Köse için caz, özgürlük demek. Caz müziğin şimdilerde fazla entellektüelize edildiğini, bunun sebebinin de eski popülerliğini yitirmiş olması olarak açıklıyor. Ancak olumlu bir öngörüsü de var; “bu müzik şimdi daha steril, kendi alanındaki organizasyonlarla yürüyor gibi. Ama o da evrilecektir. Hayat ilerledikçe müzik de kendi şeklini, yolunu bulur.”

Müzik hayatınıza ne zaman girdi Sibel Hanım?

Ablam yaşça benden çok büyük. Aramızda 14 yaş var. Bir de ağabeyim varmış. Maalesef trafik kazasında kaybetmişiz. Ablamın gençlik zamanlarıyla benim bebeklik zamanlarım denk düşer. O dönemlerde, Fransız müzikleri çok popülerdi. Bir portative plakçalar ve 45’likleri vardı. Ben mama yerken bir yandan da o portatif pikaptan dönemin popüler müzikleri çalar, aklınıza ne geliyorsa onlar, şarkı defterleri, eski dergiler gelirdi... Ses Dergisi’nin, Hey Dergisi’nin şarkı sözü ekleri falan. Şimdi olmayan, ama o zamanlarda olan, müzikle ilgili aklıma gelen çağrışımlar. Sonra okula başladığımda, ilkokulda 5 yıl korodaydım. Ortaokulda da grubumuz vardı. Orada şarkı söylüyordum. Lisede biraz daha tiyatroyla ilgilendim ama sonra üniversitede tekrar lise yıllarında dinlemeye başladığım caza sevgi duymaya başladım.

KASETLER KARŞTI, ELLA FİTZGERALD’LA TANIŞTIM”

Cazla tanışma hikâyenizi anlatır mısınız?

Çok acayip bir hikaye aslında. Yine ablam, lise çağına geldiğimde, -Deprem Araştırma Bölümü’nden emekli oldu kendisi- bir deprem araştırması için doğuda bir bölgeye gittiler. Mühendis bir bey ile kasetleri karışıyor. Üstünde Ella Fitzgerald yazan bir kasetle döndü. Ben de popüler müzikleri takip ediyorum o zamanlar ve çok kolay öğreniyorum. Kaseti dinlemeye başladım. Air Mail Special’ın çok uzun sololu müthiş bir performansı. Canlı kayıt. Çenem düştü! Büyülenmiş gibi, sürekli başa alarak belki bir sene dinledim. Ne olduğunu bilmediğim bir müzik beni çağırmaya başladı. O zamanlar kasetler kaydoluyordu, dükkanlara gidiyordunuz. Çok anlamadığım için olabildiğince sade yorumlar arıyordum. Radyo programları vardı yine dinlediğimiz. Sevgili Hülya Tunçağ, Ümit Tunçağ, Teoman Baber, Erol Pekcan vardı... Erol Pekcan’ın radyo programlarını kaydedip sonra dinlerdim. Charlie Parker konserleri... Böyle bir yandan hem araştırıyorum hem de daha sade Julie London gibi eski bir sürü şarkıcıların kayıtlarını buluyorum ki parçaları öğreneyim. Dükkan sahipleri gördükleri zaman “Eyvah! Yine o geliyor.” diye fenalık geçiriyordu. Çünkü en yukardaki kutulardan long play’ler çıkıyor onları dinliyorum. Bu, üniversiteye kadar devam etti.

 “YILLARCA USTA SANTÇI TUNA ÖTENEL’LE ÇALIŞTIM”

Peki, şarkı söylemeye nasıl başladınız?

Koroda da şarkı söylüyordum zaten. Ama koroda önemli olan birlikte şarkı söylemektir. O bambaşka bir şey. Solist olarak üniversitede tanıştığım ve çok sevdiğim, şimdi başka meslekleri olan, çok değerli, çok zeki, çok entellektüel arkadaşlarımdan kurulu bir grubumuz vardı. Mesela ilk notalarımızda; Kiril alfabesiyle yazıyordu parça isimleri. Çok uzun sürüyordu onları bulmamız. Orada orkestra solistliği yapmaya başladım. Kısa süre sonra Tuna Ötenel ile tanıştık ki kendisi ülkemizin gelmiş geçmiş en değerli müzik adamlarından biri. Onunla çok uzun süre çalışma fırsatım oldu. 10 yıldan uzun süreden söz ediyorum.

