Barcelona'yı tutmak

Barcelona henüz hiç bir kupa kazanmadığı halde efsane olmaya başladı.

Haberler 08.05.2009 - 16:17

Futbola olan inancım 1982 yılının Temmuz ayında geçirmişti ilk sarsıntısını. Henüz kazanmak uğruna duygulardan, romantizmden, estetikten vazgeçilmediği yıllardı. Ya da ben, henüz insanların büyüdükçe zevkten değil kazanmaktan tatmin olduğunu anlayamayacak kadar küçük bir yaştaydım.

Bugüne kadar futbol tarihinin en güzel futbolunu oynayan, antrenmanlarda bile dansçı kızları andıran senkronize hareketlerle bizi büyüleyen Brezilya, Dünya Kupası'nda yarı finale çıkabilmek için İtalya ile oynayacaktı. Oynamaya değil oynatmamaya çalışan, o güne kadar ki en katı savunmayı yapan, sonradan oynadıkları şeye 'katenaçyo' adı verildiğini öğrendiğim İtalya ile...

Bir tarafta, 4 maçta 13 gol atıp 3 gol yiyen Brezilya'nın, Socrates, Zico, Falcao, Junior, Cerezo'dan oluşan akıl almaz orta sahası, diğer tarafta, 4 maçta 4 gol atıp 3 gol yiyen İtalyanların sert savunması vardı. Göbeğinde de, bir önceki maç Maradona'ya tam 23 faul yaparak bu alanda dünya rekoru kıran Gentile.

Sadece en iyi değil, aynı zamanda en son kaleydi Brezilya. Kimi tutsam gitmişti o kupada. Harika bir futbol oynayan Cezayir, Alman-Avusturya ortaklığıyla devre dışı bırakılırken herkesin midesi bulanmış ama kimsenin elinden bir şey gelmemişti. Sadece gol için oynayan Macarlar Belçika'dan, İngiliz liginin en iyi forvetlerine sahip İskoçlar ise Rusya'dan son dakikalarda beraberlik golünü yiyip elenmişlerdi. Keegan'lı, Robson'lı İngiltere, Alman savunmasını geçememişti. Güzel futbol hep kaybetmişti.

O gün Barcelona'da, Brezilya, 9 kişilik İtalyan savunmasını 2 kere geçebilmiş, ama o güne kadar ortalıkta görünmeyen, dünya tarihinin en büyük fırsatçısı Rossi'nin 3 golüne de engel olamamıştı. Ne de olsa en büyük zaafı kalecisiydi Brezilya'nın. Bir de tek bildikleri şeyin hücum olması. Tele Santana onlara futbolun bir şov olduğunu, beraberlik yetse bile asla oyunu geride kabul etmemeleri gerektiğini öğretmişti.

Kimdi hatırlamıyorum ama eski bir Brezilyalı yıldız o maçı, Casablanca'nın futbol versiyonu olarak yorumlamıştı. Ve Çarşamba gecesi Stamford Bridge tribünlerinde hıçkıran küçük Chelsea taraftarı gibi binlercesi TV'leri başında ağlamıştı o gün.

Santana beraberliğin yettiği anlarda oyuna ilave bir savunma oyuncusu almamakla eleştirilecekti sonraları. Ancak daha iyi savunma yapan 1986 ve 1990'ın Brezilya takımları da aynı akıbete uğramaktan kurtulamayacaktı. Ta ki, 1994'te romantizmi öldüren ve gol atmaya değil yememeye öncelik veren Parreira'ya kadar. Üstelik örnek aldığı İtalyanları tarihin ilk golsüz Dünya Kupası finalinde geçerek. Ama asla 1982'nin Brezilyası kadar hatırlanmayarak.

Sonradan savunma futbolu oynayan takımlara kızmamam gerektiğini anladım. Çünkü çoğunun, İtalya gibi, yapacak başka birşeyi yoktu. Brezilya'yı durdurmasının başka yolu da yoktu zaten. Ancak hiçbir zaman da kazanmalarını istemedim.

Çarşamba gecesi geç saatte, Iniesta'nın golü geldiğinde işte bu yüzden bağırdım kendimi tutamayıp. Zaten o gece Chelsea (veya Real) taraftarı olmayıp Chelsea'yi destekleyen kaç kişi vardı bilmiyorum. En azından çevremde hiç yoktu. Ve herkesin Barcelona'yı tutması için bir nedeni vardı: Geçmişi, ilkeleri, Messi veya estetik ve yaratıcı oyunu.

