Ayasofya ibadete açılırsa...

Mehmed Şevket Eygi, Ayasofya'nın ibadete açılması tartışmalarını NTV Tarih dergisine yazdı... "Fatih’in bize emanet ettiği ve vakfıyesine “Benim bu camimi camilikten çıkartanların üzerine Allah’ın, meleklerin, insanların laneti olsun!” dediği bu ulu mabet açılırsa mihrabına geçirecek, minberine çıkartacak, vaaz kürsülerine oturtacak kaç imamımız, hatibimiz, vaizimiz, âlim ve fakihimiz, mürşid-i kâmilimiz, mesnevîhânımız vardır?"

02.08.2012 - 12:50

Ayasofya ibadete açılırsa...

Tarihî suriçi İstanbul’un panoramik bir fotoğrafını çektiriniz. Fotoşop usûlüyle camileri, kubbeleri, minareleri sildiriniz. Geriye ne kalır? Çirkin, sevimsiz, zevksiz, sanatsız, estetiksiz berbat beton yığınları… Mâmur harabeler…


İstanbul’u İstanbul yapan, başta camiler olmak üzere tarihî binaları ve anıtlarıdır. Fethedilen bir şehre sadece siyasi hâkimiyetle damga vurulamaz. Asıl damga mimarlıkla vurulur. Osmanlılar Süleymaniyelerle, Sultanahmetlerle, Fatih ve Şehzade Camileriyle, Beyazıt, Eminönü Valide Camii, Yavuz Selim, Piyâle Paşa ve diğer camilerle İstanbul’u kendilerine mahsus bir şehir hâline getirmişlerdir. Osmanlıların inşa ettiği bütün camiler güzeldir. Orijinal şekil korunmuş olmak şartıyla çirkin ve zevksiz bir tek Osmanlı camii gösteremezsiniz. Tanzimat’tan sonra yaptırılan camilerde Avrupa, barok, rokoko üslûpları göze batsa da onların da kendilerine mahsus güzellikleri, estetikleri vardır. Yıldız Camii’ni yıkmak mümkün müdür?

Cumhuriyet, 1923’te bir İslâm Cumhuriyeti’ydi. Anayasanın ikinci maddesinde “Devletin dini, din-i İslâm’dır” yazılıydı. İstanbul’da Dolmabahçe Camii’nde Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Hâlife-i Müslimîn’i oturuyor, her cuma resmî merasim ve alayla namaza gidiyordu.

Hafta tatili cuma günüydü… Medeni Kanun “Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye” idi… Bütün İslâm kadınları az veya çok tesettürlüydü… Büyük Millet Meclisi’nde “Vallahi, Billahi, Tallahi” şeklinde dinî yemin ediliyordu. Kısa bir müddet içinde rüzgar tersine döndü, İslâm’a cephe alındı. CHP tek parti diktatörlüğünde on binden fazla tarihî cami, mescit, medrese, taş mektep, imarethâne, tekke, zaviye, vakıf binaları ya satılmış, ya kapatılmış yahut kiraya verilerek yapılış amaçlarından uzaklaştırılmıştır.

Tek parti iktidarı zamanında Müslümanlar fazla ses çıkartamamışlardı. 1945’te Amerikalıların ve İngilizlerin baskısıyla çok partili, çoğulcu sisteme geçilince İslâmi uyanış başlamış, hele 14 Mayıs 1950’deki iktidar değişikliğinden sonra, başta yeni camiler yapılmak üzere dinî faaliyetler hız kazanmıştır. Osmanlıların yaptığı camiler ne kadar güzelse, Cumhuriyet devrinde yapılan camiler (binde biri dışında) güzel, sanatlı, estetik olmamıştır. Niçin?

Bu girizgâhtan sonra gözümüzü son 40 yılda yapılan 40 bin yeni camiye çevirelim. Bendeniz bunların sadece 40 kadarını mimarlık sanatı bakımından değerli, üstün, sanatlı, güzel buluyorum. Maalesef geriye kalan 39 bin küsuru sanatlı ve güzel olamamıştır. Maddi imkansızlıktan mı? Hayır… Güzel olmayan bir camiye harcanan parayla pekâlâ güzel ve sanatlı bir cami de yapılabilirdi. Zaten sadece camiler değil; okullar, adliye binaları, resmî daireler, meskenler, apartmanlar, son zamanlarda yerden pıtrak gibi biten gökdelenler, rezidanslar da güzel olmamıştır. Bizde “millî mimari” devri kapandıktan sonra mimarlığımız ve şehirciliğimiz çökmüştür. Bu çöküşten, baskı altında tutulan, cahil bırakılan Müslüman çoğunluk da payını almıştır.

