Astroloji ve İslam

Kur'an-ı Kerim'den alınan bu ayetler, İslam'ın Kutsal Kitabı'nda göklere ve genelde semavi fenomenlere yapılan çok sayıdaki göndermeler arasından yalnızca birkaç tanesidir.

Haberler 01.09.2010 - 01:21

Astroloji ve İslam

Astroloji tarih içinde, adı farklı şekillerde anılmış bir gelecek bilme yöntemi olarak kabaca iyi ya da kötü hayatımızda yer işgal etmiş. Geleceğe bakış açısından, geleneksel yapısı itibari ile yasak, sakınca bulunan kültürler Astroloji’yi değerlendirirken de, kullanırken de zorluk, gizem, gizlilik yaşamışlar. Pek çok bilgi saklanmış, unutulmuş, ertelenmiş veya değiştirilmiş. Kültürümüz içinde neredeyse yasaklı konuma getirilmiş Astroloji konusunda Prof. Seyyid Hüseyin Nasr’ın çok önemli araştırmaları vardır.

Prof. Seyyid Hüseyin Nasr İranlı bir yazar, akademisyen ve İslam düşünürü. Yüksek öğrenimini 1954'te Massachusetts teknoloji enstitüsünde fizik dalında bitirmiş ve 1956'da jeofizik alanında yüksek lisans, 1958 yılında bilim tarihi alanında doktora yapmış. 1958 yılında İran'a döndükten sonra, Tahran Üniversitesi'nde felsefe ve bilim tarihi profesörlüğünde bulunmuş. 1962-1965 yılları arasında Harvard Üniversite'nde bilim tarihi dersleri verdikten sonra,1972 yılında Tahran Üniversitesi rektörlüğüne getirilmiş. Ancak İran İslam devrimi sonrası ABD’ye temelli giden Nasr, pek çok üniversitede öğretim görevlisi olarak bulunmuş. İslam, felsefe, karşılaştırmalı din ve çevre konuları araştırma konuları arasındadır. Aşağıda okuyacağınız yazı bize bunca yıllık araştırmaya adanmış bir yaşamın içinden sızmış küçük bir pınardır sadece..

Nasr diyor ki ;

"Kara ve denizin karanlıklarında kendileriyle yol bulasınız diye

sizin için yıldızları yaratan O'dur." VI:97

"Ne güneşe, aya erişmek düşer ne de geceye

gündüzü geçmek. Hepsi bir felekte yüzerler." XXXVI:39

"Göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün

birbiri ardınca gelmesinde... düşünen kimseler için

-Allah'ın kudretine dair- ayetler vardır." II:164

"Yerde olanların hepsini sizin için yaratan O'dur. Sonra göğe

doğru yönelmiş ve onu yedi gök olarak düzenlemiştir." II:29

"Göğü korunmuş bir tavan kıldık. Oysa onlar,

bunlardaki delillerden yüz çeviriyorlar." XXI:32

"Ve yıldızlar sönüp düştüğü zaman

ve dağlar yürüdüğü zaman..." LXXXI:1-3

Kur'an-ı Kerim'den alınan bu ayetler, İslam'ın Kutsal Kitabı'nda göklere ve genelde semavi fenomenlere yapılan çok sayıdaki göndermeler arasından yalnızca birkaç tanesidir. İnsanlığın bu devresindeki son din olarak İslam aynı zamanda asli anlamda primordiyal geleneğe (ed-din el-hanif) bir dönüştür. Bu temel hakikat tabii olarak Kur'an-ı Kerim'de ifadesini bulmaktadır; kitabın bir çok ayetleri "kainat kitabı" veya bakir tabiattan başka bir şey olmayan primordiyal vahye bir dönüşe işaret etmektedir. Bu "Kitab'ın göstergeleri" (ayet) Kur'an-ı Kerim'in sayfalarında bir kez daha aşikar hale gelmektedir. Bu yüzden bir yandan insanla öte yandan saf prensipler alanıyla ilgili olan ayetleri tamamlamak üzere sürekli kainata göndermelerde bulunmuştur. Zaten Müslümanlar kâinata "Tekvini Kur'an" ( el-Kur'an et-Tekvini) Kur'an-ı Kerim'in ise "Tedvini Kur'an" (el-Kur'an et-Tedvini) olduğunu söylerler.

