Barış Gerçeker: Yoğun istek üzerine

Bir şubenin ve bir milli takımın göz göre göre katledilmesinin izahı ve hesabını birilerinin bir gün vereceğini umuyor, sadece Fenerbahçeliler değil, tüm basketbolseverler.

28.12.2009 - 16:38

Otuz civarında yazım olmuş yayınlanan, grafiksever bir kişi olarak yazılarla ilgili istatistik tutuyorum kendi çapımda, gördüğüm şudur ki, en çok puan verilen ve yorum yazılan iki yazı Galatasaray’ın Seyrantepe’deki stat projesi ve Efes Pilsenli Kerem Gönlüm’ün dopingiyle ilgili. İlginç, normalde Fenerbahçe yazmak rating yapar derler, bende durum farklı demek ki.

Ve ilginç olan bir diğer şey ise bu iki yazıya gelen yorumların ortak noktalarından biri, neden Fenerbahçe’nin Ülker birleşmesinden bahsetmediğime dair, biri basketbol açısından, diğeri Ülkercity inşaatı yüzünden. 2009’un son yazısı olması muhtemel bu yazıyı okuyuculardan gelen yoğun istek üzerine bu konuya ayırayım dedim, dilim döndüğünce.

2004-05 sezonunda göreve Aydın Örs’ü getiren Fenerbahçe o sezon kısıtlı kadrosuyla FIBA Avrupa Kupası’nda Final-Four’a kalmayı başardı. İstanbul’da oynanan dörtlü finalin ilk maçını kaybedip finale kalamadı. Bir sonraki sene ise 1 sayı averajla aynı kupada ikinci aşamayı geçemedi. Bu dönemde kadrosunda yerli, yabancı pek önemli isimler yoktu. 2006-07 sezonu Fenerbahçe’nin kuruluşunun 100. yılı olduğundan yönetim her branşta şampiyonluk hedefi koydu ve Ülker birleşmesi de buna denk geldi.

UEFA’nın futbol gelirlerini futbola kullanmayı zorunlu kılan kuralları, bizdeki gibi gelir kalemlerinin çoğunu bu branştan elde eden çok şubeli spor kulüplerini zorluyor. Bizdeki adıyla amatör diğer branşlara nakit aktaramadığınızda da özellikle uluslararası turnuvalarda dev bütçeli takımlarla başa çıkmanız imkansız hale geliyor.

Bırakın uluslararası turnuvaları, kendi liginizde bile müessese kulüpleriyle “gençlik kulübü” olarak anılan kulüplerin baş etmeleri mümkün değil. Nitekim bu birleşmeden önce şampiyonluklar 89-90 sezonunda Galatasaray, 90-91 sezonunda Fenerbahçe tarafından kazanıldığından beri Efes Pilsen, Ülker ve TOFAŞ arasında gezmiş durumda. Söz konusu birleşmeye kadar geçen sürede Efes Pilsen 10 kez, Ülker 4 kez, TOFAŞ 2 kez lig şampiyonluğunu kazanmış. Birleşmeden sonra Fenerbahçe Ülker de 2 kez kazandı. Bir de, takım bütçeleri ve basketbol şubelerine verilen önem konusunda Yunanistan ve İspanya gibi örnekler var ki, o apayrı bir konu.

Fenerbahçe de, şampiyonluğa (ve Avrupa’ya) giden yolun kolayını bu birleşmeden buldu. Ülker ise yaptığı yatırımın ve kısıtlı Avrupa başarılarının karşılığını tribün olarak alamamanın kestirmesini hazırda taraftarı olan bir kulüple birleşmekte buldu. Fenerbahçe durmadan oyuncularının kariyerleri için kaçtığı bir kulüple birleşerek kimi oyuncuları bedelsiz kadrosuna kattı, Ülker ise adını çubuklunun ortasına yazıp Abdi İpekçi’nin dolacağını umdu.

