Onur Erdem - Galatasaray Kadıköy'de ne zaman kazanır?

Stat, rakip ve taraftarın sabit olduğu bir denklemde, 10 senedir mağlup tarafı oynuyorsanız, kazanmak adına -kendiniz dışında- değiştirecebileceğiniz bir şey kalmadığını görmek çok da zor değil.

27.10.2009 - 11:22

Ezeli rekabette bir randevu daha geride kalırken, Fenerbahçe’nin galibiyetini sıradanlaştıran futbol kamuoyu şu sıralar, Galatasaray’ın Kadıköy sendromunu ne zaman yenebileceğini ve Şükrü Saracoğlu Stadı’ndan ne zaman başı dik ayrılabileceğini tartışıyor. Zira, “Derbilerin sonucu önceden kestirilemez!” önermesi, son 10 yıla baktığımızda Kadıköy’deki Fenerbahçe-Galatasaray buluşmalarında geçerliliğini çoktan kaybetmiş durumda.

İşin vahametini sayılarla açıklamaya kalktığımızda, karşımıza daha da ilginç bir tablo çıkıyor. Derbilerin, söylendiği gibi eşit güçlerin mücadelesi olduğunu düşünürsek, maç öncesinde iki takımın da şansını yüzde 50 olarak kabul etmemiz gerekiyor. Buna, saha ve seyirci avantajını kattığımızda, ibreyi taraflardan birine yakınlaştırmamız mümkün. Maç öncesi anketlere göz attığımızda, Fenerbahçe galibiyetine kabaca yüzde 55'lik bir şans tanındığını görüyoruz. Galatasaray'ın yüzde 25, beraberliğin de yüzde 20 civarında oy aldığını ekleyelim. Ve bu veriler ışığında, Sarı-Lacivertlilerin 10 yıllık bir seri yakalama ihtimalini hesaplayalım... Cevap mı? ‘Yüzde 0,25’!

Yani; ‘normal’ bir düzende, Galatasaray’ın son 10 yıl içerisinde, yüzde 99,75'lik ihtimalle Kadıköy’den en az bir kez puanla ayrılması gerekiyordu. Bu da var olan düzenin pek de ‘normal’ olmadığını açıklamaya yetiyor sanırım.

Peki, bu anomaliyi nasıl yorumlamamız gerekiyor?

Atmosferle başlayalım;

Derbi maçlarında Kadıköy’ü mesken tutan Fenerbahçe taraftarıyla, Ali Sami Yen’deki muadili arasında çok da büyük farklar olmadığını söyleyebiliriz. Öteki tarafa beslenen sevgisizlik ve yer yer nefret, ortak payda olarak göze çarpıyor. Ancak, bunu dile getirme, sunma ve en önemlisi karşıdakine hissettirme söz konusu olduğunda, Fenerbahçe kanadının işini çok daha profesyonelce yaptığını vurgulamak lazım. Şükrü Saracoğlu tribünleri, 'kusursuzca organize edilmiş bir uyumsuzluk’ içinde, Galatasaraylı futbolcuları baskı altına almayı başarıyor ve asla süreklilik (ve beraberinde monotonluk) arz eden eylemler içine girmiyor. Bu da etkilerini 90 dakikaya (hatta öncesine) yayabilmelerini ve rakibi tedirgin bir ruh haline hapsetmelerini sağlıyor. Ali Sami Yen’de ise aynı kusursuzluğa rastlamak zor. Galatasaray taraftarı tepkisini gösterirken, ayar bir anda kaçabiliyor. 19 Mayıs 2007’de 20 bin pet şişeye ev sahipliği yapan ‘sulu derbi’, bunun belki de en büyük kanıtı. Fenerbahçe taraftarı Galatasaraylı futbolcuları baskı altına alırken, Galatasaray tribünlerinin baskısı iki takımı da eşit düzeyde etkiliyor.

Futbolculara geçelim;

Derbi atmosferini yaşamamış Cristian Baroni, hayatında belki ilk kez çıplak gözle gördüğü Arda ile -hem de maç öncesinde- gerginlik yaşayabiliyor. Buradan, rekabetin şiddeti ve maçın önemi konusunda önceden bilgilendirildiği sonucunu çıkarmak mümkün. Galatasaray’da ise kaptanlık bandını taşıyan ve derbinin anlamını benimsemiş olması beklenen Arda Turan, Cristian’ın hareketine amatörce bir karşılık vererek, gerginliğin yükselmesine katkıda bulunuyor. 9 yıldır çıkamadığınız bir statta en son isteyeceğiniz şey daha fazla gerginlikken, Arda’nın bu eylemi daha da bir anlamsızlaşıp, bireysel etkinliğine darbe vuruyor. Zira, Cristian ile yaşadığı sürtüşmenin ardından Arda’nın gözlerinde “Fenerbahçe’yi 50 bin taraftarı önünde, tek başına yeneceğim!” ifadesini okuyabiliyorsunuz. Sahaya bu şartlanmışlıkla çıkan bir futbolcudan hayır gelmeyeceğini kestirmek, çok da zor olmasa gerek.

