"Aaa sütü inek mi yapıyor?"

Artık çocuklarımız sebze meyvenin markette kasalarda yetiştiğini, sütün kutularda oluştuğunu sanıyor. Dünyada şeker hastası çocukların sayısı artıyor... "Yağmur Böreği" gönüllüleri çocuklar için çalışıyorlar. "Geleceğe tohum atıyorlar"...

"Aaa sütü inek mi yapıyor?"

Slow Food hareketinin lideri Carlo Petrini, toprağa yabancılaşmış toplumlarda şehir çocuklarının yiyecek kokularını tanımlamakta zorlandığını söyleyor ve çarpıcı bir örnek veriyor. Elma kokusu koklatılan şehir çocuklarının çoğu bunu şampuan kokusu olarak algılıyor.

Petrini bir gerçeğe daha dikkat çekiyor;” İnsanoğlunun açgözlülüğü nedeniyle dünya ölüyor. FAO Raporlarına göre 800.000 kişi açlıktan ölme tehdidi altındayken, bu rakamın iki mislinden fazlası insan şişmanlık ve yanlış beslenmenin getirdiği hastalıklar yüzünden tedavi görüyor. Dünya da ihtiyacın çok üstünde, 12 milyar insana yetecek kadar yiyecek üretiyor ancak israfın önü alınamıyor. Açlık ve yoksulluk en önemli sorun olmaya devam ederken ziyan edilen yiyecek miktarı inanılmaz boyutlara ulaşıyor.”

Bütün bunlar çocuklarımızın bu konuda bilinçlenmesi gerektiği gerçeğini bir kez daha gözler önüne seriyor. Çünkü  “gıda” görünümlü rengarenk kimyasal karışımları yiyorlar... Çünkü, sebze ve meyvenin marketteki kasalarda, yetiştiğini düşünecek kadar yapay bir dünyada yaşıyorlar. Hangi sebze ve meyvenin hangi mevsimde yetiştiğini bilecek kaç tane çocuk var? Çocukları bırakın kaç anne baba mevsim sebze meyvelerini bilebiliyor artık...

İşte bu fikirden hareketle Türkiye’deki Slow Food birliklerinden biri olan Yağmur Böreği gönüllüleri kolları sıvadı. Sayıları bir elin parmağını geçmiyor. Ama yaptıkları işe öyle gönülden inanmışlar ki bugüne kadar 700 çocukla “Tohumdan sofraya” adını verdikleri çalışmayı gerçekleştirmişler. ÇEKÜL Vakfı’nın da desteklediği bu çalışmada Slow Food, Yağmur Böreği gönüllüleri ilköğretim okullarına giderek çocuklara “gerçek gıda”, “mevsiminde sebze ve meyve yemek neden önemli?” gibi çok hayati konuları anlatıyorlar. Çocuklarla özel yemek etkinlikleri düzenliyorlar. Bu etkinliklerden birine biz de katıldık.

Slow Food, Yağmur Böreği gönüllüleri geleneksel Toprak Ana Günü’nde aşçılar Pierre Levy, Tangör Tan ve Pelin Dumanli ile  Darüşşafaka Okulları 5. sınıf öğrencileri ile mevsiminde sebze meyve kullanarak yemek atölyesi düzenledi. ÇEKÜL Vakfı da gönüllüleri ile etkinliğe katıldı. Yaklaşık 3 saat süren etkinlikte Şef Pierre sebze çorbası, peynirli otlu gözleme, Şef Tangör kedi dilli ballı fındıklı meyve salatası, Şef Pelin ise kısır ve doğaçlama salata yaptı 55 öğrenci ile. Darüşşafaka öğrencilerinin yemek yaparken yaşadıkları görülmeye değerdi.

Etkinlik sırasında Slow Food, Yağmur Böreği gönüllülerinden iki isim ile röportaj yaptık... Ayfer Yavi ve Tangör Tan.... Ayfer Yavi bir arkeolog. Yemeğin tarihi ve geçmişi onun en temel ilgi alanlarından biri. Açık Radyo’da yaptığı yemek programı sırasında Tangör Tan ve Carlo Petrini ile tanışmış ve o gün bugündür Slow Food’un gönüllüsü olmuş... Tangör Tan ise Slow Food Gastronomi Üniversitesi’nde okuyan ilk Türk... Daha önce de ziraat mühendisliği okumuş. Yani o, bir yemeği sofraya koymadan önce o yemeğin içindeki tüm ürünlerin tohumunun hikayesini biliyor. Tam bir gastronomi uzmanı...

İki Slow Food gönüllüsü sorularımızı yanıtladı.

- Çocuklarla yaptığınız bu çalışmanın amacı ne?