Benim nedenim ise Cruyff'a kadar gidiyor. Şöyle ki; bu estetik ve yaratıcı futbolun yönetmeni Guardiola. Guardiola geçmişte futbolu böyle oynayan ilk Avrupa takımının beyniydi. O takımı kuran ve o futbolu oynatan ise Johann Cruyff'tu. Ve Cruyff sonrası sekteye uğrayan Barcelona anlayışını geri getiren adam yine Guardiola oldu. Zaten Chelsea maçı öncesi, "Rakip ne kadar katı bir savunma yaparsa yapsın ve ne kadar eksiğimiz olursa olsun biz geleneklerimize sadık kalıp, sahaya sürekli pas yapıp gol aramak için çıkacağız" derken, aksini düşünmesinin hocasına ihanet olacağını biliyordu.

İşte bu nedenle Barcelona henüz hiç bir kupa kazanmadığı halde efsane olmaya başladı.

Üstelik birçok maçı 60. dakikada bitirmesine rağmen diğer liderler Manchester United'tan 37, Wolfsburg'dan 34, İnter’den 40, Marsilya'dan 42 gol fazla atan bu takımın gollerinin çoğunu atan forvete bir bakın. Sezon başında satış listesinde olan Eto'o, yine sezon başında hakkındaki her yazıda dinozor kelimesi geçen ve hayatında ilk kez düzenli olarak sol açıkta oynayan Henry ve büyüme homonlarında sorun olduğu için tedavi gören Messi. Üstelik aynı kadro geçtiğimiz sezon Real'in 18 puan arkasında kalan kadro. Üzerine katılan ise biraz disiplin, biraz daha fazla savunma konsantrasyonu, güzel futbol oynama arzusu ve motivasyon. (Guardiola'nın, sezon başında Olimpiyatlara gitmek isteyen Messi'ye izin vermeyen Barcelona yönetimine baskı yaparak ona izin çıkarttığını unutmayalım.)

Yine de rugby takımını andıran fizik gücüyle Chelsea, Barcelona'yı eleme noktasına gelmişti. Essien'in Sabri'ye cesaret verecek şekilde salladığı ve her teknik adamı kızdıracak vuruşuyla herşey kötü başlamış ve Chelsea daha da gömülmüştü. Neyse ki, Chelsea son dakikalarda topu rakip sahada tutmaya çalışarak biraz alan bıraktı rakibine. Ve neyse ki, Lampard geri gelmekte geç kalıp Iniesta'nın şutuna müdahale etmedi. Ve biz sevindik.

Hiddink'in Avustralya'ya oynattığı futbol çok hoşuma gitmişti. Çok da değerli olmayan bir kadroyla İtalyanlara dar etmişlerdi sahayı. Ancak Chelsea'ye oynattığı futbolu sevmem mümkün değildi. Çünkü Chelsea mazlum değildi. Belki yaptıkları doğruydu, ama eğer doğruysa Chelsea'nin harcadığı yüzlerce milyona yazık edilmişti. Messi'ye top gelmesini engellemek, koşu yollarını kapatmak ve 8 kişiyle kendi yarı sahasından öteye geçmemek için bu kadar para harcamaya gerek var mıydı bilmiyorum. Chelsea, Barcelona'dan korkmayan ve sadece gol yememek için değil gol atmak için de doğruları yapan Atletico Madrid veya Valencia kadar olamadı.

Hiddink'e kızmamın bir diğer nedeni ise oyuncularını motive etmek adına maçtan önce yaşlarını gündeme getirmesi ve hayatın anlamını Şampiyonlar Ligi kupasına bağlayarak onları baskı altına almasıydı. Maç sonrası oyuncuların üzüntülerini katlayan acımasız bir açıklamaydı bu.

Finalde Barcelona'nın karşısında yaratıcı forvetler, iyi bir savunma, süper bir kaleci, ama sönük bir orta saha olacak. Ve ben tabii ki Henry'nin gol sevincini Ronaldo'nunkine yeğleyeceğim…

Sayfa Yükleniyor...