Yüzüncü yılda bu plan işledi. Ömer Onan, İbrahim Kutluay, Mirsat Türkcan gibi yerli isimlere Ira Clark, Willie Solomon ve Eddie Basden gibi isimleri ilave eden Fenerbahçe Ülker, final serisinde Efes Pilsen’i süpürerek şampiyon oldu ancak Ülker isminin eşantiyonu olan Euroleague’de gruplardan çıkamadı. (Doping ve Kambala parantezi açalım buraya, o sezon 14 lig maçında oynayan Kambala doping testinde kokaine rastlanınca kulüpten ilişiği kesildi, yani savunulmadı, kimseye erdem dersi de verilmedi).

Şampiyonluğun hemen arkasından kulübün resmi televizyon kanalında bir sonraki senenin planlarını anlatan Aydın Örs hala pek çoklarının içine sindiremediği bir şekilde görevden alındı, yerine Milli Takım’ın coachu Bogdan Tanjevic getirildi (burada da erdem dersinden söz etmek mümkün değil!).

Aydın Örs’e CEO’luk önerildiği, kendisinin bunu kabul etmediği vesaire söylense de Aydın Örs’ün konuyla ilgili sessizliği tahminleri arttırdı. Tanjevic’in sadece ülke takımı çalıştırmaktan rahatsız olduğu, federasyonun izniyle kulüp takımı çalıştırmak için İtalya’ya gitmek istediği dedikodularının hemen arkasından bu hamlelerin gelmesi, dillerden düşmeyen Turgay Demirel-Mahmut Uslu dostluğunu da yeniden gündeme getirdi. “Fenerbahçe’nin seçtirdiği federasyon başkanı Turgay Demirel” etiketi (ki kendisinin sporculuk kariyeri Galatasaray’da geçmiştir), Mahmut Uslu, Tanjevic... Komplo teorisi veya değil, Örs gitmiş Tanjevic gelmişti.

Yabancılarıyla ilgili tercihini, Ülker birleşmesinden sonra iyice dillendirilen 2010 hedefi paralelinde gelecek vaat eden gençlere yönelten kulüp, Vidmar ve Preldzic’i kadrosuna kattı. Solomon’u kadrosunda tutarken Basden ve Clark’ın yerini White ve Kinsey aldı. Tanjevic’in bilinen basketbol sisteminde görev adamı Amerikalılar tercih edilmeye başlandı, savunması iyi, paylaşımcı ancak çok sivrilmeyen; Solomon hariç! O sezonda da şampiyonluk gelince ve Euroleage’de de son sekize kalınınca Örs’ün gidişi ve Tanjevic’in gelişiyle ilgili çıkan çatlak sesler biraz olsun kısıldı. Devir prensiplerden ziyade başarı devri olunca buna kimse şaşırmadı.

Aynı sıralarda Milli Takım’ın da Tanjevic yönetiminde aksak ilerlemesinin üzeri İspanya’daki Avrupa şampiyonasında 16 takım içinde ancak 12.’liği alabilmesiyle çizildi. Fenerbahçe’nin başına geçmeden önce Japonya’da düzenlenen Dünya Şampiyonası’ndaki 6.’lıkta gerileme olmuştu ama, ne tesadüftür ki, Fenerbahçe Ülker’de olduğu gibi, Milli Takım’da da hedef Türkiye’de düzenlenecek olan 2010 Dünya Şampiyonası’ydı.

Bir sene sonra final serisinde 2-0’dan 4-2’yle Efes Pilsen’e kaybederek şampiyonluk serisini üç sezona çıkarma şansını kaybettiler. Bu final serisine daha sonra doping lekesi sürülmüş olsa da son maçtan sonra yaşanan saha içi olaylar da hafızalara kazındı.

Yine Tanjevic de nev-i şahsına münhasır kişiliği ve basketbol CV’siyle başlı başına bir yazı, hatta yazı dizisi konusu olabilir. Perçemlerini sıçrata sıçrata attığı fırçaları, aksi ihtiyar moduyla asla memnun olmayan yüz ifadesi ve son yıllarda iyice ayyuka çıkan oyuncu değiştirme/rotasyon fetişiyle maçı anlatana da, izleyene de, hatta oyunculara da takımın sahada ne yaptığını anlama imkanı vermeyen taktik anlayışıyla, fenomen bir coach.

