Adalet Bakanlığı, 1999 yılından bu yana Mustafa Duyar'ın öldürülmesinin peşini bırakmayan gazeteci Can Dündar'ın 23-24-25 Ocak'ta Milliyet'te yayınlanan "Semra Duyar anlatıyor" başlıklı yazı dizisinden sonra idari inceleme başlattı.

Adalet Bakanı Sadullah Ergin'in talimatıyla başlatılan incelemede Can Dündar'ın bilgisine başvuruldu. Özel görevli müfettişler, Semra Duyar'ı da dinledi ve olayda tanıklığı bulunan diğer kişilerin de ifadesini aldı.

12 yıllık süreci ntvmsnbc'ye değerlendiren Can Dündar, "Çözülmesi çok kolay, tek ihtiyacımız biraz cesaret" dedi.

Can Dündar, şunları söyledi: "Yakın tarihte büyük bir kara delikti Mustafa Duyar dosyası ve ben o delik aydınlatılırsa ardından pek çok karanlık noktanın da aydınlanacağını düşünüyordum. Devletin de bu konuyu bu kadar görmezden gelmesini hakikaten inanamıyordum. Şimdi nihayet, incelemeye konu olması bile umut verici. Soruşturmanın sonucunda savcıların harekete geçmesini gerektirecek önemli bulgular çıkacağına inanıyorum. Bulgular bizi sadece Mustafa Duyar'ın öldürülmesi meselesinde değil, belki Sabancı suikastinde ve pek çok faili meçhul kalmış cinayette cevaplanamamış soruların cevaplarına ulaştıracaktır.

Olayda tarihler belli, isimler belli, sevk emirlerini kimin ne zaman verdiği belli. Çözülmesi çok kolay, tek ihtiyacımız biraz cesaret. Cesaret olursa dava açılır, bu ölümde bazı devlet görevlilerinin de işbirliği yaptığı ortaya çıkarılır.

Bütün ipuçları var. Çok açık bir yönlendirme var cinayet için, dün verdiğim ifadede de bunu anlattım, tarih tarih sıraladım. Mustafa Duyar'ı öldürenlerin bile sonradan öldürülmeye çalışılması her şeyi net ortaya koyuyor. Bugüne kadar bu insanların ifadelerine bile başvurulmadı. O kadar garip ki bu.. Şimdi ilk kez ifade verecekler, biraz geç belki ama çok da geç değil."

Can Dündar, daha önceki yazısında Sabancı suikastini gerçekleştiren Mustafa Duyar’ın cezaevinde öldürülmesi olayında idarenin 10 ağır kusurunu sıralamıştı:

Peki gazeteci Can Dündar, 1999'dan bu yana neler yazdı? Tarih tarih Dündar'ın kaleminden Mustafa Duyar dosyası...

DUYAR KONUŞACAKTI - 20 Şubat 1999

"Biliyorum, Türkiye Apo'dan başka bir şey görecek halde değil. Ama yine de Apo'nun tozu dumanı arasında kaynayıp giden çok önemli bir olaya dikkatinizi çekmek istiyorum.

Önceki gün, Özdemir Sabancı suikastinin sanığı Mustafa Duyar'la birlikte nasıl bir sırrı toprağa gömdüğümüzün farkında mısınız?

"Komplo teorileri"ni sevmem ama bu konuda şu son birkaç ayda yaşadıklarım, bana artık sevmem gerektiğini söylüyor. Okuyunca sanırım siz de seveceksiniz.

* * *

5 hafta önce Mustafa Duyar'la görüşmek üzere Adalet Bakanlığı'ndan izin aldım. Benim soracaklarım vardı, onun da söylemek istedikleri...

Bir süre önce büroyu telefonla arayan bir kişi, Sabancı suikastini üstlenen örgütten olduğunu söylemiş ve kanıtlaması zor, ancak son derece önemli iddialar ortaya atmıştı. Telefondaki kişi, olayın ayrıntılarını, yurtdışında bizzat suikastin

tetikçilerinden dinlemiş ve suikast sonrasında rahatça kaçmayı, bir polisin yardımı sayesinde başardıklarını öğrenmişti.

Aldığı diğer bilgiler, suikaste ilişkin kafalardaki soru işaretlerini pekiştiriyordu. Telefonu kapatırken, kendi zihninde vardığı sonucu, iki cümleyle özetledi:
"Bunu yapan, devlet örgütlenmesi içinde bir kol... Bir iç hesaplaşma vardı ve işi bize çözdürdüler."


* * *

Bu iddiaları, daha önceki ipuçlarıyla bir araya getirince tablo hepten ilginç bir hal alıyordu:

Suikastteki Susurluk bağlantısını çözecek anahtar, Afyon Cezaevi'nde bir hücredeydi. İdamla yargılanıyordu. Daha önce suçu üstlenen ifadesini değiştirmek istiyordu. İtirafçı affından yararlanmak için "Bildiğim bütün sırları açıklamaya hazırım" diyordu. Ancak pişmanlık talebi, yasadaki başvuru süresi dolduğundan kabul edilmemiş, o da üç kez "intihar teşebbüsünde bulunmuş"tu.

Atv için görüşme talebiyle Adalet Bakanlığı'na başvurduk. Bakan, "Sanığın açıklayacaklarının yargıya yardımcı olabileceği" gerekçesiyle izin verdi. Afyon Cezaevi yönetimiyle görüşüldü. Duyar'ın yazılı oluru da alındı. Kendisi de görüşmeyi arzu ediyordu. Her şey hazırdı. Fakat Duyar'ın konuşmak için öne sürdüğü bazı koşullar, bürokrasiye takıldı. Bakan'ın açık emrine rağmen, bakanlıktaki bir bürokrat, şifahen verilen görüşme izninin geri alınması için özellikle uğraştı.

