Bir haftadır gündemde önemli yer başkanlık sistemi ile ilgili olarak Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Serap Yazıcı, başkanlık sistemi için öncelikle Anayasa'nın üçte ikisinin değişmesi gerektiğini ayrıca bu değişiklikler yapılsa bile Türk siyasi kültürünün buna uygun olmadığını söyledi.

Yazıcı ayrıca Anayasa değişiklik teklifinin özünde olumlu olduğunu ancak eksikleri bulunduğunu da anlattı. Yazıcı'ya göre HSYK'nın kararlarının şeffaf olmaması yargıya yargının içinden gelen baskıların sürebileceğini tehlikesi taşıyor.

Neden Serap Yazıcı?
Prof. Dr. Serap Yazıcı, 1963 Ankara doğumlu, 1998'den beri İstanbul Bilgi Üniversitesi Öğretim üyesi. AKP'nin sivil anayasa yapması için görevlendirdiği bilim kurulu üyesiydi. Ayrıca Anayasa Hukuku uzmanı ve başkanlık sistemi üzerine çalışmalarıyla tanınıyor. Prof. Dr. Serap Yazıcı, gündemdeki başkanlık sistemi ve Anayasa değişikliği tasarısının en yetkin isimlerinden biri.

Siz AK Parti’nin sivil bir anayasa taslağının hazırlanmasını istediği gruptaydınız. Sizin hazırladığınız taslak ile şu an Meclis’te görüşülen tasak arasındaki benzerlik ve farklar nelerdir?
Özünde benzerlikler olmakla birlikte çok farklı. Özellikle konuyu HSYK ve Anayasa Mahkemesi’nin yapısı açısından değerlendirecek olursak, bizim hazırladığımız taslakta bu iki organın da demokratik meşruiyetini sağlayacak hükümler mevcuttu. Anayasa Mahkemesi ile ilgili düzenlemede mahkemenin 17 üyeden oluşması öngörülmekteydi, 9 üyenin yargı kuruluşları içinden kendi üyeleri içinden seçilmesi, 8 üyenin de bu metinde gösterilen nitelikleri haiz kişiler arasından, TBMM’nin nitelikli oy çoğunluğu ile seçilmesi öngörülmekteydi. Bugünkü teklif metnine baktığımız zaman, TBMM’ye Anayasa Mahkemesi’ne sadece 3 üyeyi seçme yetkisinin tanındığını görüyoruz. Üstelik bu üç üyeyi de doğrudan doğruya seçmeyecektir TBMM. Sayıştayın ve baro başkanlarının gösterecekleri adaylar arasından seçecektir. Gene teklif metnine göre TBMM bu yetkiyi nitelikli oy çoğunluğu ile değil basit oy çoğunluğu ile kullanabilecektir. Bunu mahsurlu görüyorum. Anayasa Mahkemesi üyeliği önemli bir pozisyonu ifade ediyor, yani parlamentodaki iktidar çoğunluğunun bu seçimi gerçekleştirmesi isabetli değildir. Mutlaka iktidar ve muhalefet partilerinin üzerinde uzlaşabileceği kişiler seçilmelidir ki, Mahkemenin de sahip olduğu yetkileri tarafsızlık çerçevesinde kullanabileceğinin garantisi temin edilmiş olsun. Dolayısıyla bu açıdan farklı. Teklif metni Anayasa Mahkemesi’nin mevcut 11 üyesi ile 4 yedek üyesinin muhafazasını öngörüyor. Dört yedek üyenin asıl üye statüsüne yükseltilmesini öngörüyor ve görev sürelerinin halen emeklilik yaşı olan 65 yaşa erişinceye kadar süreceğini öngörüyor. Fakat yeni üyeler bakımından 12 yıllık süre sınırı getiriyor. Bu tabii olumlu. Çünkü dünyadaki standartlarda 9 ile 10 yıl arasında görev süresi sınırlandırılmakta. Ancak mevcut üyeler için bu sürenin öngörülmemesi ve onların 65 yaşlarına kadar statülerinin korunacak olması sakıncalı. Bu şu anki Mahkeme kompozisyonunun uzun süre devam edeceğini gösteriyor. HSYK’na gelince, biz o kurulu da gene demokratik meşruiyet esasına göre tanzim etmiştik. Üyelerinin üçte birini parlamentonun, TBMM’nin seçmesine imkan tanımıştık. Ayrıca Adalet Bakanı kurulun üyesi değildi bizim hazırladığımız teklif metninde. Adalet Bakanlığı Müsteşarı kurulun üyesiydi. Şu anda teklif metni kurulun yapısını çok önemli ölçüde değiştiriyor. Kurulu üç daireli hale getiriyor ve her dairenin belirli görevleri var. Bu dairelerin çalışmalarına Adalet Bakanı katılamayacaktır, Adalet Bakanı’nın pozisyonu sembolik bir pozisyondur. Dolayısıyla metnin Adalet Bakanı’nı muhafaza ediyor olmasını sorunlu bulmuyorum. Ancak parlamentoya üye seçme yetkisini tanımamış olmasını problemli ve eksik bir boyut olarak değerlendiriyorum.

