Bundan altı ay önce, “Esas oğlanın arkasında kalan, sözüne kulak asılmayan, medyamız için karanlık öteki olan SDP’li üç kadınla konuştum.

“Kendilerine ‘Devrimci Karargâh militanlığı’ atfedilerek Avcı’nın hempası olarak sunulan bu üç kadını da dinlemek zorundayız. Onların onuru Avcı’nınkinden değersiz değil çünkü” diye başlamıştım onlarla yaptığım söyleşiye. Bir kez daha tanıtayım:

Dilay İlkaya Turan, hekim. Şu an tutuklu bulunan eşi, SDP Genel Başkanı Rıdvan Turan gibi.

Sultan Seçik, radyoloji teknikeri. Sultan’ın eşi Günay da şu an tutuklu olanlardan. Sultan, o furyada gözaltına alınan tek kadın. Ama şerbetli. İlkgençliğinde işkence tezgâhından geçmişliği var.

Ekin Bodur, öğretim görevlisi. Onun da yıllardır hayatını paylaştığı sevgilisi Ulaş Bayraktaroğlu içeride.

Bu yedi ayı nasıl geçirdiğinizi anlatın istiyorum.

Dilay: Yıllar önce öncü savaşı reddetmiş bir kökenden gelmemize rağmen silahlı terör örgütünden yargılanıyoruz, Ergenekon’a karşı duruşumuz cümle âlemce bilinmesine rağmen Ergenekon bağlantısından yargılanıyoruz. Yasal bir partide demokratik alanda politika yaparken evlerimizin hücre evi gibi basılmasıyla kâbusumuz başladı aslında ve hayat arkadaşımı-sevgilimi alıp götürdüler. İlk şoku atlatınca sesimizi duyurmak istedik, ne olmadığımızı ve ne olduğumuzu kamuoyuna anlatmak istedik. Ama bizi ısrarla bir görünmezlik perdesinin ardına koymuşlardı ve kim olduğumuzu anlatamıyorduk. Senin bizimle yaptığın röportaj işte bu perdeyi kaldırdı. Ve biz 3 SDP’li kadın olarak ‘biz de varız’ diyebildik.

‘BABASINI UNUTMASIN DİYE’
Eşlerimizin neyle suçlandıklarını bilmeden 5 ay geçirdik, sonra iddianame çıktı, 7 aydır tutuklular.

Ben her hafta bebeğimle beraber gittim ziyaretlere gidiyorum babasını unutmasın diye. Ve hayatı haftalık yaşamaya başladım. Bir anda kendimizi bu mücadelenin merkezinde bulduk. Sıranın başka sosyalistlere gelmemesi için uğraştık, hep en geniş tepkiyi örgütlemenin ve en geniş sosyalist camianın bir araya gelmesinin yollarını aradık. Hatta yıllardır yan yana gelemeyen bir çok yapıyı, aylarca süren bu kampanyada birlikte yürütmenin ve birlikte konuşturmanın zeminlerini zorladık. Başardığımızı düşünüyoruz. Tabii ki bu tek başına bizim değil daha geniş bir örgütlülüğün başarısıdır. Ama bizim de hatırı sayılır katkımız oldu dersem yalan olmaz.

Ekin, sen de anlatsana.

Ekin: 5 ay sonra yayımlanan iddianamede bir silahlı örgüt bulgusu yok. SDP’nin parti faaliyetleri, eylemleri, SDP üyelerinin kendileri arasındaki dostluk ilişkisi, parti ilişkisi sanki çok gizli bir örgütün çok derin bir faaliyetiymiş gibi sıralanmış. IMF protestolarına katıldınız, Newroz mitingine gittiniz, hatta beraber yemek yediniz gibi suçlar var.

Bunların içinde bulabildikleri en güçlü delil, Orhan Yılmazkaya öldürüldüğünde SDP üyelerinin katıldığı Gazi Mahallesi’nde düzenlenen bir basın açıklaması.