Şimdi öğreniyoruz ki, bizim Duyar'la görüşme izni aldığımız, fakat resmi izin yazısı bir türlü çıkmadığı için gidemediğimiz Afyon'a, aynı günlerde Karagümrük çetesi, aynı bürokratın verdiği izinle nakledilmiş; gittikten iki hafta sonra da, gelen "vur emri" üzerine bizden önce Duyar'ı "ziyaret etmiş" ve 4 kurşunla cezasını infaz etmiş.

* * *

Komplo teorilerini sevmiyorum. Ancak "tesadüf"ün bu kadarına inanmayı da saflık sayıyorum.
Duyar kilit isimdi.
Konuşsa belki Susurluk skandalının bir düğümü daha çözülecekti.
Belki hep sağ eliyle vurduğunu sandığımız çetenin sol elini de görecektik. Sabancı'nın neden hedef seçildiğini öğrenebilecektik.
Duyar, sırlarını hücre komşusu Selçuk Parsadan'la paylaşmış olmalıydı. Belki Parsadan'a sıkılan kurşunun nedeni de buydu.
Belki de pişmandı karıştığı işten... Kendisi de 2 aylıkken babasını kaybetmiş, annesi ise o 13 yaşında iken, üvey babası tarafından öldürülmüştü.
Cezaevinde evlendiği karısından, bir ay önce bir oğlu olmuştu.
Adını "Özdemir" koymuştu.
Hangi katil, oğluna kurbanının adını verirdi ki?"


YİNE DUYAR... YİNE PİS KOKULAR... - 21 Şubat 2000

"Tam bir yıl olmuş.

20 Şubat 1999 tarihli SABAH'ta Özdemir Sabancı'nın katili Mustafa Duyar'la ilgili bir yazı yazmıştım.

Duyar, Sabancı suikastı hakkında, ATV için yaptığım görüşme talebini kabul etmiş, dönemin Adalet Bakanı görüşmeye izin vermiş, ancak tam cezaevinde buluşacağımız hafta öldürülmüştü.

Bunun üzerine "Komplo teorilerini sevmem" diye başlayan bir yazı yazmış ve olup bitenleri anlattıktan sonra "Tesadüfün bu kadarına inanmayı da saflık sayıyorum" demiştim.

Geçen hafta Duyar'ın katili Ahmet Yargüder duruşma için mevcutlu getirildiği İstanbul'da jandarmanın "izniyle" kaçınca, 1 yıl sonra Duyar konulu bir yazıya daha, banka reklamını andıran bu girişle başlamak zorunda kaldım:

"Komplo teorilerini hiç sevmem!"

* * *

Olay akışını kısaca anımsatalım:

* * *

Burada biraz soluklanalım ve küçük bir ayrıntıya dikkat çekelim:

Duyar'ı vuranların Karagümrük çetesinin lideri Nuri Ergin'in adamları olduğu açıklanmıştı. Ergin, 20 Ekim 1999 günü İstanbul'da yargılandı. Kendisine Duyar'ın öldürtülmesi de dahil işlediği suçlar soruldu.

"Çektiğim her tetiğin altına imzamı atarım" diyen Ergin, Duyar cinayetini üstlenmedi. Aynen şöyle dedi:

"Duyar'ın öldürülmesini benim üzerime atıyorlar. Benim gücüm buna yetmez. Beni aşan bir iş. Devlet, Duyar'ın katillerinin kimler olduğunu çok iyi biliyor."

Nuri Ergin jandarmalar arasında götürülürken de "Yukarıdakiler beni kullandılar, şimdi işleri bittiyse söylesinler" dedi ve elinde hepsinin koltuklarını sallayacak kasetler olduğunu söyledi.

Parantezi kapatıyoruz.

Duyar'ı vuran Ahmet Yargüder geçen hafta, 15 Şubat'ta (tam Duyar'ı vurduğu günün yıldönümünde) İstanbul'daki duruşmasından sonra kendisini korumakla görevli jandarma astsubay Yalçın Önal'la birlikte Karagümrüklüler Derneği'ne gitti. Bir süre sonra Astsubay Önal, sevgilisiyle bir otel odasına çekilirken kelepçeleri çözülen Yargüder "kuş olup uçuverdi." Sonra SABAH'ı arayarak "Bu firar, jandarmanın bana bir hediyesidir" dedi.

* * *

Dedim ya, ben "komplo teorilerini hiç sevmem".

Ama bunların tümünün tesadüf olduğuna inanmamızı beklemelerini, aklımıza hakaret sayıyorum.

Şimdi her şeyi bilen biri daha var:

Sabancı suikastının tetikçilerinden Fehriye Erdal...

Belçika'da tutuklu bulunan Erdal'ın, Türkiye'de idam cezası olduğu için iade edilmeyip salıverilmesi an meselesi... Acaba Türkiye, bu konuyla gerçekten uğraşıyor mu?

Bir soru daha:
Fatih Ürek'in yılan dansından, sosyetenin giyim tarzına kadar her konuda görüş beyan eden Sakıp Ağa, kardeşinin suikastı üzerinde bütün bu gölgeler dolaşırken suskun... Suikasttan beri ne Güneydoğu sorunu, ne de suikast hakkında konuşuyor.


Neden?"

MUSTAFA HAKKINDA HER ŞEY - 16 Şubat 2008

"Annesi Behiye, oğluna, ölen eşinin adını verdi. Mustafa 13 yaşındayken, üvey babası, kendisini aldattığı gerekçesiyle Behiye'yi oğlunun gözleri önünde kurşunlayarak öldürdü.

Mustafa cenazeden sonra sokağa terk edildi.