Anayasa değişiklik teklifindeki kimi değişiklikler ile cumhurbaşkanının yetkileri arttırılıyor. Siz bu yetkilerin arttırılmasının başkanlık sistemine bir hazırlık olduğunu düşünüyor musunuz?
Cumhurbaşkanının bazı yetkilerinin güçlendiği doğru ama ben bunu başkanlık sistemini planlamak suretiyle yapmış oldukları kanısında değilim. Teklif, HSYK ve Anayasa Mahkemesi’ne ilişkin hükümlerinde, Cumhurbaşkanının yetkilerini güçlendiriyor. Aslında her iki organın da demokratik dünyadaki emsallerine baktığımız zaman meşruiyet esasına dayanmaları esastır. Bu sebeple de gerek HSYK benzeri ve literatürde yargı konseyi olarak adlandırılan organlara, gerekse Anayasa Mahkemesi’ne parlamentolara üye seçme yetkisi tanınmaktadır. Böylece her iki organda daha demokratik bir kompozisyona sahip olmaktadır. Aslında Türkiye’de de 1961 Anayasası döneminde paralel yetkiler TBMM’ye tanınmıştı. O zamanki adıyla Yüksek Hakimler Kurulu’nun ve Anayasa Mahkemesi’nin üyelerinin üçte birini TBMM seçiyordu. Yüksek Hakimler Kurulu’yla ilgili düzenleme 1971’de 12 Mart müdahalesini takip eden Anayasa değişikliği sürecinde değiştirildi ve TBMM’ye tanınan yetki alınarak bu kurulun tamamen yargının kendi içinden seçtiği üyelerden oluşması esası benimsendi. Anayasa Mahkemesi’ne gelince, bu konudaki düzenleme de 1982 Anayasası ile değişmiş oldu. 1982 Anayasası ile TBMM’nin bu yetkisi elinden alındı ve Cumhurbaşkanına sunuldu. Neden şu an Meclis’te görüşülmekte olan teklifte TBMM yerine Cumhurbaşkanına yetki tanınmıştır? Benim aklıma gelen ilk sebep şu, Türkiye’de TBMM’ye tanınan yetkiler hususunda ne yazık ki hep kriz çıkıyor ortaya. Parlamento özellikle nitelikli oy çokluğu gerektiren konularda uzlaşma sağlayamıyor, bu yetkileri kullanamıyor ve Türkiye bir problem yaşıyor. Çok yakın zamanda meşhur 367 krizi dolayısıyla Cumhurbaşkanının seçilemediğini ve arkasından Cumhurbaşkanını seçme yetkisinin halka tanındığı bir Anayasa değişikliğinin yapıldığını görüyoruz. Dolayısıyla belki böyle bir olasılık dikkate alınarak bundan kaçınılmış olabilir. Ancak ikinci husus olarak sizin söylediğiniz faktör aklıma geliyor, tabii eğer gerçekten Sayın Başbakan’ın ifade ettiği gibi Türkiye başkanlık sistemine geçiş yapacaksa, bu geçiş bu kadar küçük değişikliklerle mümkün olamaz. Başkanlık sistemine geçmek için Anayasa’nın yasama, yürütme ve yargıyı düzenleyen hükümleri yeni baştan yazılacaktır. Bu da Anayasa’nın üçte ikisinin yeniden kaleme alınması anlamına gelir ki bunu daha doğru ifade edersek Türkiye tam anlamıyla yeni bir Anayasa yapmak zorundadır. O yüzden ben bunun başkanlık sistemine geçiş planından kaynaklandığı kanaatinde değilim.

