı adam etme çabasını görmezden mi geleceğiz? O Thomas Wolfe ki, milyonlarca kelimeden oluşan kitap çalışmasını editörün masasına koyduğu yetmiyormuş gibi neredeyse her gün o milyonlara yenilerini ekleyen, beynindeki sözcükleri kağıda dökmeye vakit bulamayan, bu nedenle güzeller güzeli karısını (Nicole Kidman) bile ihmal eden, gerçekten yaşamış bir yazar. Kısa kariyerine (nedeni filmde gizli) rağmen kendinden sonraki ABD edebiyatını etkilemiş bu adamın yarı otobiyografik bir kitapdan uyarlanan öyküsünü izlemek, en azından kitap yazmaya ya da kitap okumaya meraklı herkesin ilgisini çekecektir. Üç Oscar adaylığı bulunan senarist John Logan’ın uyarladığı filmi, televizyon ağırlıklı bir kariyerden gelen Michael Grandage çekmiş.

(5 üzerinden 3,5 puan)

GÖZDEN KAÇMASIN..

“BELGICA”

Belçika’nın Gent şehrinde geçen hikayede “Belgica” ismindeki bir gece kulübünün hızlı yükseliş öyküsü anlatılıyor. Yok, aslında pek öyle değil. Müzik meraklısı Jo, şehre gelip açtığı o gece kulübüyle, sıradan bir evlilik hayatı yaşayan abisi Frank’in hayatını değiştiriyor, demek daha doğru. Bu öyle bir değişim ki roller değişiyor, karakterler dönüşüyor filmde. Önceki işi “Kırık Çember” ile yabancı dil’de Oscar adaylığı elde eden, “Belgica” ile de sayısız festivalden ödülle dönen Felix van Groeningen’in sineması, herkese göre değil baştan uyaralım. Ama filmin çılgın gece hayatıyla ilgili değil, gerçek insan hayatlarıyla bezeli olduğunu söylemek boynumuzun borcu.

(5 üzerinden 3,5 puan)

BOLLYWOOD SEVERİZ AMA..

“KİM KADIN KİM KOCA”

Hindistan sinemasını sevmemizin nedenlerinin başında “samimiyet” geliyor ki o duygu bu filmde bolca var ama bir şeyler eksik sanki. Belki o güzelim coğrafyaları yeterince gösterememesi, karakterlerini iç mekanlara hapsetmesindendir. Ya da uzatmayalım, işi kolayından senaryoya bağlayıp kurtulalım. Kia, kariyerine düşkün başarılı bir işkadını. Bir evlilikte kadının yerinin kocasının yanı olduğu fikrini kabul etmiyor. Birisinin çocuklarının anası olmaktan öte hayalleri var. Kabir ise, zengin bir inşaat şirketi sahibinin oğlu. Ama işten çok aşk peşinde. Annesi gibi toplumun geleneklerinin dayattığı türden bir kadınla evlenmek istiyor. Aşk mantık dinlemiyor ve bu iki zıt karakter tesadüfen tanışıyor, birbirinden hoşlanıyor. Gerisi boş diyaloglar, bitmek bilmeyen tartışmalar. Evlilik ve toplumdaki cinsiyetçilik gibi temalardan hoşlananlar için çok daha iyi seçenekler mevcut. Başrollerde Raj Kapoor’un torunu Kareena Kapoor ile Anil Kapoor’un yeğeni Arjun Kapoor var.

(5 üzerinden 2 puan)

YERLİ VE FARKLI..

“VE PANAYIR KÖYDEN GİDER”

Yolu bir köye düşen davetsiz bir misafir, o köyde sıkışıp kalır. Yabancıdır. Köyde yaşamasına rağmen yabancılık çeken başkaları da vardır. İlginç bir senaryo. Cem Davran ve Engin Altan Düzyatan’ı farklı tiplemelerde izlemek de ilginç olabilir. Kadroda yaşayan efsane İlyas Salman da var. Mete Sözer’in çektiği film konusuyla ezberbozan türden. Sinemamızda farklı işler görmek isteyenlerin ilgisini hak ediyor.

(5 üzerinden 3 puan)

KLİŞE BİLE DEĞİL..

“ÖZEL KARGO”

Kadrosunda Bruce Willis ve “Meet Joe Black”ten belki hatırlayacağınız kısık gözlü güzel Claire Forlani’nin olmasına bakmayın. Gerçi Willis’in bu filmde ne aradığını sorardık ama bu soruyu daha önce hem kendisi hem de Nicolas Cage için defalarca sorduğumuz için, onu da boşverin. Filmin fragmanına bakıp 90’lardan kalma eğlenceli bir aksiyon izleyeceğinizi de düşünmeyin. Aşık olduğu kadın uğruna, tehlikeli bir adamı kızdırma pahasına hırsızlık yapan Jack isminde bir ana karakterimiz var. Ekibini topluyor ve o kötü adam yani Eddie’ye (Willis) rağmen büyük bir vurgun yapmaya çalışıyor. Kahramanımız aslında iyi biri. İsminin Jack olması ise, film için neden “klişe bile değil” dediğimizi örnekler nitelikte. Sonra olaylar bir döngüye giriyor, türlü saçmalıklardan sonra filmin asıl başrolünün Eddie’nin sağ kolunu oynayan eski Matrix ajanı

Daniel Berhardt olduğunu düşünmeye başlıyorsunuz. Karışık değil mi? Umursamayın, film de umursamıyor zaten.

(5 üzerinden 1,5 puan)

KORKUYA SEYİRCİ KALMAK..

“SEKERAT”

Şeyda Şen’in yazıp yönettiği film, anlatılana göre, ölmekte olan bazı kişilerin yaşadığı “ölüm anı sarhoşluğu” ile ilgiliymiş. Seda genç bir ressam. “Öte taraf”a biraz fazla yaklaşıyor. Depresyonun son demlerinde. Yukarıda bir yerde “Korku Seansı 2” için “korkuyu yaymak”tan söz etmiştik. Bu film ise daha çok, “korkan bir genç kadını izlemek”le sınırlı gibi duruyor.

(5 üzerinden 2 puan)