Fucka ve Bodiroga gibi isimleri basketbol dünyasında parlatarak, adeta bir önceki yazının konusu “topu yere vuran uzunlar”ı tek başına icat eden bu hocanın aynı şeyleri Vidmar ve Preldzic’ten beklemiş olması hala soru işareti. Vidmar’ın kiralık verilmiş olması kendisinin de umudunu yitirdiği anlamına mı geliyor bilinmez, ancak Emir “iyi bir oyuncu” olacak olsa bile, Ülker birleşmesiyle vites büyütmesi beklenen Fenerbahçe’de oturmuş takıma bench katkısı yapabilecek bir oyuncuydu ancak. Fakat Vidmar ve Preldzic’in takıma gelişi, tıpkı hocalarının gelişi gibi, pişmiş aşa su katma şeklinde olunca pek destek ve sempati kazanamadılar.

Yıllarca Haluk Ulusoy-Galatasaray yakınlığından yakınan Fenerbahçe’nin, benzer senaryolara Mahmut Uslu (Aziz Yıldırım)-Turgay Demirel üzerinden aktör olması Fenerbahçeliler için yeterince can sıkıcı. Ülker birleşmesinin kapsamının sır gibi saklanması, kimin kiminle birleştiğinin bir türlü belli olamaması, şube yönetiminde kimin sözünün geçtiği, transferleri kimin yaptığının muallaklığı bu branşı en az futbol kadar önemseyen kitle üzerinde olumsuz etki yarattı şüphesiz. Fenerbahçe isminin Ülker ismiyle paylaşılıyor olmasına sunulabilen tek karşı argüman Barcelona’nın Winterthur ortaklığı olabildi. Ülker’in marka olarak imajına ise değinmek istemiyorum, ancak mevcut antipatide bunun da payı olduğunu söylemeden geçmeyelim.

Dün akşam oynanan, 5 maç seyircisiz oynama cezasının bittiği ilk maç olan, üstelik bir de derbi olan Beşiktaş Cola Turka maçında tribünlerin dolmamış olması da bu olumsuz etkinin yansımalarından. Birleşmenin şekli, Örs’ün gönderilişi, Tanjevic’in geliş şekli, transferlerin doğası, takımın uyumsuz ve huzursuz potresi, ve sezonun geri kalanında şubenin hem sportif hem idari olarak yaşadıkları, hepsi bunda etken. 2010’a şunun şurasında günler kalmışken bu hedefin de ne derece kandırmaca olduğu ortada.

Ancak derbilerde ve Efes maçlarında (bir de Telekom maçlarında) dolan salonlar Euroleague maçlarında dolmuyor. Yıllarca müessese kulüplerinin spora katkılarıyla ilgili olarak “kulüp kurmasınlar, sponsor olsunlar” diyenlerin bu savlarındaki samimiyetinin sınavı Fenerbahçe özelinde sınıfta kalmış durumda. Ülker’in bunu yaparken işin suyunu çıkartıp bir dönem ligdeki takımların dörtte birine sponsor olması (Fenerbahçe Ülker, Beşiktaş Cola Turka, Galatasaray Cafe Crown’ın yanı sıra Alpella da ligdeydi bir sezon boyunca) ve federasyonun buna izin vermesi ilginç. Ama basketbol federasyonumuzda olan şeyler içinde o kadar çok ilginç şey var ki, buna şaşıramıyoruz bile artık.