Başkanlık sistemi sizce Türkiye’de işler mi?
Dünyaya baktığımızda sadece ABD’de gerçek anlamda uygulanıyor ama Latin Amerika’da sistemin çok sıkıştığı zamanlara tanık oluyoruz.
Ben bundan önceki çalışmalarımda da Başkanlık sisteminin çok cazip olmadığını, Türkiye’de bu sisteme geçme yönündeki eğilimlerin isabetli olmadığını hep belirttim. Başkanlık sistemi yasama ve yürütme kuvvetlerinin sert ve kesin olarak birbirinden ayrıldığı bir sistem. Bu şunu ifade ediyor, yürütme gücünün yegane sahibi olan başkan, halk tarafından belirli bir süre için, sabit bir görev süresi için seçilmektedir. Aynı zamanda yasama gücünü temsil eden ve bu sistemlerde genellikle kongre olarak adlandırılan organın üyeleri de gene sabit bir görev süresi için halk tarafından seçilmektedir. Buradaki sabit görev süresi ifadesi çok önemli, çünkü her iki organın da birbirlerinin hukuki varlığını sone erdirecek yetkilerinin olmadığını gösteriyor. Ne başkan kongreyi feshedebilir ne de kongre başkanı düşürebilir. Tek bir istisnası var başkan yönünden, vatan hainliği gibi çok ağır sebeplerle kongre başkanı itham edebilir, yani impeachment yöntemi ile düşürülmesini sağlayabilir. Bu çok istisnai bir durum ve bugüne kadar ABD’de üç başkan için impeachment talep edilmiştir, üçünde de bu süreç bir sonuç vermemiştir. Haliyle başkanın da görev süresi sabittir. Bu yapının sağladığı bir önemli avantaj var, her zaman için hükümetin maksimum düzeyde istikrarı garanti edilmektedir. Başkanlık sisteminde yürütmeyi başkan temsil eder, onun bakanları aslında danışmanları anlamına gelmektedir. Her biri yetkili olduğu konular üzerinde başkana bilgi vermekte fakat bütün konularda kararları başkan vermektedir. Başkanın düşürülmesini sağlayacak bir yetki kongreye verilmediği için, bir başkanlık anayasası, başkanın görev süresini hangi süre ile tayin etmişse, dört yıl ya da beş yıl olabilir, o süre içinde başkan görevini sürdürecektir. İşte bu sebeple başkanın hükümeti maksimum süreyle istikrarını muhafaza etmektedir. Türkiye’de başkanlık sisteminin ilk telaffuz edildiği 1980’lere dönersek, o tarihlerde 12 Eylül öncesinde, Türkiye’nin en büyük problemi hükümet istikrarsızlığıydı. Buna çare olarak bazı çevreler başkanlık sistemine geçilmesini önermişlerdi. Bugün Türkiye’de hükümet istikrarsızlığı sorunu mevcut değil. Dolayısıyla bugün neden böyle bir öneri ortaya atılmıştır. Bunu düşünmemiz gerekir. 1980’lerden bu yana Turgut Özal, Süleyman Demirel ve Tayyip Erdoğan bu sisteme geçiş yönünde arzuları olduğunu belirtmişlerdir. Bu üç liderin ortak bir paydası var, üçü de kişisel karizmalarına güvenen, Türkiye’de köklü dönüşüm politikalarını yürürlüğe koymak isteyen, bu politikaları yürürlüğe koyarken parlamentonun, hatta belki bakanlar kurulunun da engelleyici rolünden kurtulmak, tamamen tek başına hareket etmek isteyen kişiler. Fakat burada bir hususu gözardı ediyorlar, aslında parlamenter bir başbakan, başkanlık sistemindeki bir başkandan çok daha güçlü pozisyondadır.

