İstanbul Film Festivali, her şeyden önce dünya sinemasının en önemli örneklerini sinemada seyretme şansı verdiği için özel bir festival. Sayısız film arasından seçtiklerimiz bazen bizi mest ederken bazen de beklentinin altında kalıyor, hayal kırıklığı yaratıyor. Ama her yıl mutlaka çok etkilendiğimiz filmler çıkıyor.

İlişkili Haberler


Festivalin 30. yılında da yine iyi bir program sinemaseverlerin karşısındaydı. Ve her sene olduğu gibi bu yıl da bazı filmler yüzlerce yapım arasından öne çıktı.

İşte festivalden akılda kalan 10 iyi film:

The Turn Horse (Torino Atı)
'Torino Atı' festivalin tanıtım kitapçığında yazdığı gibi anlatılması mümkün olmayan bir başyapıt. Nietzsche'nin 'Tanrı öldü' önermesini ele alan bu eşsiz film aynı zamanda 11 yıllık aradan sonra sinemaseverlerle buluşan Bela Tarr'ın da son filmi.

Nietzsche hareket etmekte direndiği için sahibi tarafından kırbaçlanan atı görür ve araya girer, atın boynuna sarılarak, ağlar. Ve bu olaydan sonra da bir daha kimseyle konuşmaz. At ile sahibi ise çok başka duygular içindedir. Torino Atı'nda Nietzsche, at, sahibi ve kızı 146 dakikalık film boyunca muhteşem siyah beyaz görüntüler eşliğinde ölüm ve yaşam arasında sürüklenirler.

Nostalgia de la Luz (Işığa Özlem)
Belgesel Kuşağı'nın en iyi filmi 'Işığa Özlem'de yönetmen Patricio Guzman Şili'de yerin altına gömülenler ile gökyüzünü birleştiriyor.

Toprağı kazarak yakınlarını bulmaya çalışanlar ve yıldızları inceleyen astronomlar Atmaca Çölü'nde bir araya gelir. Guzman'ın metaforik anlatımı ve kurduğu bağlantıların inandırıcılığı kolay kolay herkesin aklına gelmeyecek iki alanı, iki disiplini ve onlarca insanı aynı çemberin etrafında topluyor. Ve böylece yıldızlar geçmişe ışık tutuyor, belleği canlandırıyor...

Hanyo (Hizmetçi)
Hanyo, seyirciyi zorlayan filmlerden. 1960 yapımı aynı adlı kült yapımdan uyarlanan filmde Eun-yi, büyük bir malikanede hizmetçilik yapmaktadır. Bir süre sonra evin beyi ile ilişkiye girer. Cinsel tutkularını paylaşırken bir yandan da evin kahyası tarafından izlenir, evin hanımın annesine rapor edilir. Ta ki Eun-yi hamile kalana kadar...

Im Sang-soo'nun yönettiği 'Hizmetçi' burjuva sınıfını masaya yatırdığı filminde iyilik-kötülük kavramlarının değişkenliğini gösteriyor ve şiddeti sınıfsal bir taşlamanın ortasına yerleştiriyor. Ortaya alt metinleri güçlü, rahatsız edici bir gerilim dolu bir dram çıkıyor.

Noruwei No Mori (İmkansızın Şarkısı)
Haruki Murakami'nin aynı adlı kitabından uyarlanan 'İmkansızın Şarkısı' özgün adını Beatles'ın şarkısından alıyor. Aşk, acı, geçmiş, hayaller arasındaki hikaye 1960'lı yıllarda Tokyo'da geçiyor.

Watanebe'nin karmaşık, depresif, ölüme yakın hayatı Midori ile tanışmasıyla değişim sancısı içine giriyor. Beatles'ın şarkısı kadar melankoli dolu filmin görselliği de en az hikayesi kadar etkileyici.

Ekümenopolis: Ucu Olmayan Şehir
İmre Azem'in yönettiği 'Ekümenopolis' sadece festivalin değil son yılların en önemli belgeselleri arasında yer almayı hakediyor. İstanbul'u değişim/dönüşüm ayrımı üzerinden ele alarak çarpık kentleşme ve gördüğümüz-göremediğimiz rant savaşlarını görünür kılarak resmin bütünün gösteriyor.

İstanbul Film Festivali tarihinde Ulusal Yarışma'ya katılan ilk belgesel olan 'Ekümenopolis' 'büyüme yalanı' altındaki İstanbul'un neo-liberal politikalarla nasıl bir yıkıma gittiğini gözler önüne seriyor. Gökdelenler, gecekondular, tüneller, köprüler, tarihi binalar arasında dolaşan kamera İstanbul'un geleceği ve İstanbul'a sahip olanlar hakkında çok şey söylüyor. Hep söylediğimiz gibi Emek Sineması'nın kapatılmasının nedeni de, gökdelenlerin AVM'lerin çoğalmasının nedeni de aynı çünkü.

Essential Killing (Ölümüne Kaçış)
Usta yönetmen Jerry Skolimowski'nin son filmi 'Ölümüne Kaçış' ABD'nin teröre karşı savaş politikasından yola çıkıyor ve çölde askeri güçler tarafında yakalanmış bir gerillanın hikayesini anlatıyor.