Bütün bunlara Ataşehir’de inşaatı başlayan Ülkercity Spor Kompleksi de eklendi. İhaleye çıkış şekli başlı başına katakulli kokan bu proje de Seyrantepe’yle ilgili argümanlarını yutturdu Fenerbahçeliler’e. İnşaatın başlama aşamasında belediyelerin çeşitli şekillerde kapsamı nedeniyle yürütmeyi durdurduğu proje yavaş da olsa ilerliyor. İhale edilen arazinin spor kullanımı haricinde alışveriş ve yaşam merkezi içeren yapılar içermesi pek çok tartışmaya neden oldu. Fenerbahçeliler buna kızarken esası bırakıp lafı yine Seyrantepe’ye getirerek kendi ayaklarına sıktıklarının bile farkına varamadılar. Madem Seyrantepe’ye izin veriliyordu, Ülkercity’e neden zorluk çıkarılıyordu? Yazının en başında bahsettiğim Seyrantepe yazısının sonunda da, kimsenin pek önemsemeye zahmet etmediği satırlarda şu yazıyordu: "Bizdeki örnekler ise rekabetin bozulduğu anlarda bile 'Elbet bir gün bizim de işimiz düşer' denerek sessizliğin korunduğu, belki çoktan bizim bilmediğimiz sözlerin bile alındığı bir rant düzeni". Yani bugün sana, yarın bana. Bunu herkesin her koşulda kabul ettiğini var saymak çok normal değil. En iyimser bakış açısı "Memlekete tesis kazandırılıyor işte" diyip görmezden gelmek. Kimse kendisi dışındakine böyle bakamadığı için de ortalık hep toz duman. Kendimi de bundan soyutluyor değilim.

Birinci sporun her halükarda futbol olduğu bir ülkede yaşadığımızı herkes biliyor, onu da tuttuğumuz takımlar kadar sevebilsek yanımıza kâr kalıyor. Yoksa futbol filan da değil sevdiğimiz şey. Böyle koşullar altında futbol dışında bir spor branşıyla uğraşıyor olmak başlı başına cesaret gerektiriyor. Doğal olarak da futbolun üç büyükleri bu şubelerine para harcamamanın yollarını arıyorlar. Ligde üçüncü olan ve ikincilik mücadelesi veren Beşiktaş Cola Turka oyuncularının maaşlarını alamadığına dair haberi okuyalı çok olmadı. O zaman neden sponsoru var diye sorulabilir.

Fenerbahçe’nin de bu yolda sponsor bulma yoluna gitmesi normal karşılanmalı. Camianın bu konuda isim birleşmesi yaşanması nedeniyle itirazları devir gereği romantik bulunuyor olabilir ancak zaten taraftar bir noktadan sonra söz hakkı değil. Tepkisini ancak ister istemez, yukarıda anlattığım sevimsizlikler nedeniyle elini ayağını salondan çekerek yapabiliyor.

Tanjevic üzerinden şube yönetiminde olup bitenler ise bir şampiyonluk, bir olaylı finalle üzeri örtülmüş şeylerden ibaret. Aydın Örs’ün yeniden CEO’lukla göreve geleceği, onun altında da Tanjevic’in yerine de Oktay Mahmuti’nin geleceği haberleri epeyi dillenmeye başlamışken, adı konamayan “yukarıdan baskılarla” bu operasyonun durdurulduğu söyleniyor. Tanjevic’in tazminatı, Turgay Demirel’den, hatta siyasilerden bu konuyla ilgili baskı gelmesi gibi gerekçeler dedikoduların parçası. Bir diğer gerekçe senaryosu ise operasyon gerçekleşmeden sızdığı için Aziz Yıldırım’ın vazgeçtiği yönünde ki, aslında ilk bakışta çok saçma gelmesi gereken bu gerekçe bile Fenerbahçe ve Aziz Yıldırım özelinde saçma olmaktan çıkabiliyor. Tabi tekrar söyleyelim, bunların hepsi rivayet, ispatı zor ancak çok yerden duyunca insan inanmaya başlıyor.

2010'a 3 takvim günü kalmışken ne Fenerbahçe Ülker'in ne de Türk Milli Takımı'nın 2010'la ilgili beklentileri tüm bu senaryolar içinde parlak bir yere sahip. Bir şubenin ve bir milli takımın göz göre göre katledilmesinin izahı ve hesabını birilerinin bir gün vereceğini umuyor, sadece Fenerbahçeliler değil, tüm basketbolseverler.

  • Etiketler :

Sayfa Yükleniyor...