Fenerbahçe

Futbolda üç sene üst üste şampiyonluk sözünün ilk senesi boş geçildi ancak Fenerbahçe, "Spor" Kulübü olmasıyla ön plana çıkmaya çalışan yönetimiyle kendisini başarısız görmüyor.

Her sezon olduğu gibi geçen sezona da şampiyonluk amacıyla giren Fenerbahçe ilk sekiz haftada sadece kağıt üzerinde aday olmadığını 24 puan toplayarak gösterdi. Galatasaray’ın daha spektaküler ve gollü galibiyetler aldığı dönemi daha az gol atarak, ama az da gol yiyerek kapattı. Yorumlar mantıklıydı o dönemde; Galatasaray iki gol yediği maçı üç gol atıp çevirebilir, Fenerbahçe ise yememek üzerine kurulu, nitekim ilk sekiz maçta 17 gol atıp (Galatasaray’dan dört gol daha az) sadece 3 gol yemişti (Galatasaray’dan altı gol daha az).

Gaziantep yenilgisi sinyali alınan ama ciddiye alınamayan şeyleri belli ederken onuncu haftadaki derbi galibiyeti Fenerbahçe’nin laneti oldu. Form durumundan bağımsız, iç sahada bir şekilde yendikleri Galatasaray’ı bir daha yendiklerinde bu sefer bir galibiyetsizlik serisine gireceklerini bilemezlerdi. Galatasaray galibiyetleri malesef Fenerbahçe’de hep birşeyleri örtmüştür, aksi de geçerlidir.

Son düzlükte yine gol yemeden galibiyetleri dizdiği seri yakalayana kadar zirvedekilerden kopmamasıyla son haftaya lider girmeyi başaran sarılacivertlileri ikinci bir 14 Mayıs travmasının beklediğini kimse tahmin etmiyordu. Dört sene önce almış olması gereken bir dersi hala almadıkları görüldü; erken havaya girme, iş bitmeden kutlamalar. Aslında, bilakis, dört sene önce olmuş olanlar yüzünden “Bir kez daha aynı şeyi yaşatmazlar” dedikleri futbolcular, bu sefer dört sene öncekinden farklıydılar, hem isim isim, hem oyun olarak. Ama olmadı. Kimileri ilahi adalete bağladı, kimileri futbolun sürprizlere gebe güzelliğine. Bir de anons skandalıyla tüy dikildi ki, bu durum neredeyse şampiyonluğun gitmesinin bile önüne geçti.

Fenerbahçe taraftarının sevinci de üzüntüsü de çok büyük ve şiddetli. Maç sonrası gelmemiş şampiyonluğu kutlamaya başlamışken “Yanlış bilgi gelmiş, Bursaspor şampiyon” anonsuyla ne olduğunu şaşıranların öfkesini nereden çıkaracağını şaşırmış halleri gözaltı ve bu hafta içinde tutuklamalara dönüştü. Saha kapatma cezası ise hafif atlatıldı. Gelinen bu noktada Saracoğlu tribünlerinin yapısının eni konu değişmiş olmasının payı da oldukça büyük. Tribün profili çok değişti, bunun sonucu olarak nerede, neye, ne şekilde tepki vereceğini kestiremeyen insanlar yan yanalar. Ateşle barut. Güiza’yı ıslıklamakta sakınca görmeyenle, Fenerbahçe forması giydikten sonra herkesi putlaştıranın böyle bir sonuçtan sonra birlikte üzülmeyi becerememiş olması ayrı bir inceleme konusudur aslında ama bu yazının konusu o değil.

Takıma ve oynadığı futbola dönelim.

Alex’in varlığında Fenerbahçe’nin oynayacağı oyun üç aşağı beş yukarı bellidir. “Beni ortasaha değil forvet olarak değerlendirin” diyen 10 numarayı nasıl değerlendirirseniz değerlendirin, 8-10 tane akciğeri olan bekleriniz ve Milan’ın bir dönem kök söktüren Gattuso-Pirlo-Seedorf üçlüsü gibi bir üçlünüz yoksa Fenerbahçe’nin saha içindeki “gerçek santrafor” kontenjanı yazıyla BİRdir. Alex’in takıma yaptığı direk ve endirek skor katkısına baktığınızda bu ödenebilir bir bedeldir ancak sadece önündeki santrafor Güiza veya Kezman veya bu forvetlerin temsil ettiği forvet tipi değilse!