“TÜM SANATLARLA İLGİLİ BİR BÖLÜM, MİMARLIK OKUDUM”

ODTÜ Mimarlık mezunusunuz, konservatuvar okumadınız. Ama mimarlık okurken profesyonel olarak şarkı söylüyordunuz. Biraz üniversite hayatınızdan bahseder misiniz?

Konservatuvar’da okusaydım tiyatro okurdum. Çünkü o zaman öyle bir eğilimim vardı. Müzik zaten sevdiğim bir şeydi. Konservatuvara gitmeyi düşündüm ama ailem daha teknik bir bölümde okumamı istedi. Mimarlığın çok kolay bir meslek olmadığını bilerek ama yine de kendime yakın bularak ve çok severek okudum. Mimar olacağım, şarkıcı olacağım ya da şunu olacağım... Eğitimin öyle bir problemi var. Çok memnunum mimarlık okuduğum için. Çünkü mimarlık eğitimi bütün sanatlarla ilgili. ODTÜ’de okumuş olmaktan çok memnunum. Orada pek çok şey yaptık. Amatör tiyatro topluluğunda rol aldım. Modern Dans Topluluğu ile gösteriler yaptık.

“DOĞU’YA DA GİTSEN BATI’YA DA GİTSEN EV EN GÜZELİDİR” 

Yurtdışında pek çok etkinliğine katıldınız, mesela New York’ta, Polonya’da yaşadınız... Neden yurt dışında devam etmediniz?

Daha çok Avrupa’da olmak üzere birçok yerde bulunup konser vermek, kayıt yapmak gibi bir şansım oldu. Şunu okuyacağım diye yola çıksanız evet, belki. Gitmeniz gereken yer gerçekten New York olabilir söz konusu caz müziği ise. Ama pek çok farklı şeyden de, kökünden kopup gitmek de tercih meselesidir. Benimki şu ana kadar öyle olmadı. Annem bir gün “East to your West, home’s the best” demişti bana. Yani doğuya da gitsen batıya da ev en güzelidir diye. Emin olmamakla birlikte, ne kadar çok gezerseniz gezin, sonunda yuva kabul ettiğiniz yere dönmek insanın ruhunda olan bir şey.

Yurtdışındaki çalışmalarınızdan da bahsedelim mi, kimlerle çalıştınız, en çok kimlerden etkilendiniz?

 Polonya’da 3 kuşak müzisyenle söylemek, müzik yapmak ve arkadaşlık şansım oldu. Dolayısıyla orada birlikte çalıştığım pek çok müzisyen var. Janusz Szprot yıllardır Türkiye’de yaşıyor ve o bir köprü olarak sadece beni değil birçok Türk müzisyenini Polonya’yla tanıştırdı. Polonyalı müzisyenleri de buraya getirmeye vesile oldu. 10 yıldır orada bir yaz okulunda eğitmenlik yapıyorum. Henryk Majewski, yaz okullarına gitmemi arzu eden kişi ve Polonyalı cazın en önemli figürlerinden biri, dünyada da tanınan bir müzisyen. Kaybettiğimiz Tomasz Sikorski vardır. Fransa’da yaşayan Türk piyanist Ahmet Gülbay ile yıllar önce Bossa Lova a St-Germains-des-Pres albümünü yapmıştık. “Jean Loup Longnon” vardır trompet çalan ve kendi Big Band’ini yöneten, aranje eden önemli bir bebop müzisyenidir. Onunla Fransa’da, Rusya’da, Afrika’da, dünyanın çeşitli yerlerinde konser verdik. Çok isim var, hepsini saymak mümkün değil.

Özellikle sahnede sizi en çok heyecanlandıran bir şey yaşadınız mı?

Benny Golson gelmişti geçtiğimiz yıllarda NARDIS’te performans için. Bir gün önce bizi dinlemeye geldiler. Heralde onun önünde söylerken çok heyecanlandım. Hep heyecanlanıyorum o ayrı konu ama o ve Chan Parker… Chan Parker da Charlie Parker’ın eşidir. Onunla da Kuşadası’nda tanıştık. Bu insanlar gerçekten caz çınarları. Benny Golson ve Chan Parker. Billie Holiday’e çiçeğini veren birine ben ne söyleyebilirim ki?

“EĞİTİM, KARŞIDAKİ İSTEMEZSE MÜMKÜN OLAN BİR ŞEY DEĞİL”

Aynı zamanda eğitmensiniz... Bu işi yapacaklara neler tavsiye edersiniz?

