Arkadaşım Gökhan bir gün benimle bir yazarın adını paylaştı, arkadaşım Suat o yazarın kitabını hediye etti. Alper Canıgüz. O dünyanın en melankolik fıkracısıydı. Daha kapağıyla ruhumu ele geçiren kitapların yazarını tanıdığıma çok sevindim. Ancak araya yıllar girdi. Nankör bir okuyucu olan ben, güzlerden bir güz, havalanının kitapçısında karşılaştım yeni romanıyla. O mavi kapaklı kitap: “Neler neler anlatacağım sana” diye sesleniyordu. Unuttuğum ve hatırladığım anda unuttuğuma yandığım Alper Canıgüz, aslında tam zamanında yetişti yanıma. “Kan ve Gül” romanını mutlaka okuyun. Nirvana sevmeseniz, Boğaziçi Üniversitesi’nde okumasanız, 90’ları bilmeseniz, bir kız çocuğunuz yoksa, kuru temizlemecileri fantastik bulmuyorsanız, İskender Doğan’ı dinlememişseniz, İstanbul’un delik deşik kollarına kendinizi bir kere bile bırakmamışsanız bile okuyun. Hayatın bir şaka olduğunu ve bir şakaya ağlayarak da gülünebileceğini göreceksiniz. 

“Kan ve Gül” kara mizahın içinden çıkan bir polisiye. Alper Canıgüz'ün diğer kitaplarında olduğu gibi kapak tasarımı Murat Yılmaz’a ait. 
“Kan ve Gül” kara mizahın içinden çıkan bir polisiye. Alper Canıgüz'ün diğer kitaplarında olduğu gibi kapak tasarımı Murat Yılmaz’a ait. 

ÖYLE GÜZEL BİR YER Kİ!

Murat Gülsoy, her yıl mutlaka bir romanını buluşturur okuyucuyla. Bilinçaltınıza girer, tarihi karakterlere mektuplar yazdırır, sonra düstopik bir dünya yaratır, sonra yine gerçeğe döner. Onun her romanında başka bir adama dönüşmesini seviyorum. Bu kez daha kırılgan ve daha dürüst bir yazar var karşımda. Her gün önünden geçtiği parkın değişen yeşilini, çocukluğunun geçtiği apartmanın yıkılırken çıkardığı tozu, yakaları aşan vapurların şehri izlerken çıkardığı yardım çığlığını, iki kadına birden- ama birine daha çok- aşık olmanın verdiği acı hazzı, İstanbul’da olmanın ve onun yeni haline dönüşmenin ruhunda yarattığı hissi anlatıyor yazar “Öyle Güzel Bir Yer Ki!”de. Hepinizi bir yerinizden yakalayacak ve yine kahrolası sevgiliniz İstanbul’a bırakacak, emin olun!

Can Yayınları’ndan çıkan kitap bugüne ve İstanbul’a dair çarpıcı notlarla dolu. Hepsi de çok insani bir yerinden bakıyor hayata.
Can Yayınları’ndan çıkan kitap bugüne ve İstanbul’a dair çarpıcı notlarla dolu. Hepsi de çok insani bir yerinden bakıyor hayata.

“ENDER GÜZELLİKLERİ RESMETMEK İSTEYEN HEVESKAR BİR FOTOĞRAFÇIYIM”

Yukarıdaki cümle Ediz Hun’un repliğinden. Gizlice fotoğraflarını çektiği kadına yakalandığında sarfediyor bu cümleyi. Onlar ormandalar ve onları izleyen ben çiçek gibiyim... Sahneyi yıllar önce izlememe rağmen mıh gibi kazınmış beynime. Türkçe’yi Yeşilçam sayesinde öğrendim biraz da. Alabildiğine kibar bir cümlenin içine gizlice yerleştirilen bir şehvet var ortada. Aşk var, önce mesleğine sonra kadına duyulan... 80’ler, 90’lar... Onlarca film sayabilirim hala aynı heyecanla izlediğim. Çünkü orada unutmak istemediğim, unutmaktan korktuğum gerçek ve masum taraflarım var. Masumiyet kötü olanı bilip, yapmayı tercih etmemektir. Belki de bu yüzden Demirkubuz’un en iyi filmidir!

MÜZİK RUHUMUN BENZİNİDİR

Yeni şarkıları zor kabulleniyorum. Bu denli eskiye dönük olmak bazen melankolik yapıyor insanı. Ama müzik başka. 90’larda ya da 2000’lerin başında öylesine dinlediğiniz bir şarkıyı bugün yeniden dinleyin. Tadı bambaşka oluyor. Benim için 90’lardı rüya gibi olan. Lisedeydik, Cartel diye bir rap grubu çıktı. Sagopa Kajmer o zamanlar sadece Yunus’tu ve Samsun’un sokaklarını bizim gibi, bir gün gideceğini bilerek arşınlardı. Küçük şehirde hip-hop ruhu başkadır. O Cartel kasetini aylarca dinledim. Rap müzik ne demektir, iyi rap müzik nasıl yapılır onlardan öğrendim. Bir hafta önce yeniden dinlemeye başladım adamları. Altyapıları, sözleri, sample’leri öyle iyi ki! Minibüste birinin sizi omzunuzdan dürterek “şurdan iki Kazasker” şeklinde seslenmesine kadar gözlerinizi kapatın ve kendinizi ritme kaptırın derim!

İŞE YARAR BİR ŞEY

ADANA FİLM FESTİVALİ