Nasıl güçlüdür? Bunu biraz açabilir miyiz?
Parlamenter bir başbakan, çoğunluk partisinin lideri demektir. Hem yasama organına hem de yürütme gücüne hakimdir. Böylece hem yasama çoğunluğunu hem de hükümeti kontrol edebilir. Dolayısıyla bir başbakanın, geleceğe yönelik olarak izlemek istediği tüm politikalarla ilgili gerekli kanunları parlamentodan geçirmek yönünde elinde güçlü bir garanti vardır. Düşünün ki parlamenter sistemde kabul edilen kanunların hemen hemen büyük bir bölümü, hükümetin tasarısı olarak gelmektedir parlamentonun gündemine. Oysa başkanlık sisteminde, başkanla kongre çoğunluğu farklı siyasi eğilimlere sahip olduklarında, kongre başkanın ihtiyaç duyduğu kanunları kabul etmemek yönünde direnebilir. İkincisi, kongre çoğunluğu başkanla aynı partiye mensup olsa dahi bu, kongrenin mutlaka başkanın istediği her kanunu kabul edeceği anlamına gelmez. Çünkü başkanlık sisteminde parti bağları güçlü değildir. Disiplinli bir parti yapısı mevcut değildir. Bu yüzden başkanla aynı partiye mensup kongre üyelerinin, başkanın isteği doğrultusunda hareket etmek gibi yükümlülükleri, manevi bir rolleri mevcut değildir. Bu şöyle bir tabloya yol açmaktadır. Eğer kongre başkana karşı direnecek, onun planladığı kanunları kabul etmeyecek olursa yasama ve yürütme süreci kilitlenebilecektir. ABD’ye baktığımız zaman bu kilitlenmenin nadiren çıktığı ve bir krize dönüşmeden de aşılabildiğini görebiliyoruz. Bu ABD’nin özel şartlarından kaynaklanıyor. Birincisi, ABD’de iki partili bir sistem mevcut. Bu iki parti arasındaki görüş farklılıkları da kutuplaşmaya yol açacak derinlikte değil. İkincisi, ABD’de lobi şirketleri olarak tanımlanan kuruluşlar mevcut. Bunlar sistemin bir parçası. Bunlar ücret karşılığında kanun yapma sürecinde etkili bir role sahipler. Haliyle en etkili olan lobi şirketlerine kim para verirse o, kanun yapma sürecinde kontrolü ele geçirmiş demektedir. Üçüncüsü, yine ABD’de çok güçlü sivil toplum kuruluşları var. Bu kuruluşların da karar alma sürecinde güçlü bir rolleri var. Bu yüzden ABD’de gerçek bir kilitlenmenin yaşanmadığını görüyoruz. Ancak Latin Amerika’ya baktığımızda, bir kez çok partili sistem mevcut. Partiler arasında derin ayrılıklar, ideolojik farklılıklar mevcut ki bu kutuplaşmayı teşvik eden bir faktör. İkincisi, demokratik siyasal kültür gelişmediği için, meseleleri diyalog ve uzlaşma yoluyla çözme eğilimi söz konusu değil. Neticede, yasama ve yürütme arasında böyle bir kilitlenme ortaya çıktığı zaman aslında bu devlet hayatının kilitlenmesi anlamına geliyor. Bu durumda Latin Amerikalı başkanlar iki tür yönteme başvuruyorlar, birincisinde halka giderek kongreyi şikayet ediyorlar. Kendi başkanlıkları ardında daha güçlü bir demokratik meşruiyet olduğunu, dolayısıyla kongrenin bu kanunları kabul etmesi gerektiğini söylüyorlar. Kongre de kendi temelinde bir demokratik meşruiyet olduğunu, kendisini de seçenin halk olduğunu belirtmek suretiyle meşruiyetini başkanla yarıştırır hale geliyor. Bu önemli bir problem. İkincisi, eğer bu kilitlenme aşılamazsa ya askeri müdahaleler bu kilitlenmeyi aşacak bir rol üstlenmiş oluyorlar, bu rejim krizinin ortaya çıkmasında neden oluyor, ya da başkanlar ülkeyi kanun hükmünde kararnameler ile yönetme yolunu seçiyorlar. Bu da kongrenin by-pass edilmesi, yasamanın by-pass edilmesi ve yönetimin tamamen kişiselleşmesi anlamına gelmektedir. Şimdi objektif olarak düşünürsek, Türkiye’nin siyasal kültürü, partilerin yapısı, partilerin çok sayıda olması, uzun süredir devam eden kutuplaşma eğiliminin kuvveti ve parti liderlerinin hali hazırda kişiselleşme yönünde güçlü eğilimler sergilemesi, başkanlık sistemine geçilmesi halinde, Türkiye’deki modelin, Latin Amerika’dakine benzeyeceği izlenimi uyandırıyor. Bu yüzden bu olumsuz örnekleri dikkate aldığımızda, böyle köklü bir sistem değişikliğine gitmek isabetli değildir. Bence Türkiye’de demokrasinin geleceğini çok olumsuz etkileyecektir. Türkiye’nin böyle bir değişiklik yapmayacağını ümit ediyorum.