Daum’un önceki macerasının ikinci senesinde Alex transferiyle inşa ettiği (etmek zorunda kaldığı) sistemi, Zico ve Aragones’in de belli direnme süreçlerinin sonunda uygulamak zorunda kalması tesadüf değil. Önceki döneminde Daum’un, geride kalan 3 senede onların sahip olduğu kanat oyuncusu şansına Fenerbahçe’nin bu sene sahip olmadığı da aşikar. Anelka, Mehmet Yozgatlı, Serhat Akın, Deivid gibi sağ kanat, Tuncay, Uğur Boral gibi sol kanat oyuncularını bulamadı, kullanamadı Daum. Kazım’ın saha dışı nedenlerle aforoz edilmesi, Santos’un Carlos inadıyla sol açıktaki ziyanının Uğur Boral’ın önünü kesmesi ve Deivid’in Rock’n’Coke festivalleri gibi bir sene var bir sene yok performansı bunun başlıca nedeni. Nobre ve Pierre van Hooijdonk gibi hem duvar olabilen hem boğuşabilen santrafora da sahip olamayınca, Fenerbahçe şampiyonluğu 34. haftadaki Trabzon maçından daha önce harcadığı puanlarla kaybetti.

2008-09 sezonu bittiğinde Aragones’in fesih işlemleri sürerken sızan Daum haberlerini görmezden gelen Fenerbahçe yönetiminin bugünlerde Daum’un fesih işlemleri için aynı süreci yaşatıyor olması da şaşırtıcı değil. Hele ki önünde Dünya Kupası olan bir yaz transfer döneminde hoca ve oyuncu transferlerinin yine Ağustos ayına kalması Fenerbahçe taraftarını çok şaşırtmayacaktır. Aksinin olması daha büyük ve onlar için sevindirici bir sürpriz olur açıkcası.

Dört sene önce son hafta kaybedilen şampiyonluktan sonra yönetim yine ortadan kaybolmuş, ortaya çıktıklarında ise başkanın istifasıyla camiayı sarsmışlardı. Taraftar başkandan teselli ve güven teyidi beklerken başkanı teselli edip kendi güvenini haykırmak zorunda kalmıştı. Bu sene de yönetim yine üç gün boyunca ortalığa çıkmadı ve camiayı kederi ve soru işaretleriyle yalnız bıraktı. Ortaya çıktığında ise vakur bir duruş sergiler gibi yapıp hemen akabinde futbol gündemini değiştirmeyi başardılar. Uzaktan bakıldığında başarılı bir yönetim politikası olarak görülebilir bu, yansıtma, sektirme, geri gönderme. İdari olarak bakıldığında ise muhalefetsizliğin yönetimi içine sürüklediği rehavetin uzantısı olarak değerlendirilebilir.

Taraftarın böyle zamanlarda vakit kaybetmeden ortaya çıkıp herkesi sakinleştirmeye çalışacak, güven telkin edecek söylemlere ihtiyacı var ama Fenerbahçe yönetimi ikinci kezdir bunun yerine kaybolmayı tercih ediyor. Liderlik vasfının gerektirdiğinin tam tersini yapıyor. “Yine mi gidecekler, yine mi istifa edip geri dönecekler?” sorularını sordurmaması lazım bu denli tecrübeli bir yönetimin. Artık asıl amaçlarına hep soru işaretiyle bakılan malum muhalefet isimlerinden bağımsız olarak yeni muhalefet oluşumları da başlıyor Fenerbahçe cephesinde, ciddi ciddi örgütlenmeye çalışıyor bazı Fenerbahçeliler, müsaade edilirse tabi!

Futbolda üç sene üst üste şampiyonluk sözünün ilk senesi boş geçildi ancak Fenerbahçe, “Spor” Kulübü olmasıyla ön plana çıkmaya çalışan yönetimiyle kendisini başarısız görmüyor. 2006’da kendi kendine üzülmeyi seçip 100. yılın şerefine bir sonraki sezonun ilk ve çok da önemli olmayan B36 Torshavn maçında, yaz ortasında tribünleri dolduran Fenerbahçe taraftarının, 2010’da stadın bir kısmını yakma yoluna gitmiş olmasının birşeyler anlatıyor olması lazım, aksi durumda bu sezonun sonunda çıkan olayların daha büyüklerini dahi görebiliriz, istemesek de.

Fenerbahçe camiasının kimilerinin övünerek kimilerinin yerinerek söz ettiği nev-i şahsına münhasır özellikleri 2010-11 sezonunu Fenerbahçe tarihinde çok farklı bir yere koyabilir. Yeniden doğmak veya yıkım. Sarılacivertlilerde bu ikisinin arası yok.

  • Etiketler :

Sayfa Yükleniyor...