Dünyanın neresinin okumuşları, aydınları, yüksek tahsillileri, 1928’den evvel anadillerinde basılmış olan kitapları, romanları, belgeleri, atalarının mezartaşlarını okuyamıyorlar? Dünün camilerinde İslâm medreselerinden mezun olup, icâzet almış ulemâ ve fukaha hizmet görüyordu. Bunların bir kısmı geleneksel İslâmi güzel sanatlardan biriyle meşgul olurdu. Medreseler kapandıktan sonra Osmanlıca, Arapça, Farsça bilen, bir kısmı aruzla şiir yazabilen, ebced hesabıyla tarih düşürebilen, şehir/medeniyet kültürüne sahip din görevlisi yetişmedi. Eskiden cami hizmetlilerine “Hademe-i Hayrat” denilirmiş. O sınıf tarihe karıştı. Bugün cami imamları realitede “Namaz kıldırma memurları” statüsüne düşmüşlerdir.

Osmanlıların kuruluş ve yükseliş devirlerinde camiler hayatın merkezleriymiş. Sünnî Müslümanların yüzde doksanı (belki daha fazlası) beş vakit namaz kılarmış. Atâ Tarihi’nin birinci cildinde Topkapı Sarayı Enderun Mektebi’nde sabah namazına nasıl kalkıldığı anlatılır. Cemaate padişah da katılırmış… Bugün İslâm dünyasında en fazla yeni cami yapılan Türkiye’de, günlük namazları kılan Sünnîlerin nispeti yüzde 10’a, belki de altına düşmüştür.

Eskiden mahalle teşkilatı varmış, mahalle camiinin imamı oradaki Müslümanların bir tür başkanıymış. Ufak tefek anlaşmazlıklar, mahkemeye gitmeden camide veya mahalle kahvesinde çözümlenirmiş. Bir kadın dul, bir çocuk yetim mi kaldı, bir aile sıkıntıya mı düştü, bir yerde İslâm’a aykırı bir ahlaksızlık mı yapılıyor, bunlar cemaat tarafından bilinir çare ve çözüm bulunur, tedbir alınırmış. Artık camiler bu fonksiyonlarını yitirmişlerdir. Hatta zamane İslâmcılarının, hele tuzu kuru olanların büyük kısmı camiye cumadan cumaya uğramaktadır.

Bendeniz Sultanahmet Camii’ne çok yakın bir yerde oturuyorum. Bu ulu caminin altı minaresine tam 32 adet şeddadî hoparlör takmışlar. Ezan okunurken 120 desibel şiddetinde olduğunu tahmin ettiğim sesle yer gök inliyor. Bir Müslüman olarak ezandan rahatsız olmam mümkün değil, benim için kutsaldır; lâkin sonuna kadar açılarak en güzel ezanı bile bozan, kulaklara ziyan hoparlörler kutsal değildir.

Camiler ibadet, dua, ilim, irfan, vaaz u nasihat, en vasıflı ve haysiyetli şekilde kötülüklere muhalefet etmek, halkın ve ülkenin iyi olması için cemaati bilgilendirmek, uyarmak mekanlarıdır. Şimdi bunlar nadir istisnalar dışında kalmadı. Sultanahmet Camii’ni gezen turist sayısı, Ayasofya’yı gezenden fazlaymış. Havaların iyi olduğu bir yaz günü öğle ve ikindi vakitlerinde gidip bakın. Pazar yeri gibi… Gürültü, patırtı… Cami adâbına yakışmayan açık saçık kıyafetler… Genellikle başörtüleri ve kıyafetleri zarif, sanatlı, güzel olmayan tesettürlüler. Caminin mimarisiyle birlikte günde beş kez okunan ezanlar da (nadir istisnalar dışında) güzelliğini, estetiğini yitirdi. Şu yetmiş küsur milyonluk Türkiye’de ezanın nasıl okunacağını öğretecek yüksek bir ihtisas enstitüsü, kurum, akademi yok.

Son devrin kıraat üstadlarından Ali Rıza Sağman Meşhur Hafız Sâmi isimli kitabında eski meşhur hafızları, müezzinleri anlatır. Aksaray Pertevniyal Valide Camii başmüezzini Cemal Efendi ezan okumaya başlayınca, Hıristiyan vatandaşlar bile zevk ve huşû ile dinlermiş.

Müslüman kesim (ben de içindeyim) Ayasofya’nın tekrar cami yapılmasını istiyor. Peki, Fatih’in bize emanet ettiği ve vakfıyesine “Benim bu camimi camilikten çıkartanların üzerine Allah’ın, meleklerin, insanların laneti olsun!” dediği bu ulu mabet açılırsa mihrabına geçirecek, minberine çıkartacak, vaaz kürsülerine oturtacak kaç imamımız, hatibimiz, vaizimiz, âlim ve fakihimiz, mürşid-i kâmilimiz, mesnevîhânımız vardır?