Anayasa paketindeki HSYK ve Anayasa Mahkemesi değişiklik istekleri sizce sorunu düzeltmeye yeterli mi? Yoksa daha başka değişiklikler gerekli mi?
Paketi genel olarak değerlendirdiğim zaman, özünde olumlu olduğunu ama yetersiz, ürkek ve zayıf bir paket olduğunu söyleyebilirim. HSYK ile Anayasa Mahkemesi’nin yapısının değiştirilmesi zorunludur. Çünkü bu iki organ, demokratik dünyada, hukuk devletinin ve çoğulcu demokrasinin güvencesi olma rolüne sahiptir. HSYK aslında idari bir organ. Yargı mensuplarının özlük hakları üzerinde karar verme yetkisine sahip bir organ. Özlük hakları, hakim ve savcıların ilk kez mesleğe kabullerinde, tayin ve terfilerinde, disiplin işlemlerinde karar verilmesi anlamını içerir. Tabii bu çok önemli bir konu, hukuk devleti, devlet otoritesinin hukukun sınırları içinde hareket etmesini emretmektedir. Anayasamızın 2. maddesi Cumhuriyetin nitelikleri arasında hukuk devleti kuralına yer veriyor. Öte yandan Avrupa Birliği’ne (AB) üyelik sürecindeki bir ülke, Kopenhag siyasi kriterlerinin gereğini yerine getirmek zorundadır ki bu kriterlerden biri, hukuk devletinin bütün mekanizmalarıyla, tanınmış ve kurulmuş olmasıdır. HSYK ise hukuk devletinin bir unsuru olan yargının bağımsızlığını sağlayan bir organdır. Hukuk devleti, devletin hukuk ile sınırlanması anlamına geldiğine göre bu hedefe ulaşmayı sağlayacak mekanizmalara ihtiyaç var. Bunlardan biri yasama, yürütme organlarının ve bütün idari makamların eylem ve işlemleri üzerinde hukuka uygunluk denetiminin, yani yargı denetiminin yapılması. İkincisi, bu yargı denetiminin beklenen yararı sağlayabilmesi için yargı organına kurumsal bağımsızlığın, yargı mensuplarına da bireysel bağımsızlığın sağlanması. HSYK’nın rolü burada ortaya çıkıyor. Bir hakimin ya da bir savcının, görevlerini bireysel bakımdan bağımsız olarak yerine getirebilmeleri için mutlaka kendilerini güvencede hissetmesi gerekir. Yapmış oldukları işlerden dolayı bir gün mesleki pozisyonlarını kaybedecekleri gibi bir endişelerinin olmaması gerekir. Bu yüzden yargı mensuplarının özlük haklarıyla ilgili karar verme yetkisinin, mutlaka yasama ve yürütmeden hatta yargının kendisinden de özerk bir organa ait olması gerekir. HSYK’na baktığımız zaman bu kurulun yapısı, işleyişi ve kararlarına yargı bağışıklığı sunulmuş olması, yargı mensuplarına mesleki güvence sağlamıyor malesef. Türkiye’de yanlış bir kanaat var, yargıçların bireysel bağımsızlıklarının ancak siyasi organlar tarafından tehdit edilebileceği gibi bir algılama mevcut. Halbuki yargı mensuplarının bağımsızlıkları yargının içinden gelebilecek baskılarla da tehlikeye girebilir. İşte bu yüzden bu organın yapısının karma olması gerekiyor. Sadece yargıya ya da yüksek yargıya temsil imkanının bu tür kurumlarda tanınması doğru bulunmuyor, dünyadaki örnekler bu yönde.

HSYK atamaları şu an nasıl oluyor?
HSYK yedi kişiden oluşuyor. İki üye Adalet Bakanı ve müsteşarı. Geri kalan beş üye Yargıtay ve Danıştay’ın kendi üyeleri arasından gösterdikleri adaylar içinden Cumhurbaşkanı tarafından seçiliyor. Dolayısıyla mevcut sisteme baktığımızda HSYK içinde yargıdan gelen üyeler ağırlıktadır ve beş asıl beş yedek üyenin tümü Yargıtay ve Danıştay’ın gösterdiği adaylar içinden Cumhurbaşkanı tarafından seçiliyor.