***

İstanbul'a gidip amcasının Kumkapı'daki otelinde çalıştı. Aksaray'da komilik yaptı. 6 sene kebapçılarda masa örtülerini yorgan yapıp masalarda yattı. Birkaç kez bıçakla yaralama gibi suçlardan yakalandı.
1990'da askere gitti. Hap kullanıp kendini kestiği için birliğinde "Jiletçi Mustafa" diye tanınır olmuştu. 2 kez firar etti.


"Anti-sosyal kişilik" raporuyla terhis edildi.
1995'te Zeynep'e sevdalandı.
Tanışmalarından 15 gün sonra Zeynep, "Gazi olaylarında" polis kurşunuyla öldürüldü.


***

Mustafa, intikamını almak için yanıp tutuştuğu Zeynep'in cenazesinde örgüte katıldı. Kısa bir silahlı eğitim gördü. Gazi olaylarından 6 ay sonra Maslak jandarma karakolunu taradı. İki eri şehit etti.
"Mustafa Duyar" adını Türkiye'ye duyuracak eylem emrini ise 1996 başında aldı:
Sakıp Sabancı'yı öldürecekti.
Sabancı o günlerde İrlanda ve Bask sorununun nasıl çözüldüğünü inceliyordu; hazırladığı "Kürt Sorunu" raporuyla "hoşa gitmeyecek" bir öneriyle ortaya çıkmak üzereydi.
Mustafa, 6 ay önceden Sabancı'da işe alınan Fehriye'nin yardımıyla Türkiye'nin en iyi korunan binalarından birine girdi; Özdemir Sabancı'yı, genel müdürünü ve sekreterini öldürdü. Önce binadan, sonra Türkiye'den rahatça kaçtı.


***

O yılın kasımında Susurluk patladı. Derin devletin birçok faili meçhul cinayette tetikçiler beslediği, Kürtlere para akıtan işadamlarını öldürttüğü ortaya çıktı.
Mustafa, Almanya'dan Şam'a geçmişti ve aklı karışmaya başlamıştı.
Kazada Çatlı'nın bulunduğu arabayı süren İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı'nın, bağlantılı olduğu temizlik şirketi aracılığıyla Fehriye'yi Sabancı'ya yerleştirdiği söyleniyordu.
TV'de Abdi İpekçi cinayetinin azmettiricisi olarak fotoğrafını gördüğü ülkücü Yalçın Özbey'le Almanya'da kendi saklandığı evde karşılaştığını hatırladı, dehşete kapıldı: "İpekçi'yle Sabancı'yı aynı güçler mi öldürtmüştü?"


Mustafa, suikasttan sonra kendilerinden alınan Baretta marka silahın, Sedat Bucak'ın Susurluk'ta kaza yapan aracından çıktığını, konuyla ilgilenen ANAP milletvekili Eyüp Aşık'a telefonla bildirmişti. "Sabancı'yı Güneydoğu işine el attığı için

öldürmemiz istendi" demişti. Suikasttan 3 gün sonra birileri de onu öldürmeye çalışmıştı.Örgüt kendisini yalnız bırakmıştı. Parasız, barınaksızdı. Nefrete kapıldı. Kullanıldığını anladı. Örgütün bunu hissedip kendisini takip ettiğini fark edince de Türkiye'nin Şam Büyükelçiliği'ne gidip teslim oldu. Cezaevinde aynı örgüt davasından hükümlü Semra ile evlendi. 16 Ocak 1999'da doğan oğluna "Özdemir" adını verdi. Bu, öldürdüğü adamın adıydı.

***

O günlerde büromu arayan "örgütten" bir kişi "Suikastçıların, olaydan sonra bir polisin yardımıyla kaçtıklarını" öne ürüyor, "Bu işi devlet içinde bir kol yaptı. Bir iç hesaplaşma vardı. İşi bize çözdürdüler" diyordu.
İdamla yargılanan, anılarını kaleme almakta olan ve itirafçı affından yararlanmak için "Bildiğim tüm sırları açıklamaya hazırım" diyen Duyar'la cezaevinde konuşmaya karar verdim.


Adalet Bakanı'na bu röportajın Susurluk'la ilgili ilginç bağlantıları ortaya serebileceğini söyleyerek izin istedim. Bakan, Duyar'ın da istemesi kaydıyla şifahi izin verdi. Duyar'a sordular, "Tamam" dedi. Yazılı izin bekliyordum. Sonradan öğrendim ki, bana izin verecek merci, aynı günlerde Karagümrük çetesinin Afyon'a nakline izin vermiş.
Karagümrüklüler, Afyon'a nakledildikten 2 hafta sonra, 15 Şubat 1999'da Duyar'ı hücresinde öldürdüler.


***

Bugünlerde Belçika'dan gelen bir heyet, Fehriye Erdal'ın yeniden yargılanmasıyla ilgili inceleme yapıyor. Belçika iyi bilir bu işleri...
80'lerde Avrupa'yı istikrarsızlaştırma eylemleri düzenleyen Gladyo'nun bir kolu da Belçika'da çıkmıştı. Dünkü Taraf'ın hatırlattığı gibi "onlar Gladyo ile hesaplaşmıştı".
90'larda Belçika Gizli Ordusu'nu çözen Belçika makamları şimdi benzer bir düğümü çözmek için Türkiye'deler...
Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek "Günaydın" diyor, ama Türkiye hâlâ uyuyor.
Çünkü Susurluk yaşıyor ve o yaşadıkça, Mustafa'nın kendisi gibi babasını bilemeden yetim kalan oğlu Özdemir de babasının kaderini yaşamaya mahkûm görünüyor."




