İki uzun, dört kısa öyküden oluşan Kureyş'in Kurtları, temelde hikâyelerin yaşamımız üzerindeki yapıcı-yıkıcı etkisine odaklanıyor. Ölüm-yaşam, hayal-gerçek, günah-masumiyet, insan-doğa karşıtlığına dokunan yazar, kahramanlarıyla birlikte, kara şehirlerde, rüzgârlı tepelerde, uğultulu ormanlarda dolaşıyor: Mucizelerin efsanelerle harmanlandığı tuhaf coğrafyalarda anılarıyla yaşayan, doğanın ve tarihin işaretlerini kader gibi alınlarında taşıyan, şifasız hastalıklarla, açlık ve savaşla sınanmış “dilbaz” insanların akıl almaz öykülerini anlatıyor okuruna. Belki hakikatten uzaklaşıp korunmak, belki de hakikate erip atlasın ötesine uzanmak için...

Kureyş'in Kurtları, “harap kalpler”in hikâyelerini gerçek birer hazineye dönüştürüyor.

TADIMLIK

Yaşıtlarım bazen bana, yalancısın, rezil bir masalcısın sen İbrahim Sani derler. Bazen de anlattıklarımın artık kimseyi ilgilendirmeyen unutulmuş şeyler olduğunu söylerler. Ne var ki, üzerinde ölümsüz uygarlıklar kurulmuş bu topraklara “doğmadan ölmüş çocukların ülkesi” dediğimizi onlar da hatırlıyor; bir ad verilmeden ölenlerin yurdu.

Bir zamanlar, yaşlı insanlarla dolu, nüfusu birkaç bini geçmeyen bu kasabada tüm ruhlar huzursuzmuş gibi geliyordu bana. Babam da onlardan biriydi. Gözlerini kaybetmesinin üstünden neredeyse on yıl geçmişti ama canı ve ruhu olan her şeyi görürdü. Kokuları duymazdı, görürdü. Her şeyden önce kokular aklını çeliyordu onun. Dilini de. Öyle ki, kokular hakkında konuşurken onu dinlemekten bıkmazdık.

Evimiz Horoz Tepesi’nin eteğindeki düzlükteydi. En yakın komşumuz