Yargıtay ve Danıştay’ın kendi üyelerini HSYK’ya ataması bir tür sistemin kendini koruması olarak görünebilir mi?
Elbette. Zaten problem burada ortaya çıkıyor. Yargıtay ve Danıştay, HSYK üyelerini belirlemiş oluyorlar. HSYK ise Yargıtay’ın bütün üyelerini, Danıştay üyelerinin de dörtte üçünü seçme yetkisine sahip. Bunu gerçek bir mesleki kast sistemi olarak ifade edebiliriz. Kendi içine kapalı bir kutu olarak düşünebiliriz. Bu çok sorunlu bir yapı. Dünyadaki modellere uymuyor ve değiştirilmesi elbette zaruri.

HSYK’nın yapısı sizce nasıl olmalıydı?
Bir kere, içinde yargı mensupları, yargı mesleğinden gelmeyen üyeler de yer almalıydı. Üstelik yargı mensupları yargının tümünü temsil edecek nitelikte olmalıydı. Yüksek yargı kuruluşlarının temsilcileri ve alt derece mahkemelerinin temsilcileri olmalıydı. Öte yandan, yargıdan gelmeyen hukuk profesörleri, avukatlar, işletme yöneticileri gibi kişilerin bu kurulda yer alması sağlanmalıydı. Bu ikinci grupta yer alan üyelerin seçim yetkisi de parlamentoya tanınmalıydı. Mevcut yapı bu özellikleri taşımıyor. Sadece yüksek yargının temsilcileri bu kurulda mevcut. Yargının diğer basamaklarının üyeleri mevcut değil. Yargıçlık mesleğinden gelmeyen üyeler ve hepsinden önemlisi parlementonun bu kurula üye seçme yetkisi mevcut değil.

Teklifin bu yapıya getirdiği değişiklikler neler?
Teklif ise çok isabetli bir şekilde üye sayısını arttırıyor. Üye sayısının artması çok önemli, çünkü bu mevcut üye sayısı ile Türkiye’deki yargı organının büyüklüğünü yansıtacak bir hacme sahip değil. Rakamsal verilere bakarsak Türkiye’de 7 bin küsur hakim, 4 bin küsur savcı görev yapıyor ve 3 bin küsur boş, atama bekleyen kadro var. Bu büyüklükteki bir yargı gücü şu an sadece 5 hakim üyenin yer aldığı bir kurum ile temsil edilmiş oluyor. Onun için üye sayısının artması çok doğru. Sonra teklife bakınca, alt derece mahkemelere de üye seçme yetkisinin tanındığını görüyoruz. Yargıtay ve Danıştay dışında adli ve idari yargı alanında birinci dereceye ayrılmış hakim ve savcılar da bu kurula üye seçebilecekler. Üstelik her yargı basamağı kendi eşitlerini seçebilecek, yani Yargıtay kendi üyeleri arasından, Danıştay kendi üyeleri arasından, birinci derece hakim ve savcılar kendi eşitleri arasından bu kurula üye seçebilecekler. Bu durumu demokratik buluyorum. Ayrıca Adalet Akademisi de üye seçebilecek, asıl ve yedek üye. Buna mukabil Cumhurbaşkanına da 4 üyeyi doğrudan doğruya seçme yetkisi tanınmış. Şimdi bunu yürürlükte olan 159. madde ile mukayese ettiğimiz zaman, gerçekten önemli iyileştirmeler var. Fakat bazı eksiklerin de olduğunu söyleyebiliriz. Şu an HSYK kararları tamamen yargı denetimine kapalı ve bu kararlarla ilgili itiraz mekanizması da mevcut değil. Teklif bunu kısmen değiştiriyor. Bir kez, kurulu üç daireye ayırarak yeniden şekillendiriyor. İkincisi, meslekten ihraca yönelik kararlarda yargı denetimine olanak sağlıyor. Bunlar tabii çok önemli yenilikler ama kurulun tüm kararları üzerinde yargı denetimine imkan sağlansaydı daha isabetli olurdu. Cumhurbaşkanına tanınan yetkiye gelince, ilk bakışta 4 üyeyi belirleme yetkisinin önemli bir yetki olduğunu düşünebiliriz. Bu makamın zaten güçlü yetkileri olduğunu, bu güçlü yetkileri bir kez daha arttırmanın gereksiz olduğunu düşünebiliriz ki, ben de bu düşünceden yanayım. Ancak mevcut yapı içinde demin bahsettik, Yargıtay ve Danıştay’ın gösterdikleri adaylar arasından Cumhurbaşkanı nihai olarak seçme yetkisini kullanıyor. Teklif metni bunu sona erdirmektedir. Yargıtay, Danıştay, Adalet Akademisi kendi üyelerini, kendi aralarından seçmektedir. Böylece Cumhurbaşkanının dolaylı olarak üye seçme yetkisi ortadan kaldırılmıştır, ama 4 üyeyi doğrudan doğruya seçme yetkisi tanınmıştır. Teklif bu yetkiyi TBMM’ye tanısaydı daha isabetli olurdu.