EVET! OYDU - 23 Temmuz 2009

"İnsan izinli de olsa gazetelere göz atmadan duramıyor. Tatildeyken bir fotoğraf ilişti gözüme:
Şu ara dikkatleri üzerinde toplayan Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun bir üyesi... bir Ergenekon sanığıyla birlikte...
Fotoğraf “Skandal" başlığıyla verilmiş.
Üyeyi tanır gibiyim.
Evet o!
Ali Suat Ertosun.


* * *

Hafızam 10 yıl önceye götürüyor beni...
1999 başı...
O zaman ATV’deyim. Sabah’ta yazıyorum.
Sabancı suikastıyla ilgili “içerden" bir bilgi geliyor:
“Bu iş karanlık... Duyar biliyor. Konuşmak istiyor."
Gerçekten de cinayetin tetikçisi olarak bilinen Mustafa Duyar, bildiklerini anlatmak için “itirafçı" olmak istemiş; ama bu talebi, “geç kaldığı" gerekçesiyle reddedilmişti.
Acaba yargıya anlatamadığını bize anlatır mıydı?
Dönemin Adalet Bakanı Hasan Denizkurdu’nu aradım. “Duyar’ın söyleyeceklerinin yargıya yardımcı olabileceğine" ikna oldu.
“Ama kendisinin de oluru gerekir" dedi.
Yazılı olarak başvurduk, Duyar olur verdi, bakanlıktan izin çıktı.
Kamerayı kapıp Afyon Cezaevi’ne gitmek üzereydik ki, Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürü Ali Suat Ertosun’a takıldık.


Bakan’ın iznine rağmen röportaja olur vermiyor, mevzuata aykırı olacağını söylüyordu.
Gidemedik.


* * *

Bizim yerimize başkaları gitti Duyar’ın “ziyaret"ine...
Bizi oyalayan bakanlık bürokrasisi, “Karagümrük çetesi"nin Afyon Cezaevi’ne nakline izin vermişti. Bu çete, 2 hafta sonra, Duyar’ı cezaevinde öldürüp susturdu.
Ardından susturulma sırası, Duyar’ı öldüren Karagümrük çetesinin liderlerine geldi. Ama onlar direndiler. Ve cezaevinde isyan çıkardılar.
O isyanda Karagümrük çetesinin lideri Nuri Ergin kameralara; “Bu devlet bana Mustafa Duyar’ı öldürttü" diye haykırıyordu.
Bir başka pencereden kardeşi Vedat Ergin bağırıyordu:
“Veli Küçük’ü arayın; beni sorun. Başka da bir şey demiyorum."
Nuri Ergin, isyanla ilgili davada ise şöyle demişti:
“Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz, Sabancı suikastıyla ilgili bir şeyler oraya çıkarmak istiyorsa Ali Suat Ertosun’un neden Mustafa Duyar’a yakınlık gösterdiğini sorgulasın."


* * *

Oysa işler tam ters yönde gelişti.
Öz’ün kaderi Ertosun’un eline geçti.
Çünkü geçen 10 yılda başbakanlar, bakanlar değişti; ama Ertosun’un önlenemeyen yükselişi her devirde sürdü.
F tipi cezaevi dayatmasında ve 32 kişinin ölümüyle sonuçlanan “hayata dönüş operasyonu"nda da başrolü oynayan Ertosun, önce “Devlet Üstün Hizmet Madalyası" ile ödüllendirildi.
Sonra Yargıtay üyeliğine atandı.
Ardından da Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) üyeliğine getirildi.
Ve sonunda Ergenekon operasyonunu yürüten savcı ve hâkimlerin tayininde söz sahibi hale geldi.
Şimdi AKP bundan şikâyetçi...
Başbakan, HSYK’daki “istenmeyen gelişmeler"den bahsediyor.
Hükümet yanlısı basın, yıllar yılı hiç ilgilenmediği olayları gündeme getirerek Ertosun’u keşfediyor.


* * *

İyi de, bilin bakalım Ertosun’a “Devlet Üstün Hizmet Madalyası" verilmesini kim teklif etti?
Cemil Çiçek...
Madalyayı boynuna kim taktı?
Bülent Arınç...
Onu Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na kim tayin etti?
Abdullah Gül...
Şimdi hükümete “Kendim ettim, kendim buldum" türküsünü mü tavsiye etmeli?
Yoksa devletin, sanıldığından da derin olduğuna mı hükmetmeli?"


‘SABANCI SUİKASTİ SİPARİŞ EDİLMİŞ OLABİLİR' - 23 OCAK 2011

"Semra Duyar, Mustafa Duyar’ın eşi... Ama olağanüstü koşullarda gerçekleşmiş, kısa sürmüş, kötü bitmiş, pek alışılmadık bir evlilik onlarınki...
Birbirlerini pek az tanıyorlar.
Hep cezaevinde kalmışlar.
Pek az birlikte olabilmişler.
Tanışmaları 1997 başı...
Evlenmeleri 1997 yazı...
Duyar’ın öldürülmesi 1999 başı...
Yine de çoğu ayrı koğuşlarda geçen bu iki yıl içinde, başlarından geçenleri konuşmak, yaşadıklarını birbirlerine aktarmak için yeterli zamanları olmuş.
Mustafa Duyar, yaşadıklarını öldürülmeden önce bana anlatmak istemişti. Bu röportaj gerçekleşemedi. Eşinden dinlediklerim, tam olarak onun anlatmak istedikleri miydi; bilmiyorum. O yüzden Semra Duyar’ın anlattıklarının “ikinci el” bilgiler olduğunu ve 12 yıl aradan sonra aktarıldığını bilerek okumakta yarar var. Yine de bunun çok önemli bir tanıklık olduğunu ve bu karanlık olaya bir nebze olsun ışık tutabileceğini umuyorum.
İşte Semra Duyar’ın eşinden dinledikleriyle “Sabancı Suikastı...”