Ayfer Yavi: “Tohumdan sofraya” adlı çalışmamızın ana fikri  mevsiminde tüketmek. Mevsim dışı hiçbir sebze meyve yenilmemesine, kimyasala bulaşmış, ya da GDO’lu ürünlerle çocukları tanıştırmamaya, onların sofrasından bunları uzaklaştırmaya çalışıyoruz. Çabamız bu. Aynı zamanda da okullarda da bu eğitimi vererek Milli Eğitim Bakanlığı’nın müfredatına sokmaya çalışıyoruz. ÇEKÜL Vakfı da bu projenin kolaylaştırıcısı olarak yanımızda...

- Çocuklardan ne tür tepkiler alıyorsunuz?

Ayfer Yavi: Çocukların vasıtasıyla anne babaların biraz daha terbiye olabileceklerini görüyoruz. Bizim yaptırdığımız bir takım kartpostallar var üzerinde o mevsimi içeren sebze ve meyveler var. Çocuklara, buna arkadaşlarınıza gönderebilirsiniz,  ya da buzdolabınızın üzerine asabilirsiniz, ya da anne babanızla pazara giderken yanınıza alabilirsiniz diyoruz. Bu çok güzel bir geri dönüşüm verdi. Eğitimin sonunda anne babalarla bir atölye çalışması yapıyoruz. O çalışmada anneler “artık çocuklar bize mevsiminin dışında domates aldırmıyor çocuklarımız bize” dediler.

Şu ana kadar yaklaşık 700 çocukla çalıştık. Bunların sadece 40-50 si aldıkları bilgileri kullansa hayatlarında bizim için çok büyük bir başarı.

- Çocuklar artık topraktan uzak büyüyor, meyve ve sebzenin ağaçta, toprakta yetiştiğini öğrenince şaşırıyorlar. Tüm bunlar bu çalışmayı yapmanız da zorluk çıkarıyor mu?

Tangör Tan:  Aynen öyle. Hatta sütün bile marketteki süt kutularından geldiğini düşünüyorlar. Çoğu çocuğa sütün inekten geldiğini söylediğiniz zaman size inanmıyorlar. Sadece marketteki sütü, sebze meyveyi biliyorlar.

O yüzden yaptığımızın ciddi anlamda önemli olduğunu düşünüyorum. Özellikle çocukların üzerinden giderek. Geçtiğimiz yıl yaklaşık 700 çocukla çalıştık. Tabi ki bu çocukların yüzde yüzü etkilenmemiştir. Ama en azından içlerinden bir tanesi bile kullansa bu bilgileri çok önemli. Çocukları eğitirken, eğitmeye çalışırken, yeme içmenin ne kadar önemli olduğunu vurgularken, mevsiminde yemek içmek gerektiğini söylerken, o sebze ve meyvenin nasıl üretildiğini de anlatıyoruz. O sebze meyvelerin nereden geldiğini de aktarmaya çalışıyoruz. En azından sofrada yemek yerken, sofraya gelen yemeğin ne kadar değerli bir gıda olduğunu anlayabilsinler. Biz bunu gönüllü olarak yapıyoruz. Doğal olarak bizi zorluyor. Daha fazla sayıda olmamız gerek. Elimizden geldiği kadar bu çalışmayı yayabilmek. Amacımız bu eğitimi müfredata sokabilmek...

- Peki mevsiminde meyve sebze yemek niye bu kadar önemli?

Tangör Tan: Yazın domates yemek bambaşka birşey. Ağustos güneşini almış bir domatesi yemenin lezzeti, rayihası bambaşka.

Ayfer Yavi: Domatesin güneşe ihtiyacı var. Güneşten aldığı ışınlarla besleniyor. Bir sebzenin doğal besinlenmesi bu şekilde oluyor. Ama siz onu kapalı bir ortama, kimyasallara boğarak büyütüp beslerseniz o domates olmaktan çıkıyor. Bambaşka birşey oluyor. Ya da içine koruyucu bir takım ilaçlar sokarsanız bu sizin metabolizmanıza daha da zarar veren bir durum ortaya çıkarıyor. Onun için herşeyi zamanında tüketmek gerek. Yerel üreticilerden, güvendiğiniz üreticilerden gıdamızı almayı destekliyoruz....

Slow Food, geleneksel tarım yöntemlerini, geleneksel ziraati koruyarak aynı zamanda hem biyoçeşitliliğe hizmet ediyor, hem de insanların sağlıklı olarak yaşamasına hizmet ediyor. Burda bilge tarım denilen bir kavram var. Çok önemli. Bizim anneannelerimizin, köylülerimizin, çiftçilerimizin yaptığı tarım yöntemlerini, modern yöntemlerle birleştirmek. Yani geleneksel bilginin yanına bilimsel bilgiyi katarak kültürümüze sahip çıkmak. Teknolojiyi rededen bir tarafı yok. Ama geleneksel bilgi de çok önemli.

- Artık günümüzde bambaşka bir besin anlayışı var. Çocuklarla çalışırken neler yaşıyorsunuz?