‘SIRA KİMDE’ İNİSİYATİFİ
Mesele şu aslında: Biz Orhan Yılmazkaya‘nın sağ olarak yakalanabilecekken bir yargısız infaz ile öldürüldüğünü ve bunun yaşam hakkının ihlali olduğunu düşünüyoruz.

Bizim eve gelen polislerle konuştuğumuzda da bunu söyledik: Siz adamın evini basacağınıza, sokakta yürürken gözaltına alsaydınız tüm bunlar yaşanmayacaktı. Yılmazkaya da, polis şefi Balaban da, sokaktan geçen genç Mazlum da bugün yaşıyor olmalıydı. Bunun sorumlusu devlettir. Bunu söylüyoruz diye Karargâhçı mı olmamız lazım? Hayır, SDP’liyiz ve böyle düşünüyoruz, sadece biz değil pek çok sosyalist bizim gibi düşünüyor.

6 ayda biz de boş durmadık. “Sıra Kimde?” inisiyatifini kurduk. Onlarca sosyalist yapı, sendika, oda bir araya geldik ve bir dizi eylem yaptık. Kimi gazeteler bu eylemleri bile çarpıtarak ‘karargâha destek’ eylemi diye verdi, buraya katılan gençleri, Başbakan ‘örgütlerin maşası’ olarak ilan etti. Demek ki, sesimizi bir nebze olsun duyurabilmişiz diyoruz. Fakat derdimizi de anlatabiliyor muyuz acaba? Bu haksız tutuklamalara karşı ses yükselmezse tehlikeli bir sonun kaçınılmaz olduğunu düşünüyoruz.

Örneğin, ben, sıradan bir telefon konuşmamı iki gün sonra Star gazetesinden okudum. Hem de alakasız olduğu halde “Yasadışı örgüt üyeleri her şeyi adım adım böyle planladı” üstbaşlığıyla. Oysa ne bir eylem planı vardı konuşmanın içeriğinde ne de herhangi bir ‘suç unsuru’. Olsa bile gazete sütunlarında benim özel görüşmemin işi ne? Özel hayatın gizliliği çerçevesinde suç duyurusunda bulunduğumuz halde savcı bizi “Basın özgürlüğü kapsamındadır” diyerek reddetti. Bu nasıl bir hukuktur ve sonumuz ne olacak diye kaygılanıyoruz. 6 aydır SDP’nin merkez yöneticilerinin önemli bir kısmı tutuklu. Bizler de, bir yanda tutsak bir partinin siyasi çizgisini eksiksiz bir biçimde sürdürmesi, bir yandan sesimizi duyurmak ve sevdiklerimizin yeniden özgürlüğüne kavuşması için mücadele etmek gibi yoğun bir programla karşı karşıya kaldık. Özellikle üç kadın olarak birbirimize tutunduk ve birbirimizden aldığımız güçle küreklere asıldık.

‘YA TUTARSA?’
Senin ekleyeceklerin var mı Sultan?

Sultan: İddianamedeki bir gülünçlük var. 1997 yılında gözaltına alındığım bir operasyon sonrası beraat etmiştim. Evimde hiçbir ‘YASA’dışı materyal çıkmamışken, iddianame o operasyonda sağdan soldan toplanan ne kadar silah varsa şimdi evimizden çıkmış gibi gösteriyordu. Ne yazık ki unutmuşlardı ‘Mark’ın tedavülden kalktığını. “… adet silah,…. el bombası…… 60 bin 500 Mark…” diye yazıyordu iddianamede. Hemen araştırdı hukukçular. Ne gözaltı ne de ev arama tutanağımızda vardı bunlar. Kabul ettiler ki maddi bir hata yapılmıştı. Ama hata mıydı gerçekten, yoksa Nasrettin Hoca’nın göle maya çalması misali ‘Ya tutarsa’ mı?