"Mustafa Duyar, Özdemir Sabancı’yı vurduktan sonra ağladı ve dedi ki: “Yine katil mi olduk?”
“Mustafa, Sabancı eylemi hakkında konuşmayı sevmiyordu. Sadece iki kez konuştuk bu konuyu... Bana anlattığı şuydu:
“Mustafa (Duyar) ve İsmail (Akkol) 1995 yılı sonunda Bayrampaşa Cezaevi’nde Ercan Kartal’la görüşmeye gidiyorlar. O dönem Ümraniye Cezaevi’nde olaylar var. Ercan, Sabancı eylemi için baskı yapıyor.
“Eylem günü yönetim katında çaycı olarak çalışan Fehriye Erdal’ın verdiği kart sayesinde içeri girip yönetim katına çıkıyorlar.
“Fehriye’nin gösterdiği kapıyı açıp içeri giriyorlar. Sözde Fehriye odaları şaşırıyor, Sakıp Sabancı’nın değil, Özdemir Sabancı’nın odasını gösteriyor. Bu biraz tuhaf!
“İçeri girdiklerinde Özdemir Sabancı kahve içiyor. Mustafa onu ve Haluk Görgün’ü vuruyor.
“Sonra çıkışta kimsenin yardımı olmadan, rahatça binadan kaçıyorlar. Bana bu da saçma gelmişti anlattığında...”
“Bayan vurmayacaksın!”
“Bir ayrıntı vereyim:
“Mustafa eylemden önce İsmail’e ısrarla:
‘Kesinlikle bayan vurmayacaksın. Sekreter bağıracak olursa bir şekilde susturacaksın, ama vurmayacaksın’ diyor.
“Böyle maço bir tarafı vardı. Sonradan sekreter bağırınca İsmail’in panikleyip Nilgün Hasefe’yi öldürdüğünü duyunca çok şaşırmış.
“O gece İsmail’le Maslak’ta ormanlık bir yere gidiyorlar. Sarhoş olana kadar içip ‘Yine katil mi olduk’ diye ağlıyorlar.
Sonra ‘Vatan’a (İstanbul Emniyet Müdürlüğü binasına) yakın bir evde kalmışlar. Bir süre de bir savcının kızının evinde saklanmışlar. Ardından da Rodos-Atina üzerinden Almanya’ya gönderilmişler.”


Duyar pişmandı
“İşte böyle bir askeri vurdum ben!”
“Aslında Maslak’ta vurduğu askerler için daha fazla üzülüyordu.
“Bir keresinde görüş yaptığımız sırada avukat odasının demir parmaklıklarının arkasından bir asker geçiyordu. Mustafa’dan sigara istedi. Mustafa askere sigara verdi. Gözleri doldu. Rengi kül gibi oldu. Sigarasını yaktıktan sonra; ‘İşte benim öldürdüğüm asker de böyle bir gençti’ dedi. ‘Neden herkes Sabancı’nın üzerinde duruyor da askerler dile getirilmiyor. Bu memlekette bir tek Sabancı mı öldürüldü’ diye söyleniyordu.
Özellikle Sakıp Sabancı’ya sinirleniyordu. Bu konuda çok konuşmasına ve örgütü değil, hep kendisini hedef almasına kızıyordu.
‘-Senin kardeşin öldürülse ne hissederdin? Sen konuşmaz mıydın’ diye sordum bir seferinde...
“-Evet, haklısın tabii” demişti.
Yaptığı işle övünmüyordu.
Pişmandı.”


İtirafçılar koğuşunda nikâh
“Cezaevinde iki günde bir akşamları siyasi mahkûmlar, itirafçılar avukat odasında buluşur görüşürdü.
“Mustafa meşhur bir tutukluydu.
“Bana ısrarla ‘Sen de tanışsana’ diyorlardı. Ama ben selam vermedim. Onun Sabancı suikastını yaptığı dönemde ben de örgüt içinde sorgudaydım. Örgütten ayrılmak istediğim için bana işkence yapıyorlardı. Bir yandan da ‘Bak koskoca Sabancı’yı indirdik, seni mi öldüremeyeceğiz’ diye tehdit ediyorlardı. Bu yüzden Mustafa’ya karşı tepkiliydim.
“Sonra tanıştırdılar bizi...
“Baktım, iyi birine benziyordu. Gözlerinde Akdeniz sıcaklığı vardı. Cezaevi psikolojisiyle aramızda bir dostluk oluştu. Bana çocukluğunu, yaşadığı zorlukları anlattı.
‘- Sen nasıl adam öldürebildin’ diye sordum.
‘- Hiç katile benzemiyorum değil mi’ cevabını verdi.
‘- Benzemiyorsun’ dedim.
“Öyle birine benzemiyordu gerçekten de...
‘- Sen de mi soruyorsun? Örgütü bilmiyor musun’ dedi.
“Hangi psikolojiyle yaptığını tahmin edebiliyordum; şartlanmış bir beynin ne olduğunu biliyordum.
“Yine de ben yapamazdım.”