Teklif bu şekliyle geçerse bir Şemdinli krizi, Ferhat Sarıkaya daha yaşar mıyız? Orada biliyorsunuz savcı yazdığı iddianame yüzünden görevden alındıktan sonra avukatlık yapmayacak hale getirilmişti.
Yeni mekanizma bunu önleyecek bazı yenilikleri içermektedir. Mesela üyelerin farklı kaynaklardan geliyor olması, kurula daha çoğulcu bir kompozisyon kazandıracak. Böylece kurula tek bir düşünce, tek bir eğilim hakim olamayacağından oradaki kararlar müzakere edilerek, daha demokratik yöntemlerle alınabilecek. Meslekten ihraç kararları da yargı denetimine açılacak. Ancak bunları yeterli bulmuyorum. Çünkü şu anki yapıda sorun yaratan faktörlerden biri, kurul kararları şeffaf değil. Bu kararlar yayımlanmıyor. Ne bizler ne de hakimlik ve savcılık mesleğini icra edenler biliyor. Dolayısıyla kurulun belli olaylar karşısında hangi kriterlere dayanarak karar verdiğini hiçbirimiz bilmiyoruz. Halbuki şeffaflık çok önemli. Eğer kurul kararlarına şeffaflık sağlansaydı, hiç değilse bundan sonra hem kamuoyu kurul kararlarının içeriği konusunda bilgi sahibi olabilirdi, tabii bu kurul kararlarındaki keyfiliği, hakkaniyete aykırı durumları önleyebilirdi, hem de hakim ve savcılar evvelce alınan kararları görebilecekleri için, kendi gelecekleriyle ilgili daha öngörülü olabilirlerdi. Teklif metni kararlara şeffaflık sağlamıyor, kararların gene de yayımlanmayacağı bir sistemi muhafaza ediyor. Bu da doğru değil.

Hakimler ve savcıların daha öngörülü olabileceğini söylerken ne kasttettiniz tam olarak?
Bir hakimin veya savcının hangi sebeplerle meslekten men edilmesi gerektiğine dair kanuni düzenlemeler var. Ama bu düzenlemeler gene de idareye, yani HSYK’ya takdir yetkisi sunmaktadır. Acaba HSYK bu takdir yetkisini hangi ölçüler içinde kullanmaktadır? Kullandığı bu takdir yetkisi objektif kriterlere dayanmakta mıdır? Yoksa tamamen öznel, subjektif ve keyfi nitelikte midir? Bunları görebilmek, hakimlik ve savcılık mesleğini sürdürmek açısından çok önemli. Onlar hangi şartlarda mesleki güvencelerini kaybedeceklerini bilmeksizin yaşıyorlar ve görevlerini sürdürüyorlar.

Bu durumda kararlar halka açıklanırsa, bir savcının genelkurmay başkanı hakkında iddianame yazdığı zaman görevden alınamayacağı ya da alınırsa da bu kamuoyu tarafından bilineceği için kurul daha objektif olmak zorunda kalacak...
Elbette, eğer kararlar şeffaf olsaydı belki Ferhat Sarıkaya ve Sacit Kayasu kararları yaşanmamış olabilecekti. Bu kurulun yetkisi, keyfi karar vermek biçiminde değildir. Kurul kendisine verilen tüm yetkileri hukukun sınırları içinde kullanmak zorundadır. Ama bunun sağlanması için belirli zorunluluklar var. Bir, kararlar şeffaf olmalıdır, iki, kararlar üzerinde itiraz ve yargı denetimi mevcut olmalıdır. Bunlar olmadan hiçbirimiz kurul kararlarının hukukilik temelinde şekillendiğini bilemeyiz, böyle bir kanaate sahip olamayız. Bu eleştiriler kamuoyunda tekrarlanırken aslında, HSYK’nun bizzat kendisinin, kararlarının şeffaf hale getirilmesini ve kararları üzerinde yargı denetimi sağlanmasını talep etmesi gerekirdi.