AYASOFYA VE ÇAMLICA CAMİİ
Ayasofya’nın mihrabına geçecek imamın en az 5 dil bilmesi gerekir… Fuzulî divânını okuyup, anlayabilecek, metin şerhi yapabilecek, bu kıraatten haz ve zevk alabilecek derecede Türkçeye aşina olacak…Arapçayı ilmî kitap yazabilecek derecede bilecek… İran’a gittiğinde kürsüye çıkıp nefis, beliğ, selis bir Farsça ile irticalen konuşacak... İngilizcesi çok güçlü olacak.. Halide Edip gibi İngilizce kitaplar yazacak… Ayasofya’nın mihrabına geçecek imamın Bizans Grekçesine de âşina olması gerekmez mi? İslâm ülkelerinin birindeki ciddi bir üniversitede şer’i ilimler tahsil etmiş olacak… Ayrıca, mesela Heidelberg Üniversitesi’nde felsefe okumuş olacak...Bununla da bitmez, İslâmî geleneksel güzel sanatların birinde üstad olacak… Daha bitmedi. Tasavvuf neşesine sahip olacak... Hem tarikat-i Aliye-i Kadiriye’den hem de Mevleviye’den icâzet ve hilâfeti olacak.

(Ayasofya açılırsa) Bir köşesinde ehliyetli ve liyakatli bir üstadın Mesnevi-i Şerif dersleri vermesi temenni olunur. Korkarım, Ayasofya açılırsa bugünkü kültürümüzle duvarlara darbeli matkapla delikler açar, iğrenç ve korkunç hoparlörler asarız… Minarelerine de 30-40 bağırtlak takarız…

Türkiye’nin her kesiminin medenileşmesi, medenileştirilmesi gerekir. Bu da eğitimle olur. Bugünkü eğitim sistemimiz çağdışıdır, ideolojiktir, totaliterdir; bununla çocuklarımızı ve genç nesilleri bilgilendirmek, onlara ahlâk ve karakter terbiyesi vermek ve hele estetik ve güzellik boyutu kazandırmak imkansızdır. Evlere ve meskenlere yuva olarak değil mal olarak bakan bir toplumun ıslahı mümkün müdür? 1928’ten önce yazılmış ve basılmış Türkçe evrâkı ve kitapları okuyamayan bir toplum iflah olur mu, medenileşir mi? Bugünkü büyük medya ile Türkiye medeniyete mi gitmektedir, bedeviyete mi?

Türkiye’de İslâmiyet’e karşı olan güçlü azınlığa da seslenmek istiyorum: Türkiye Müslüman bir ülkedir. Halkın çoğunluğunu Sünnî Müslümanlar oluşturmaktadır. Türkiye kimliğinin birinci ana faktörü İslâm’dır. Bunlar değiştirilmesi mümkün olmayan realitelerdir. Türkiye’de İslâm’la savaşmak boşunadır. Yapılacak iş hem dindarların hem dinsizlerin vasıflı Türkiyeli olmasıdır. Vasıfsız bir dindarla vasıfsız bir dinsiz kavga edebilir ama ikisi de vasıflı olursa anlaşabilirler, barış içinde yaşayabilirler, gemiyi delip batırmazlar.

Çamlıca’da yapılması düşünülen cami meselesine gelince: Bir Müslüman olarak böyle bir şeyden sevinç duyarım, lâkin yapılacaksa İslâm karşıtlarının bile hayran kalacağı, dünya çapında bir şaheser olmalıdır. Etrafında kütüphaneler, kültür merkezleri, enstitüler, İslâmî sanat atölyeleri, sosyal tesisler, ihtisas okulları, harika Osmanlı bahçeleri, havuzlar, selsebiller… Güzellik olarak Hindistan’daki Tac Mahal’in üzerinde olmalıdır… Böyle bir cami ve külliyesi için uluslararası bir yarışma açılmalıdır. Yedi kişilik, her biri ötekinden üstün, bir jüri toplanmalıdır…

Çamlıca Cami inşa edilirken hatıra gönüle, devlet ve hükümet büyüklerinin zevklerine ve tercihlerine bakılmamalıdır. Kanuni Sultan Süleyman, Süleymaniye’yi yaptırırken sanırım Mimar Sinan’ın ihtisas alanına giren konulara karışmamıştır.

  • Etiketler :

Sayfa Yükleniyor...