İlk ve son flörtümdü
“Zamanla aramızda duygusal bir yakınlık doğdu. Daha önce hiç flörtüm olmamıştı; (cezaevinde ne kadar flört yaşanabilirse) bu, benim ilk flörtümdü. İster inanın ister inanmayın, sonra da başkası olmadı.
“Çok iyi bir kader arkadaşıydı. Çok birikimli bir çocuktu. Kendini geliştirmişti. Kendisine farklı bir yaşam tarzı sunulsa eminim çok farklı bir insan olurdu.
“Ona karşı bir sıcaklık hissettim. Önyargım yıkıldı.
“Tanıştıktan iki ay sonra, Mart ayında bir gün açık görüş sırasında bana;
‘- Evlenelim mi?’ diye sordu.
‘- Hadi evlenelim’ deyiverdim.
O gün hemen dilekçe yazmış ikimiz adına, idareye vermiş.
Ertesi gün ben ağabeyime söyledim. Çok kızdı. Ailemde herkes karşı çıktı. Onun üzerine vazgeçtim.
Mustafa’ya gidip ‘Ben vazgeçtim’ dedim.
‘Asla olmaz. Ben idareye dilekçe verdim’ dedi. Çok ısrar etti. İşlemler de başlamıştı. Ailemi karşıma almak pahasına evlenmeye karar verdim.
Temmuz ayında avukat odasında nikâhlandık.
Ailelerimiz karşı çıktığından akrabalar gelmedi. Öbür koğuşlardan gelen temsilciler oldu. Memurlar, gardiyanlar geldi.
Günlük kıyafetlerleydik. Eğlence yapılmadı.
Benim şahidim Cezaevi Müdürü idi. Mustafa’nın şahidi, vefat eden arkadaşı Ergül oldu.
İmzaları attık. Cezaevi koşullarında ne kadar olabilirse ikram yaptık. Ben kendi koğuşuma döndüm; Mustafa kendi koğuşuna gitti.”


Almanya'da muhasebe
“Öldürdüm ama niye öldürdüğümü bile bilmiyorum”
“Almanya’da iken kendisiyle aynı evde saklanan bir adam varmış. Bir gün adamın fotoğrafını TV’de görmüş. Abdi İpekçi cinayetinin azmettiricisi ülkücü Yalçın Özbey olarak bahsediliyormuş ondan...
“Özbey’le aynı evde kaldığını söylemişti bana... İpekçi ve Sabancı cinayetlerine karışanların aynı evde saklanıyor olmasından rahatsız olmuştu.bir gün örgüt liderlerinden biriyle evde TV izlerken Alman polisiyle dört DHKP-C militanının çatışmaya girdiği ve öldürüldüğü haberini duymuşlar. Örgüt sorumlusu, haberi duyunca elinde şarap kadehi olduğu halde ‘Hay Allah, silahları da yakalattılar’ demiş. Mustafa bozulmuş. Cezaevlerinde ölüm oruçları sürerken örgüt yöneticisinin orada sefa sürmesi ve ölenlerden çok yakalanan silahlara üzülmesi karşısında şaşkına dönmüş.
“Kullanıldık”
“Yaptıkları işi orada sorgulamaya, ‘Niye yaptık’ diye düşünmeye başlamışlar.
“Bana, kullanıldıklarını söylüyordu:
‘Öldürdüm, ama niye öldürdüğümü ben bile bilmiyorum’ demişti.
Sakıp Sabancı’nın o günlerde hazırladığı ‘Güneydoğu Raporu’nda BASK modeli önermesinin onu hedef haline getirdiğini düşünüyor, cinayetin bu nedenle örgüte sipariş edilmiş olduğundan şüpheleniyordu. (*)
‘Ama bir şeyleri bilmek bana da zarar verir’ diye düşünüyordu. 


“Abla teslim olacağım”
“Mustafa o dönem İsmail’e ‘Devletten de örgütten de kaçalım. Ben dil biliyorum, idare ederiz’ demiş. Bir bocalama dönemi yaşamışlar. ‘Devlete teslim olsak örgüt bizi öldürür mü’ diye düşünmüşler. Onların kaçış planı yaptığını örgüt fark etmiş. Hemen Mustafa’yı Suriye’ye göndermiş.
“Mustafa Suriye’de bir süre kaldıktan sonra 1996 sonunda devlete teslim olmaya karar vermiş. Ablasına ‘Ben teslim olacağım’ diye mesaj göndermiş. Ablası, ‘Öldürürler seni’ dediyse de fikrinden caymamış. Evdeki para dolu bavuldan bir miktar para almış. Şam’daki Türk Büyükelçiliği’ne gitmiş. Muhaberat yakalarsa örgüte teslim eder korkusu içindeymiş. Elçiliğin kapısındaki görevliler kendisini göçmen zannedip içeri almamışlar. İsmini, karıştığı eylemi söylemiş. Kapıda epey bekledikten ve parmak izleri Ankara’ya gönderildikten sonra içeri alınmış ve Türkiye’ye yollanmış.
“1996 sonunda onu Kırklareli Cezaevi’ne getirdiler.
“Kırklareli, itirafçıların bulunduğu cezaeviydi. Ben de oradaydım. DHKP-C’ye 1989’da 16 yaşında girmiştim. 1995’te yakalanmıştım. 7 yıl 6 aylık cezam vardı. Yargıtay aşamasındaydı.
“1997’nin Ocak ayında ilk kez orada karşılaştık.”


Can Dündar’ın notu
(*) Burada hâlâ güncel olması nedeniyle kısaca Sakıp Sabancı’nın bu konudaki çabalarını hatırlatmakta yarar var:
Sabancı, 1995 yılında İstanbul Sanayi Odası’ndan bir heyetle birlikte Diyarbakır’ı ziyaret etmiş ve bu geziden sonra “Doğu Anadolu Ekonomik ve Sosyal Kalkınma Politikaları Raporu”nu hazırlamıştı. O yılın Kasım ayında kitap olarak da yayınlanan bu raporda bölgede yatırımların teşvik edilmesi ve artırılması için bir sistem geliştirmeyi öneriyordu. Ancak Sabancı, sorunun sadece fabrika kurmakla çözülemeyeceği görüşündeydi. “İspanya ve İngiltere’de de bu tür olaylar meydana geldi. Onları inceleyelim” diyordu. Bu sözleri “Sabancı BASK modeli önerdi” şeklinde basına yansıyınca “Ben ‘Bu modelleri inceleyelim’ dedim. ‘BASK modelini aynen getirelim’ diyemem” şeklinde açıklama yapmıştı.
Lakin dönem “şiddete karşı şiddet” sloganının geçerli olduğu dönemdi. Bu “erken uyarı”, beklenen karşılığı bulmadı. Hatta MHP Genel Başkanı Alparslan Türkeş, Sabancı’yı “Sakıp Ağa, çizmeden yukarı çıkıyorsun. Politikayı oyuncak mı zannediyorsun” diye uyardı. Sabancı o günden sonra bir daha bu konuya girmedi.