HSYK neden böyle bir şey istesin ki?
Çünkü bu tartışmalar, kurul kararları üzerinde şüphe uyandırmaktadır. Bu şüphenin ortadan kalkması için, kurulun bizzat bu yargı bağışıklıklarına, bu şeffaf olmama şartlarına son verilmesi yönünde talepleri olması gerekirdi. Bu taleplerinin olmaması bana şaşırtıcı geliyor.

Bu konuların iyi anlaşılması için hukuk devleti kavramını incelememiz gerekiyor gibi. Hukuk devleti kavramı ne demektir?
Hukuk devleti, yargının, hem organ olarak, hem de yargı mensuplarının bireysel olarak bağımsızlıklarını emretmektedir. Elbetteki bu bağımsızlık yürütmeye karşı, yasamaya karşı ve özellikle yargının kendi içinden gelen baskılara karşı korunması gereken bir bağımsızlıktır.

Türkiye’de yargı bağımsız mı?
Bir bakıma evet hem de çok, bir bakıma hayır. Önce neden evet dediğimi açıklayayım. Yargı o kadar bağımsızdır ki, kimi kararlarında hukukun sınırları içinde kalmak gereğini duymamaktadır. Halbuki yargının bağımsızlığı kavramı, yargı kuruluşlarının hukukun üzerinde kararlar vereceği anlamına gelmez. Elbette bir hukuk devletinde yargı kararları da hukukun sınırları içinde alınmak zorundadır, nitekim bizim Anayasamızda da bunu emreden düzenlemeler var. Ancak Türkiye gerçeklerine baktığımız zaman özellikle devlet seçkinlerinin yargıya izafe ettikleri vesayet rolü karşısında, gerek Yargıtay kararlarında, gerek Danıştay kararlarında, gerek Anayasa Mahkemesi kararlarında hukukun sınırlarının ötesine geçen pek çok hususu gözlemleyebiliyoruz. Bu durumda yargı o kadar bağımsızdır ki, kendisini mutlak bir güç olarak telakki edebilmektedir. Anayasa’nın da üzerinde görebilmektedir. Bunun parlamenter sistemle bir ilgisi yok, Türkiye’nin siyasi koşulları ve siyasi kültürüyle ilgisi var.

Bu durumu düzeltmek için ne yapılabilinir?
Bunu çözmek için çok geniş bir yargı reformu projesine ihtiyacımız var. HSYK’nın ve Anayasa Mahkemesi’nin yapısının yeniden düzenlenmesi bunun unsurlarından birini oluşturuyor ki, bu teklif metni de bu yeniden yapılandırmayı gerçek manada sağlayamıyor. İkincisi, hukuk fakültelerinde sürmekte olan eğitim dahil çok uzun vadeli politikalara ihtiyacımız var. Sonuç olarak yargıçlar ve savcılar da insandır. Elbette bu kişilerin de dünyayla ilgili, hayatla ilgili bireysel tercihleri ve dünya görüşleri vardır. Bir hakim ve savcı açısından asıl olan nedir; cüppesini giyip, karar verene kadar tüm kişisel tercihlerini kenara bırakacak. Hatta kendi kişiliğini tanımlayan o kişilik özelliklerini tamamen unutacak, sadece bir hukukçu olarak, hukukçu sıfatıyla, hukukçu gözlükleriyle önüne gelen olayı inceleyecek ve hukuki yöntemlerle kararını oluşturacak. Bunun sağlanabilmesi için hem hukuk fakültelerindeki eğitimin değişmesi gerekiyor, hem de bizim toplum olarak hukuka bakış açımızın değişmesi gerekiyor. Şunu unutmayalım, farkındaysanız yargı organına önemli bir uyuşmazlık intikal ettiğinde, toplumun çeşitli kesimleri yargı organının kararlarını etkileyecek biçimde açıklamalarda bulunuyorlar. Bu açıklamalar toplumun çok çeşitli katlarından geliyor, yargının kendi içinden de gelebiliyorlar. Bütün bu baskılar karşısında yargının gerçekten bağımsız olduğunu, kararlarını bağımsız olarak verebildiğini söylemek mümkün değildir. Çok somut olarak bilmiyoruz ama 367 kararının geri planında şüpheli baskıların olduğu çeşitli gazetelerde yazdı. Ancak bunlar nelerdi tam olarak bilemedik. Dolaysısıyla, yargıyı da kendi işiyle ilgili olarak hepimizin rahat bırakması gerekiyor.