Venüs ve Aşkın Doğuşu..

Şu “aşk” kelimesi ne kadar da çok kullanılıyor ve suistimal ediliyor! Herkes, yaşamının belli bir döneminde, aşk dediği bu hissi deneyimliyor. Bununla kendinden geçiyor veya acı çekiyor. Aşk yüzünden suçlar işleniyor, fedakarlıklar yapılıyor. Aşk ve ölüm, insan ruhunun kadehinde her zaman birbirlerine karışıyorlar. Bu tatlı sert iksir, Hayat tarafından sürekli kaynatılıp, ergenlikten itibaren insanlara içiriliyor.

Aşkı deneyimlemek, hiçbir insanın kaçamadığı bir kader. Bu his, gençler için olgunlaştırıcı bir güç; yaşı ilerleyenler için ise ne kadar olgunlaştıklarını görmeleri için bir sınav. Yaşı zaten çok ileri olanlar için bile ya yaşamın ötesiyle bağlantılı imalar olma özelliği taşıyor ya da insanın yaşam dediğimiz büyük koşuşturmacasını tamamlamak için gereken ikinci bir rüzgar - yaşam enerjisinin yenilenmesi - anlamına geliyor.

Eski mitolojik ve astrolojik geleneklere göre Venüs, aşkın sembolüdür. Denizin köpüklerinden, boynunda incilerden bir kolye ile doğmuştur. Venüs, bir çok yerde, elinde bir ayna, kendine bakarken resmedilir. Bunların tümü, iyi idrak etmemiz gereken sembollerdir çünkü idrak edilememiş aşk hissi, içi boş bir tiyatro oyununa dönüp, sonuçta da kaçınılmaz bir acı haline gelir.

Deniz, ayrıştırılmamış yaşam enerjisini temsil eder. Yaşayan her şeyin, denizden yükselmiş olduğu söylenebilir. Rüyalarımızda (ve modern psikolojide) deniz, kolektif (müşterek) bilinçsizliğin ifadesidir. Ego dediğimiz benliklerin içinden yükseldiği, ayrıştırılmamış akli doğamızın keşfedilmemiş derinlikleridir. Bu denizin içinde, herkes, insanlıkları içinde birdir; aslında, tüm yaşamlar, bu deniz içinde bir olurlar. Venüs, yani aşk deneyimi, işte bu devasa bilinçsiz birliğin içerisinden, boynundaki inci kolye dışında tamamen çıplak olarak doğar.

İnci, bir kabuk içindeki yaşam maddesinin “uyarılmasının” ürünüdür. Aşk, her zaman “uyarılma” ile doğar. Kendini izole etmiş, bir kabuğa sarılmış her şey, “dürtülmeli”, uyarılmalı, uyandırılmalıdır. Aşk, her zaman bir ihtiyacın sonucudur. Derinlerdeki bilinçsiz bir arzu veya eksiklik hissi, sarsıcı bir acı, kendisini, hislerin rengarenk seviyelerinde gittikçe büyütür ve yaşayan ruhu, uyanmaya, bir eylemde bulunmaya zorlar. Ayrışık ego kabuğundan çıkma, bilinçsiz varoluş denizinden yükselme mecburiyetinin oluşturduğu zorlayıcı farkındalığın gereğini yapmaya yöneltir. Cevap, ergenlikteki “gözü kör” olan aşktır. Arka arkaya acılardan, arka arkaya incilerden sonra aşk, bilincin ışığında parlar. Bilincin ışığı altında, sevdiği kişinin gözlerinin aynasında kendini gördüğünde, denizin ayrıştırılmamış yaşam gücü, ayrışmış bir insan ruhu haline geldiğini, bir diğerini seven bir ruh olduğunu fark eder. Bu fark ediş, bir parıltıdır.

Mitoloji; insanların, bilinçli olarak kendi deneyimleri haline getirebilecekleri deneyimleri dramatize etme ve sembollere dönüştürme çabasıdır. Venüs, insan tarafından, çeşitli şekillerde ve çeşitli seviyelerde deneyimlenen aşktır. Venüs’ü, aklımızda, evrensel yaşam enerjisinin yarı bilinçli sonsuzluğu ile ışıldar halde denizden çıkarken canlandırabiliriz. Henüz tam idrak edilemeyecek kadar karmaşık ilişkilerle ilgili dokunulmamış bir potansiyel getirerek, insanların, açlık, korku ve arzu yoluyla etkileşim içerisinde oldukları kıyılara çıkar. Kıskanç, kızgın, yıkıcı, hatta sarhoş olan tanrılar ve ölümlülerle oynayıp durur.

Sonunda, aşk deneyimi, denizi özler hale gelir ve insan ruhu, köpüren dalgaların vurduğu bilinç kıyılarında bir kez daha durup ergenliğini tekrar yaşayabilir. Ancak bu sefer, gözlerini, denize, onun sonsuzluğunun farkında olarak dikmiştir. Ayakları, yani idraki, hiç durmadan yükselip alçalan, sürekli hareket halinde olan yaşam okyanusunun aydınlık özünde yıkanmaktadır. Bu idrak yoluyla Neptün, denizin büyük gücü, artık ıslah olmuş Venüs’le konuşur. Aşk deneyimi, insan ruhu için artık yeni, başkalaşmış bir anlam taşımaktadır.

http://www.khaldea.com/rudhyar/astroarticles/toloveortobeinlove.php