Kendisi de primordiyal vahyin doğrudan bir yansıması olan Vedalar'ın mümkün istisnası dışında, çeşitli geleneklerin kutsal metinlerinden hiçbiri Allah'ın tabii düzende tezahür eden ayetlerinden Kur'an-ı Kerim'in söz ettiği kadar sık söz etmez. Dahası Kur'an'ın tabiata ilişkin göndermeleri çoğunlukla göklerle ilgilidir. İslam'ın en kutsal kaynağında yer alan ve yıldızların yardımıyla engin çöllerde dolaşan Arap göçebelerinin gökleri incelemeye duydukları tabii eğilimle birleşen bu mesaj, İslam medeniyetinin daha başlarında astronomiye güçlü bir yöneliş oluşturdu ve bu ilim ve yan dallarında bütün "akli ilimler" içinde özel bir yer kazandırdı; o kadar ki bu ilimlerin bazılarına karşı olan fakihler ve kelamcılar astronomiye itibar etti ve hatta onu yüksek bir mevkiye oturtacak kadar ileri gitti. Hiç kuşkusuz İslami ibadet şekillerinin ve özellikle beş vakit namazın kozmik boyutu da astronominin pratik önemini ümmet için odak noktaya çekmiştir.

Namaz vakitleri bir sene boyunca ibadetlerini yerine getiren samimi Müslümanların bulunduğu her coğrafi enlem ve boylam için zorunlu olarak hesaplanmıştır.; ayrıca namaz kılanların yüzlerini Mekke'ye dönerken duracakları yönünde, namazın ifa edildiği her yer için ayrı ayrı belirlenmesi gerekmektedir.

İşte bu sebepledir ki henüz bilinmeyen astronomlardan Biruni ve İbn'ül Heysem (Latin kaynaklarında Alhazen) gibi simalara kadar Müslümanlar Mekke'nin yönünü (kıble) bulmak için araçlar geliştirmişler ve yakın zamanlara kadar (hemen hemen çağdaş İranlı geleneksel matematikçi Serdar Kabuli'nin risalesinde görüldüğü üzre) kıblenin yönünü hesaplamayı kolaylaştıran yeni metodlar geliştirmeye çalışmışlardı. Böylece pratik dini ihtiyaç , astronomiyi Müslüman ilim adamlarının önde gelen uğraşlarından biri kılmak ve onlara geniş bir külliyat üretme imkanı vermek üzere Kur'an ve vahyinin mahiyetiyle alakalı metafizik temelli gerekçelere eklenmiş oldu; söz konusu külliyat o denli geniştir ki Doğu'da ve Batı'da yıllardır sürdürülen araştırmalara rağmen hala hepsi incelenebilmiş değildir.

Geleneksel İslami dekoru içinde astronomiye "ilm-el hey'eh", "ilm en-nücum" ya da "ilm el-felek" adı verilir ve bu ilim sabit yıldızlar ile gezegenlerin gözlenmesi, gezegenlerin hareketlerinin hesaplanması, astronomi araçlarının icat ve kullanımı ile ilgilenir hatta Aristo'yu izleyerek sadece ay-altı aleminde yol bulmuş kuyruklu yıldız ve göktaşı gibi fenomenleri incelemekle kalmayan Müslümanlar aynı zamanda "ilm el-mikat" denilen ibadet vakitlerin sabit şekilde tayini yanı sıra, İslam dünyasında astronominin bir dalı olarak anlaşılan kıblenin belirlenmesiyle ilgili ilimler geliştirmişlerdir.