Tangör Tan: Çocukla çalışmanın bir avantajı, henüz çok tazeler. Sünger gibi herşeyi absorbe edebiliyorlar. Ama şu bir gerçek ki, ilkokul beşinci sınıftan sonra zorlanıyoruz.

Ayfer Yavi: Anaokulundan başlamak gerek mutlaka... En az beş yaşında. Erken yaşta başlamak gerek. Çocukların bilinçlendirilmesi gerekiyor.

- Anne babalara ne önerirsiniz?

Ayfer Yavi:  Evdeki annenin çalışması ile beraber sofra kültürü çok değişti. Sadece Türkiye’de değil tüm dünyada böyle. Hatta dışardan hazır alıp annenin, çocuğuna tabağına döküp koymasıyla o sofra kültürü çok değişti. Aslında sofra, bir sosyalleşme ortamı. Hepimiz için... Bu çok önemli. Sadece yemek değil. O masada hep beraber oturup yarım saat bile olsa, yemek yemek çocuğa bambaşka duygular, anılar bırakacak. Bunu kaybetmemiz gerekiyor. Bu çok önemli.Annelerin, babaların biraz daha eve ve çocuğa vakit ayırmaları gerekiyor. Kolaycılığa kaçmamak gerek. Tüm dünyada 1.7 milyon insan obezite ve şeker hastalığından muzdarip. İnsanların biraz kendilerine dönmeleri gerekiyordu. Eskiden yemeğe, gıdaya saygı vardı. Mutlaka aile ile masaya otururduk. Bugün çocukların beslenme çantalarına baktığınızda gelir düzeyi yüksek bölgelerdeki çocukların çantalarından hep paketlenmiş gıdalar çıkıyor... Bu çalışmalarla beraber her çocuğu bir tohum olarak görmeye başladık. Biz diyoruz ki "geleceğe tohum atıyoruz"...

Slow Food Hareketi

“Slow Food”, “fast food”, hızlı yaşam ve yerel yemek geleneklerinin kaybolmasına karşı bir tepki ve bilinçlendirme hareketi olarak 1989 yılında kar amacı gütmeyen bir hareket olarak Italya’da, Carlo Petrini tarafından başlatılmış. Bugün tüm dünyada 850 yerel convivium ile yaklaşık 80,000 üyesi bulunuyor.

Özellikle aşağıdaki sorular “Slow Food” hareketinde önem taşıyor:

Yemeğimiz nereden geliyor; ürünler hangi tohumlarla yetişiyor?

Yemeğimizin tadını oluşturan etmenler nedir?

Yemek seçimlerimiz kültürümüzü nasıl etkiler?

Slow Food, görülen yemek kısmı dışında, aslında bir insan hakları hareketi. Petrini, sadece doymak değil, lezzet almanın da bir insan hakkı olduğunu belirtiyor. Son yayınlanan “İyi, Temiz ve Adil” adlı kitabında yiyeceklerin bu üç karaktere birden sahip olmasının kültürel ve etik unsurları tartışılıyor.Carlo Petrini ve ekibi, dünyamız için endişe duyan ancak umudunu yitirmeyenlerle tanışıyor, fikirlerini aktarıyor ve sürdürüyor yolculuğunu...(Kaynak:Toprak Ana)

Slow Food Anadolu adlı internet sitesinde Aylin Öney Tan’ın yazısında hareket şöyle anlatılıyor:

Slow Food hareketi kendine sembol olarak ‘Salyangoz’u seçer. Hayat içinde sürekli yiyerek ağır ağır ilerleyen salyangoz bir anlamda insanoğlunun yolculuğunu da temsil eder.

Yavaş, temkinli ancak kararlı ilerleyen ‘Salyangoz’ cüssesinden beklenmeyecek mesafeler aşar, aynı zamanda geçtiği yerlerde iz bırakır. Slow Food hareketi de aynı sembolü salyangoz gibi çıkış noktasından bugüne inanılmaz mesafeler kat eder, izini takip edenleri yanıltmaz......

.....Slow Food her şeyden önce ciddi anlamda bir insan hakları hareketi niteliği taşır. Kurucu ve lider Carlo Petrini sadece doymanın değil lezzet almanın da bir insan hakkı olduğunu savunur. Üretici haklarının korunmasının ve yaşam koşullarının iyileştirilmesinin gastronominin bir parçası olduğunu vurgular. Bu bağlamda soframızdaki her tabak doğrudan dünya sorunlarıyla ilintilidir. Bir tabak yiyecek sanıldığından çok daha fazla bilimsel ve sosyal alan ile bağlantılıdır. Ziraat başta olmak üzere fizik, kimya, biyoloji, botanik, zooloji, genetik, tıp, ekoloji ve çevre bilimleri yiyeceğimiz her lokma ile ilgilidir. Politika, ekonomi, jeo-poltika kadar tarih, sosyoloji, antropoloji de tabağımıza koyduklarımızı yönlendirir.

  • Etiketler :

Sayfa Yükleniyor...