Eğitmen gibi görmüyorum da daha çok bir araya getirici, biraz rehber görüyorum kendimi... Tam tanımını kestiremiyorum. Çünkü aslında eğitim; karşıdaki istemezse çok da mümkün olan bir şey değil. Aslında her insan kendi eğitiminden sorumludur. Bir başkasına verebilecekleriniz onun alabilecekleri ve almak istedikleri ile sınırlı. Dolayısıyla “çok dinlemeniz gerek” demek bile çok saçma. Çünkü evet çok dinlemelisin. İnsanların karşısında şarkı söylemek kolay bir şey değil. İnsanların en büyük korkusu ölüm korkusu değil, topluluk önünde konuşmakmış. Müzik bunun üstüne bir şey daha ekliyor.

 “CAZ, TÜRKÇE’DE 3 HARF, İNGİLİZCE’DE 4 HARF”

Caz nasıl bir müziktir? Yaygın olmama sebepleri nedir sizce?

Caz dediğiniz zaman Türkçe’de 3 harf, İngilizce’de 4 harf. Ama altında o kadar büyük bir yelpaze var ki. Dünyaya yayılmış bir müzikten bahsediyoruz. Evet kökleri Afrika, Amerika vs. Ama bugün dünyanın her yerinde çalınan, kendine göre form değiştiren, birbirinin içine geçen farklı tarzları var. Gerçekten geçen yüzyılın sanat hazinesi gibi. Cazın tanımları vardır. Bir Amerikalı arkadaşım “radyoda ve televizyonda çalınmayan müziğe caz denir”demişti. Çünkü çok az programda, televizyonda var. Belki birkaç radyoda. Ulusal kanallarımızdan bahsediyorum bu arada. Dünyada da öyle. İnsanlar genellikle bildikleri ve dinledikleri şeyleri sevme eğiliminde. İkincisi de şu : Temsil ettiği şeyler. Evet Amerika’da doğmuş ama doğaçlama, kendine has o ritim örgüsü var. Aslında bu topraklardan da besleniyor. Çünkü bizim ritim renklerimiz dediğimiz şey, içine girebilir. Tabii ki dil problemimiz var. Belli bir repertuar söz konusu olduğunda insanları uzak tutan öge olabilir. Sevmek biraz yakınlaşmakla ilgili. Bana olduğu gibi, bir sanatçıyı merak ediyorsunuz o size bir evren açıyor. Bugün tüm dünya müzikleri birbirine karışıyor. Tadını çıkarmak lazım...

Cazcıların diğer müzik insanlarından farkı var mıdır?

Vardır. Çünkü yaklaşım meselesi bir kere her şeyden önce. Tabii ki herkesin kendine özgü bir karakteri var ama daha oyuncu, daha meraklı, daha keşfetmeye açık, daha deneysellerdir. Nüktedan, mizah duygusu gelişmiş, mesela daha bonkör, daha şefkatli, hümanist, idealist insanlardır. Bunlar geliyor aklıma cazcı özellikleri dediğiniz zaman. Çünkü bu, bu müziğin de özellikleri.

Caz dışında ne tür müzik diliyorsunuz? En çok hangi seslerden hoşlanıyorsunuz?

Türk Sanat Müziği’nin yeri çok ayrıdır bende. Müzeyyen Senar en sevdiklerimden biri. Brezilya müziklerini çok seviyorum. 60’ların, 70’lerin, Bosanova’sının dünyada tanındığı dönemlerdeki repertuvarı çok ilgimi çekiyor. Son dönem diğer Güney Amerika yani Arjantin müzikleri de ilgimi çekmeye başladı.

Sibel Köse kimdir?

Sibel Köse, Türkiye’nin önde gelen caz sanatçılarından. Müzik, hayatına çok küçük yaşlarda ablasının eve getirdiği plaklarla girdi. O dönemde evde özellikle Fransız müzikleri dinleniyordu. Yine ablasının eve yanlışlıkla getirdiği bir kaset sayesinde Ella Fitzgerald’la tanıştı, bu onun aynı zamanda cazla tanışması oldu. O büyülendiği kaseti sürekli başa alarak bir sene boyunca dinledi, söyledi. Üniversiteye kadar caz araştırmaları yaptı, dükkanlardan kasetler topladı. Profesyonel olarak şarkı söylemeye ise, ODTÜ Mimarlık Fakültesi'nde öğrenciyken başladı.