Şunu da önemle belirtmek gerekir ki astronomia ve astrologia'nın geniş ölçüde birbirinin yerine ve neredeyse eşanlamlı olarak kullanıldığı Grekçe'de olduğu gibi Arapça ve Farşça'da da bu iki terim arasında belirgin bir fark bulunmuyordu; bazı filozofların astronomiyi matematiğin, astrolojiyi ise tabiat felsefesinin veya bazan da gizli ilimlerin (el-ulum el-hafiyye veya garibe) bir dalı olarak sınıflanmasına rağmen bu böyleydi. Mesela klasik metinlerde müneccim terimi geçtiği zaman astronomların mı astrologların mı kastedildiğini belirlemek zor olmaktadır. Çoğu durumlarda her iki anlamda kast edilmektedir.

Her ne kadar astronomiyi kabul edip astrolojiyi reddeden kimi otorite şahsiyetler bulunmakta idiyse de genel olarak bu ikisi birbirine karışmıştı ve bugün Batı'da bilim olarak kabul edilen astronomi ile sözde bilim sayılan astroloji arasında bulunan bıçak sırtı ayırım, İslam'da hiçbir zaman olmamıştır (Batı'daki bu ayrımın insanlık tarihinin en akılcı çağı olduğu söylenen bu döneminde, oldukça can sıkıcı bir sonucuna şahit oluyoruz; Batılılar bu sözde bilim denilen ilmi, astronominin kendisinden çok daha cazip bulmaktalar.)

* * *

Sistemlendirilmiş bir sanat olarak astroloji, Batlamyus dönemi Mısır'ında zuhur etti; fakat onun kozmolojik sembolizmi insanlık tarihin şafağına kadar geri gider ve her çağdaki çeşitli medeniyetlerin tarihi kayıtlarında yer alır. Gerçekte astrolojinin İslam medeniyetiyle ve özellikle de astrolojinin gelecekteki olayları bilme teşebbüsü ve İslam'ın ilahi iradeye atfettiği mutlak kudret arasındaki apaçık zahiri farklılıklara rağmen İslam batıniliğinin belirli yönleriyle bütünleşmesini sağlayan astrolojinin yapısındaki bu temelli sembolizm idi.

İslam tarihi boyunca kelamcılar ve fakihler astrolojiye karşı olmayı sürdürdü ve aynı ısrarla astroloji popüler seviye yanı sıra ünlü astronomlar ve hatta büyük arifler arasında gelişmeye devam etti.

Diğer bütün geleneksel ilimler gibi astrolojinin de dayandığı metafizik temellerin kaybedilmesiyle günümüzde bu sanat kelimenin gerçek anlamıyla tam bir hurafeye dönüşmüştür. Fakat İslam'ın geleneksel evreninde bir kimse için Biruni ve Nasireddin Tusi seviyesinde sıkı bir matematikçi olmak ve aynı zamanda astroloji üzerine bir risale kaleme almak mümkündü, böyle bir şey hiçbir şekilde çelişki oluşturmaz, ikiyüzlülük sayılmazdı. Modern insanın -ki buna modernleşmiş Müslüman da dâhildir- gurur duyduğu gerçekliğin bölük pörçük kavranış tarzını tarihin sayfalarını geriye çevirip geçmiş dönemlerde aramak büyük bir hata olacaktır.

Geleneksel Müslümanın içinde kendini bulduğu alem, hem astronominin matematiksel yönlerinin hem de astrolojinin sembolik yönlerinin birlikte ve sık sık da tek bir astronom yahut filozofun zihninde bir arada yaşamasını mümkün kılacak kadar genişti.

İslam astrolojisinin kaynakları çok tanınmış Grek eserleridir. Bunlar arasında Sidonlu Drotheus, Batlamyus, Antiochus, Vetius Valens ve Teukros gibi isimlerin eserleri yanı sıra aynı Grekçe metinlerin ve Hint Astrolojisi eserlerinin Pehlevice'ye sık sık yapılmış tercümelerinden oluşan Sasani yazıları bulunmaktadır. Müslüman astrologlar bu eserlerin sunduklarından daha fazla bilgi birikimine ulaştılar ve malzemelerini derlemede seleflerinden daha kesin usuller kullandılar. Fakat Müslümanlar arasında astrolojinin branşları Grekler ve eski İranlıların arasında ele alınan branşlarla aynıdır.