Gerillayı kaçıranların aracı kaza yapınca gerilla karla kaplı ormanda serbest kalır ve kaçmaya başlar. Tutsaklık, kaçış ve hayatta kalma bir varoluş mücadelesine dönüşür. Hem bir yolculuk filmi hem de bir hesaplaşma...

Ha Ha Ha
Hong Sang-soo'nun Cannes'da Belirli Bir Bakış bölümünde 'En İyi Film' ödülünü kazanan filmi 'Ha Ha Ha' film eleştirmeni Joong ve sinemacı olmak isteyen Moon arasında geçen sohbetler olarak özetlenebilir ama farklı öykülerin birbirine eklemlendiği yer, zaman tanımayan bir film aynı zamanda.

İki adamın sohbeti geleceğe dair hayaller ve geçmişten kalanlarla yüklü bir yolculuğa dönüşüyor ve ortaya müthiş bir sinemasal keyif çıkıyor.

The Conspirator
Amerikan iç savaşının sona ermesinden birkaç gün sonra Abraham Lincoln öldürülür. Yedi adam ve bir kadın suikastı gerçekleştirdikleri için tutuklanır. 'The Conspirator' bu suikasta, özellikle de aralarındaki tek kadın olan Mary Surratt'a odaklanır.

Robert Redford'un filmi çoğu açıdan klasik bir anlatıma sahip. Yeni bir şey de söylemiyor. Ama 'adalet' kavramını dünya tarihindeki bir olaydan yola çıkıp evrensel bir hikayeye dönüştürüyor. Ve ABD'nin güncel politikalarıyla bağlantı kuruyor. Sade ama güçlü bir anlatım. Kanımca, Redford'un yönetmenlikteki en iyi işi...

Chico y Rita (Chico ile Rita)
Üç yönetmenli 'Chico ile Rita' festivalin en hoş sürprizlerinden biri oldu. Yönetmenlerin beslendikleri alanlar ve disiplinlerden dolayı tasarım, mimari, resim, çizgi roman ve müziğin kusursuz bir şekilde iç içe geçtiği canlandırma film.

Efsane müzisyenlerin şarkıları eşliğinde bir aşk hikayesi sunan film 50'lerden günümüze güçlü bir görsel dünya kuruyor.

Poetry (Şiir)

Lee Chang-Dong imzalı 'Şiir' küçük bir banliyöde torunuyla yaşayan Mija etrafında gelişiyor. Mija Alzheimer'ın başlangıcındadır. Bir kültür merkezinde şiir dersine katılmasıyla hayatı değişir: Derste ondan şiir yazması istenir. Mija, o andan itibaren hayata farklı bakmaya başlar. Hiç duymadığı bir heyecanı, keşfi yaşar.

Lee Chang-Dong, şiirde yaşamı ikiye bölüyor ve karşıtlıklar üzerinden hikayesini daha doğrusu hayatı anlatıyor. 'Şiir' göremediklerimiz ve göremediklerimize bir anlam verme çabası bir yandan da gerçekle güzellik arasında ya da daha belirsiz bir yerde duran etkileyici bir film.

Festivalden notlar:
*7 sinemada, 528 seansta, 21 bölümde 52 ülkeden 256 yönetmenin 231 filminin gösterildiği festivali toplam 150 bin sinemasever izledi.

*Altın Lale Uluslararası Yarışma Jüri Başkanı olarak İstanbul’a gelen Claire Denis filmleriyle yönetmenin 15 yıldır beraber çalıştığı İngiliz rock grubu Tindersticks’i aynı sahnede buluşturan Tindersticks: “Claire Denis Film Müzikleri 1996-2009” başlıklı konserin, dünya prömiyeri 30. İstanbul Film Festivali'nde yapıldı.

*16 günlük süre içinde İstanbul’u Béla Tarr, Claire Denis, Claude Lanzmann, Leos Carax gibi tanınmış yönetmenlerin yanı sıra Ahmad Abdalla, Jim Loach, Ed Gass-Donnelly, Philip Koch, Gérald Hustache-Mathieu ve Kadir Balcı gibi genç yönetmenler de ziyaret etti. Ünlü İngiliz oyuncu Miranda Richardson, Hollywood’un yeni parlayan yıldızlarından Luke Evans ve Uluslararası Altın Lale’yi alan Mikrofon’un oyuncusu Khaled Abol Naga gibi oyuncular da festivalin misafiri olarak İstanbul’a geldiler.

*Festivalde gerçekleştirilen 528 gösterimden 103’ü filmin yönetmen, yapımcı veya oyuncularının katılımıyla gerçekleştirildi.

*Festivalin ödüllerine ise Tayfun Pirselimoğlu'nun 'Saç'ı ve Sedat Yılmaz'ın 'Press'i damgasını vurdu.

*Festivalin “Sinema Onur Ödülleri”, Türk Sineması’na imzasını atan dört büyük isme, yönetmen Yusuf Kurçenli, görüntü yönetmeni Ertunç Şenkay ve Türk Sineması’nın unutulmaz isimleri Metin Akpınar ile Zeki Alasya’ya festivalin açılış töreninde verildi.