Benim kulağıma sizin kimi çevrelerden tepki aldığınız geldi. Kadın olmakla da hesaplaşmak zorunda kaldınız, öyle değil mi?

Sultan: Evet. Bin bir emekle dert anlatmaya çalıştığımız bu süreç kadın olmanın, hele de politikada etkin bir özne olarak kadın olmanın ne kadar zor olduğunu gösterdi. Akıl işte. Söylediğimiz söze, yaptığımız eyleme, gösterdiğimiz iradeye bakıp, kimileri etek boylarımızı gördü sadece. Kimileri de bizim kocalarımızı çıkartmak için bu kadar çırpındığımız kanaatine erişti. Kısa pantolonluların da, at kuyrukluların da siyaset yapmasından hazzedilmeyen bir memlekette işlerin hiç de kolay olmayacağını biliyorduk. Tıpkı Yonca’nın (Ahmet Şık’ın eşi) Yonca Verdioğlu olarak çağrı metnini imzalamak istemesindeki gibi, bizi sosyalist feminist perspektiflerimizle de çatışmalı kılabilecek bu sürece inat, ‘var’ olmak, ‘birey’ olmak, ‘kadın’ kimliğimizle politika yapabilme mücadelemizin görünmesini istiyoruz.

Öğreniyoruz işte. Kadın kısmı ne yaparsa yapsın, neyle mücadele ederse etsin her vakit aynı zamanda erkek egemenliği ile de mücadele etmesi gerektiğini unutmamalı.

Erkek egemen dilin kıyıcılığı konusunda sol çevreler de çok başarılı, değil mi?

Dilay: Doğru. Kimi sol çevreler “Aman bunların yaşadığı da acı mı? Biz neler gördük” diyormuş; “Mini eteklerini giyip ortada salınıyorlar” diyorlarmış, duyuyoruz. Biz devrimcilerin geçmişte çok ağır bedeller ödediğinin ve hâlâ ödemeye devam ettiğinin ayırdındayız. Ama geçmişte daha ağırı yaşandı diye bugün bize yaşattıklarına razı olmak, alışmak zorunda değiliz.

Ve bize getirilen kalıplaşmış solcu kadınlar jargonuna uymadığımız eleştirisini de son derece cinsiyetçi buluyoruz. Biz bu mücadelenin önünde olacağız, beğenseler de beğenmeseler de. Hem de mini eteklerimizle. Onlar buna alışsınlar.

Ekin: Gittiğimiz toplantıların kadınsızlığı bizimle birlikte daha da görünür oldu. Ne kadar erkek bir siyaset alanında sıkıştığımızı bugün çok daha somut bir biçimde görüyoruz. Geleneksel sol kalıplara uygun davranmayı ve erkekleşmeyi reddediyoruz. Bu nedenle eleştiriler alıyoruz. Kadınlar siyaset yaparken erkeklerden çok daha farklı kriterlere göre yargılanıyor. Eteğimiz, çorabımız dedikodu malzemesi haline getiriliyor. Mücadelemiz “sevgililerini, kocalarını kurtarmaya çalışıyorlar” denilerek değersizleştirilmeye çalışılıyor. Sesimizi duyurmaya çalışmamız, fazla gürültü yapmak, dediğin bu kadar bağırır mı? Susup kaderimize razı olmadığımız için, dizimizi kırıp kocalarımızı beklemediğimiz için, kadınların kutsal suskunluğunu kırdığımız için zehirli kelimelerle savaşıyoruz. Bu durumun kendisi feminist bir mücadele alanı değil mi?

DURUŞMA GÜNÜ
Sultan: Yedi ay sonra mahkemenin bana gönderdiği resmi bir yazıyla 12 No’lu Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemesi’ne davet edildim. “Katılmazsam zorla getirileceğim bildirilerek” haberdar edilince sabah erkenden mahkemenin kapısındaydım. Bütün dostlarımız oradaydı. Herkes bunun siyasi bir dava olduğunu, çok umutlanmamak gerektiğini söylese de kimlerin tahliye olacağına dair tahminler yürütüyor, yanlışlığın düzeltilme ihtimalinin gerçekleşmesini umuyordu.