BİZİ VURDURMAK İÇİN TUZAK KURDULAR - 24 Ocak 2011
Mustafa Duyar aslında Afyon’dan önce Kırklareli Cezaevi’nde hedefti. Öldürülmesi emri verilmişti. Ancak bu infaz, bir ihbarla engellendi; daha doğrusu geciktirildi. Eşi Semra Duyar anlatıyor:

Gözü oyulan ihbarcı
“Kırklareli Cezaevinde Adil Yanık diye biri var. Bu adam, Mustafa’nın Nuriş kardeşlerin adamları Sami Tokur ve Ahmet Yargüder tarafından öldürüleceğini ihbar ediyor cezaevi yönetimine... Bunu söylediği dönemde Mustafa sol müşahedede kalıyor; Tokur ve Yargüder sağ müşahededeler. Bu ihbar üzerine Mustafa hemen Muğla Cezaevi’ne sevkini istedi. Müdür de bu talebi Adalet Bakanlığı’na iletti. Bakanlıktan cevap beklenirken cezaevi yönetimi ihbar üzerine soruşturma açtı ve Sami Tokur’u sorguladı. Tokur, böylece Adil Yanık’ın kendilerini ihbar ettiğini öğrendi ve cezaevinde Adil Yanık’ın gözünü oydular.
“Bizim, öldürülmek istendiğimizden o zaman haberimiz oldu. 1997 sonuydu. Hemen bir sevk talebi yazdık ve Muğla Cezaevi’ne naklimizi istedik.


Kandırmaca
“Bir sabah beni idareden çağırdılar. Dediler ki:
‘Mustafa’yı can güvenliği için Afyon’a gönderiyoruz.’
“Oysa Kırklareli Cezaevi itirafçıların kaldığı bir cezaeviydi. Mustafa’nın istediği Muğla, güvenli bir cezaevi idi. Afyon ise örgütle bağı süren siyasi mahkûmların ve bazı mafya liderlerinin kaldığı bir cezaeviydi. Yani bizim için son derece tehlikeliydi.
“Mustafa gitmemek için direndi; ama Cezaevi Müdürü Mustafa Bekdemir, ‘Biz örgütü başka cezaevine sevk edeceğiz. Afyon’u itirafçı cezaevi yapacağız. İlk siz gideceksiniz. Güvenli bir yer olacak’ dedi.
“Mustafa, Müdüre güvenirdi. İkna oldu ve 1997 sonunda biz gittik Afyon’a...


Bizi vurdurmak istediler
“Cezaevine girerken siyasi mahkûmlar bizi, ‘Hainler geldi’ sloganlarıyla karşıladı. Biz gittik diye isyan çıktı. Örgüt üyelerinin oradan gitmediğini o zaman anladık.
“Üstüne üstlük, Kırklareli Cezaevi’nde Mustafa’yı öldürmeyi planladıkları ortaya çıkan Sami Tokur ve Ahmet Yargüder’i de hemen peşimizden, bizden birkaç ay sonra Afyon Cezaevi’ne sevk ettiler.
“Bize oyun oynandığını, orada bizi vurdurmak istediklerini anladık.
“Ben üç gün müdür odasında kaldım. Mustafa, revirde kaldı. Hemen yönetime başvurduk:
‘Ya bizi Muğla’ya yollayın ya da Kırklareli’ne dönelim’ diye...
‘Olmaz. Sizi geri yollarsak devlet tepki üzerine geri adım atmış olur. Biz örgütü buradan göndereceğiz’ dediler.
“Bu arada 1998’e girmiştik.
“Biz Mustafa ile 6 aydır evliydik. Ama bir gün bile birlikte olmamıştık. O dönemde Cezaevi Savcısı Halis Küçüksubaşı ‘Sizi beraber yatıracağız’ dedi. Biz anlamadık önce...
“Bizi ayrı bir bölüme aldılar. Orada uzun bir koridor vardı. Koridorun bir ucunda çocuklar kalıyordu. Mustafa ile arkadaşı Ergül’e bir oda vermişlerdi. Ben de hemen yandaki odada kalıyordum. İki oda arasında tek bir kapı vardı ve o kapı kilitlenmemişti.
“İlk gün hayret ettik. Mustafa’ya:
‘Bu işte bir iş var. Böyle bir şey nerede görülmüş’ dedim.
“Biz 3 ay orada beraber kaldık. Sonradan anladım ki yemdi o da... Oradan vazgeçmeyelim diye, bize cazip gelsin de Afyon’da kalalım diye yan yana kalmamıza izin verdiler.


İşler değişiyor
“Bir süre sonra bir arama oldu. Aramayı yapan asker ara kapıyı zorladı. Açık olduğunu anladı.
‘Aaa bu açıkmış’ dedi.
“Hemen beni koridorun öbür ucundaki çocuk koğuşuna yolladılar. Mustafa da ‘ayakaltı’ tabir edilen hamamın karşısında bir odaya alındı.
“Ergül’ü başka odaya aldılar. Mustafa’nın yanına Selçuk Parsadan’ı yerleştirdiler.
“Bu arada Cezaevi Müdürü değişti.
“Bize çok kötü davranmaya başladılar.
“Yeni Cezaevi Müdürü, Yakında bu cezaevi manşet olacak’ diyordu. Ne demek istediğini anlamıyorduk.
“Mustafa da kötü bir şeyler olacağını sezinlemişti:
‘Bir şeyler dönüyor. Bir an önce gitmeliyiz buradan’ diyordu.