Cristian özelinden devam edersek; ‘tahrik soslu’ hareketlerini oyun kuralları dahilinde ya da hakemin gözünden uzak bölgelerde sürdürüyor. Geçtiğimiz sezon kırmızı kartların havada uçuştuğu karşılaşmada benzer bir role bürünen Sabri’nin Emre ile yaşadıklarını hatırladıkça, Fenerbahçelilerin sakince uygulamaya koyduğu tavırları, Galatasaraylıların eline yüzüne bulaştırdığını söyleyebiliyoruz. Hatta, hiç geçen seneye gitmeden, Keita’nın acemi ve bir o kadar aleni dirsek darbesi sonucu gördüğü kırmızı karttan bile bu çıkarıma ulaşmak mümkün.

Zaten, son 10 yılın derbi dökümünü incelediğimizde, göze çarpan önemli noktalardan biri Galatasaraylı futbolcuların sarı ve kırmızı kartlardaki ezici üstünlüğü. Ki bunu, -az önceki örnekler ışığında- tesadüflere ya da hakem hatalarına bağlamak maalesef mümkün değil. Buna karşın, “Galatasaray’ın Kadıköy’de yaşadığı en büyük problem, futbolcuların gerginliğe ve baskıya direnme eşiğinin düşüklüğüdür!” dersek, anlamlı bir tespit yapmış olabiliriz belki.

Tabii, camiaların derbiye bakış açıları arasındaki farklara da değinmemiz gerekiyor. Galatasaray, 90’lı yılların sonundan itibaren takıma aşılanan özgüven ve anlayış ile hangi şart altında olursa olsun, sahaya genellikle kendi oyununu oynamak için çıkıyor. Detayları bir yana bırakırsak, şablon ve sistem maçtan maça değişmiyor. Buna Fenerbahçe karşılaşmaları da dahil. Sarı-Lacivertliler içinse Galatasaray maçları ayrı bir önem taşıyor. Son maç özelinde değerlendirirsek; Christoph Daum’un, oyuncu tercihlerindeki radikal kararları, Galatasaray maçına özgü bir çalışma içine girildiğini doğrular nitelikte. Tabii, bu yaklaşımın ne kadar sağlıklı olduğu tartışılır. Bir tarafta planlarını tek maç üzerine kuran Fenerbahçe, diğer tarafta ise belli bir sistem oturtmaya çalışan ve bundan ödün vermeyen Galatasaray. Hangisinin doğru olduğunu bugüne bakarak söylemek zor. Terazinin dengesini belirleyecek tek unsur ise Galatasaray’ın uzun vadede sistemini ne kadar kusursuzlaştırabileceği olacak.

Görüldüğü üzere, Galatasaray’ın Kadıköy’den başı dik ayrılacağı günlere ulaşması için bir şeylerin değişmesi gerekiyor. Düzenin ‘normal’ olmadığı gün gibi ortada. Galatasaraylı futbolcular, bu gerçeği kabullenip adaptasyonlarını tamamlamadığı sürece, Şükrü Saracoğlu Stadı’ndaki derbiler tek ihtimalli olmaya devam edecek.

Yapılması gereken; oyunu kuralına göre oynamak ve uyum sağlamak.

Beğenin ya da beğenmeyin; karşı yakada kuralları Kadıköy’ün sakinleri belirliyor. Ve maalesef ki; ortamı kötülemek, şikayet etmek ya da suçu farklı mecralara yüklemek, gelecek sene de oraya gideceğiniz gerçeğini örtmeye yetmiyor.

Stat, rakip ve taraftarın sabit olduğu bir denklemde, 10 senedir mağlup tarafı oynuyorsanız, kazanmak adına -kendiniz dışında- değiştirecebileceğiniz bir şey kalmadığını görmek çok da zor değil. Galatasaraylı futbolcuların, Kadıköy’den başı dik ayrılmak için evrilmekten başka çareleri yok. Zira, oyunu kuralına göre oynayan, hırsını sadece futbol topuna yansıtan, şikayet etmeyen, mızmızlanmayan ve inat eden bir takım yaratılamadığı sürece, Kadıköy’deki senaryonun bir 10 yıl daha değişmeyeceği apaçık ortada.

  • Etiketler :

Sayfa Yükleniyor...