Bu branşlar gelecekteki hadisleri ve müesseselerin geleceğini önceden tahmin etmekle uğraşan ahkam astrolojisi, fertlerin zayiçesiyle uğraşan genetik astroloji ve astrolojinin kozmolojik vechesinden oluşmaktadır. Çoğu Müslüman düşünür astrolojinin yalnızca kozmolojik vechesiyle ilgilendi; buna mukabil astrolojiyle de uğraşan astronomlar sık sık fertlerin zayiçelerini tespit ve gelecekteki olayları haber vermek hususunda tereddütlerini belirtmişlerdi.

Hiç kuşkusuz özellikle sultan ve vezir gibi önemli tarihi şahsiyetler için zayiçeler tertip edilmişti; hatta insanlığın astrolojik tarihi bile yazılmıştı; bunlar arasında en çok tanınmışları hem Batı'da hem de İslam dünyasında ortaçağ astrologlarının en tanınmışları olan Maşallah ve Ebu Ma'şer el-Belhi'nin eserleriydi. Müslüman astronomlar hükümdarların astrolojiye duydukları özel ilgiyi de bu ilmin ilerlemesinde avantaj olarak kullandılar. Bunun açık örneklerini Gazneli Mahmud karşısında Biruni, Hülagu?nun karşısında Nasireddin Tusi teşkil ederler.

Bir taraftan gökle yerin izdivacı üzerine temellenmiş olan astrolojik sembolizm ve yeryüzündeki olayların seyrini belirlemede kozmik realitenin meleki yönünü inceleyen disiplin, İslam metafizik ve kozmolojisinin organik bir vechesi haline geldi. Astrolojinin bu vechesi İbn Sina, Sühreverdi ve hatta Eş'ari kelamcısı Fahreddin Razi gibi farklı farklı yazarların eserlerinde kendini gösterir. Öte taraftan halk astrolojisi, kimilerinin gelecek hakkındaki endişelerini yatıştırmaya vesile teşkil etmek üzere öteki "kehanet" sanatlarıyla birleşti.

Bu gelişmelerde astroloji üç branşa bölünmüş olacaktı: gaipteki birinin hayatı ve faaliyetleriyle ilgili meseleler (mesail), hayat içinde önemi haiz bir işe kalkışırken en uygun zamanı seçmek (ihtiyarat) ve üçüncü olarak bir kimsenin geleceğini haber vermek.

Dini otoritelerin astrolojinin kehanet yönüne olan muhalefetine rağmen, bu ilim yüzyıllar boyu İslam medeniyetinin her köşe ve bucağında uygulandı. Birçok önemli astronomi risalesinin kendilerine iliştirilmiş astrolojik bölümleri vardır; Arapça, Farsça, Türkçe ve öteki Müslüman dillerinde yazılmış birçok sayfa, insanın yeryüzü hayatı ile göksel etkiler arasındaki karşılıklı ilişkiye ayrılmıştır. Fakat en yüksek seviyede yani metafizik ve gnostik eserlerde astrolojinin güçlü sembolizmi İslam batın ilmiyle mükemmel şekilde bütünleşmiştir. Bu eserlerde kendi sembolik vechesi yönünden astroloji, insanın kendi kozmik boyutunu yeniden keşfettiği ve kendi meleki ve melekuti hakikatinin bilincine vardığı, ayrıca bu hakikatin, yeryüzüne ait varlığı üzerindeki etkilerini tefrik ettiği bir vesile görünümündedir. Buna, insanın karşı karşıya olduğu hem kâinatın ötesinde hem de kendi varlığın merkezinde yer alan kozmosötesi Hakikat ile olan doğrudan ilişkisini hiçbir surette tahrip etmeden ve zayıf düşürmeden ulaşılmıştı.”

Sayfa Yükleniyor...