Savunmalarımız hazır, avukatlarımızla girdik salona. Günay öyle yakışıklı, öyle güzel göründü ki gözüme. Sarıldım. Öptüm yanaklarını. Sonra hele bir de yanına oturabilince, el ele başlayınca oturum içim kıpır kıpır oldu. Mahkeme başkanı kimlik tespiti ve müdafii avukatların kaydından sonra iddia makamına dönünce bir aksaklık olduğunu anladım. Savcı suratında karşısındaki kalabalığı gafil avlamış olmanın verdiği bir yüz ifadesi ile mahkemenin duruşmayı görmemesini, davanın ana Devrimci Karargâh davası ile birleştirilmesini istedi.

O andan sonra bir kez daha kendimi bir tiyatro sahnesinin ortasında buldum. Avukatlar itiraz ediyor, arkadaşlarım itiraz ediyor, hakim ise sadece bakıyordu. Boş, anlamayan ve anlamak istemeyen, zaten vermiş olduğu kararı bir an önce yaşama geçirme telaşında. Önce 15 dakika, sonra 1 saat ve sonunda 1.5 saatte karar kıldığı arayı verince anladık hepimiz bu işte bir bit yeniği olduğunu.

Tam 2.5 saat havasız daracık koridorda sıkış tıkış bekletildik. Anneler fenalaştı, dayanamadı havasızlığa. Eşler kapıda bir adım ötedeki için endişeli...

İçeri alındık. Bize bir açıklama yapılmadan karar okunmaya başlandı. Avukatlar itiraz etti. Sesler havada uçuşurken hâkim kararı okumaya devam etti. Diyordu ki, 7 ay yetmez 4 ay daha savunmanızı almayacağız. Cüppeler birbiri ardına atıldı, hâkim okumaya devam etti. Sloganlar art arda atıldı, hâkim okumaya devam etti. Ben Günay’a sarıldım, öptüm yanaklarını. Biliyorduk ki hep en ağır cezayı çeken sosyalistler oluyor. Az sonra ayrılacağımızı, bizi zorlu bir sınavın daha beklediğini biliyorduk. Dilay Rıdvan’a dokunmaya çalıştı, umutlarımız çoğalsın diye. Feray hengamede tutup öptü Özgür’ü sıcacık. Kapıdan zorla çıkartılırlarken bir an ortalık karıştı ve saldırıya uğradıklarını anladık. Öfkelendik. Kızdık. Acıdı içimiz. Hâkim okumaya devam etti dinlemediğimiz kararı. Zorla çıkarıldık salondan.

‘TEHDİT ALDIK’
Saatlerce bekledik kapıda bari el sallayalım diye. Sonra akşam haberlerinde görünen o öfkeli sahne. Görünen köy de kılavuz istiyor bazen. Çünkü çevik kuvvet saatlerce bekleyen, yolu açan, sıkıntı yaratmayan sadece arkadaşlarına el sallamak isteyenleri alttan alttan tekmelemeye, dürtmeye başlayınca koptu öfke. Son anda gelen Emniyet Müdür Yardımcısı saatlerce süren sorunsuz bekleyişi bir anda kışkırtınca, karıştı ortalık. Yetmedi. Bir de bizzat tehdit etti Emniyet Müdür yardımcısı, 11 Ağustos’ta görüşeceğim sizinle diye.

Ona söylediğimi söylüyorum sana. 11 Ağustos’ta biz yine Beşiktaş’tayız. Yaşadığımız haksızlığı teşhir etmekten de vazgeçmeyeceğiz. Vazgeçemeyecek kadar kıymetlidir sevdiklerimiz de fikirlerimiz de...