Ertosun ve nakiller
“1998 Kasımında Ali Suat Ertosun, Ceza Tevkif Evleri Genel Müdürü oldu.
‘Canımız tehlikede. Bizi buradan başka bir yere gönderin’ diye ısrarla sevk istedik; defalarca dilekçe verdik; asla kabul etmedi.
“O ay, Karagümrük çetesinden 5 kişi daha Afyon Cezaevi’ne gönderildi. Böylece Afyon’da 8 kişi oldular. Ve Mustafa’nın kaldığı koğuşun karşı çaprazındaki bir koğuşa yerleştirildiler.
“Mustafa bir ara ‘Can güvenliğimiz yok’ diye açlık grevine başladı. Dayak yedi; görüş yasağı getirildi. Dışardan gönderilen mektuplarımızı, paramızı vermemeye başladılar.
Bir izolasyon politikası uyguluyorlardı.”


Cezaevinde anne oldum
“1998 Nisan ayında hamile olduğumu anladım.Ne yapacağımızı şaşırdık. Başta idareye söylemedik. Aldırmayı da düşünmedik. Oğlum, 1999 Ocak ayının 16. Çarşamba günü saat 21.45’te, Zübeyde Hanım Doğum Hastanesi’nde sezeryanla dünyaya geldi.
Hayatımdaki tek mutlu an, anne olduğum andır.
Mustafa’ya minnettarım, çünkü bir evlat verdi bana...
Oğlum babasına benziyordu.
Şimdiki aklımla bakıyorum:
İnsan cezaevinde bebek doğurmaya cesaret edebilir mi?
Daha doğar doğmaz önyargılara maruz kaldı. Doğumdan iki saat sonra başucumuzda nöbet tutan asker;
‘Bu çocuğun geleceği de babası gibi olur’ dedi.
O an, oğlumun hayata yenik başladığını anladım.
Çocuğumuza ‘Özdemir’ adını koyduğumuz yazıldı basında... Hiç düşünmedik bile böyle bir şeyi...
Mustafa’nın ikinci adı Halit’ti, biz de Halit E. koyduk oğlumun adını...
3 gün hastanede kaldım. Sonra bebeğimi alıp cezaevine döndüm. Aynı binadaydık Mustafa ile... O alt katta tek başınaydı; biz oğlumla üst katta kalıyorduk. Arada pencereden uzatıp gösteriyordum.
Çok zorlu günler geçirdim orada... Çocuk bakmayı bilmiyordum. Koğuş soğuktu. Ölecek diye çok korkuyordum. Hiç uyuyamıyordum. Yardım edecek kimsem de yoktu. Babasının almasına izin vermiyorlardı.
14 Şubat, Sevgililer Günü idi. Cezaevi idaresine bir dilekçe verdim.
‘Oğlum hiç değilse birkaç saat babasında kalsın’ dedim.
Olacak iş değildi aslında... Ama hayret! İzin verdiler.
Ve çamaşırlarıyla birlikte oğlumu Mustafa’ya gönderdim.


“Tam da etrafımızdaki çemberin daraldığı o günlerde, yani 1999 yılının başında, Mustafa’ya röportaj için pek çok kanal ve kişiden teklifler geliyordu. Aralarında sizin başvurunuz da vardı.
Mustafa sizi çok sıkı takip eder, okur, beğenirdi. O yüzden sizinle konuşmaya karar verdi. Kabul ettiğini cezaevi yönetimine bildirdi.
“Fakat bu arada Selçuk Parsadan kendisine ‘Ben de röportaj verdim, ama karşılığında para aldım. Sen neden para istemiyorsun’ diye sormuş. Mustafa’nın başta böyle bir niyeti yoktu. Ama Parsadan’ın ısrarıyla o da para talep etmiş.
“Ben buna itiraz ettim:
‘Niye para istedin’ dedim.
“Nitekim bunu bahane ederek o görüşmeyi engellediler.


Tehdit mektubu
“Tam o dönem bir gün hastane dönüştü tek kişi kaldığı odasına geldiğinde yatağının üzerinde bir not bulmuş:
‘Sana senden olur her ne olursa/
Başın rahat olur dilin durursa...’
“Mustafa odasında yalnız kalıyordu; kimsenin girmesi mümkün değildi. Buna rağmen bu notun oraya bırakıldığını görünce idareye gitmiş.
‘Bu notu odama kim bıraktı’ diye sormuş.
Müdür;
‘Boşver. O atasözüdür’ diye geçiştirmiş.
“Mustafa bunun üzerine PKK itirafçısı Cumali’yi almıştı yanına...
“Bana bir süre bu nottan bahsetmedi. Sonra bir gardiyan aracılığıyla o notla ilgili bir mektup yolladı. Ölümünden sonra o mektubun fotokopisini Kırklareli savcılığına teslim ettim. Birkaç yere daha yolladıktan sonra koğuşuma arama için girdiler. Mektubun aslı ve günlüğüm kayboldu. Ama o mektup, dava dosyasında mevcuttur.”


‘OĞLUNU GÖRDÜ ERTESİ GÜN ÖLDÜRÜLDÜ’ - 25 OCAK 2011
Semra Duyar, 14 Şubat Sevgililer Günü için oğlunu babasına yollamıştı. Mustafa Duyar 20 günlük oğlunu ilk kez kucağına aldı. Geceyi onunla geçirdi. Ertesi gün onu yolladıktan sonra saldırıya uğradı.

Semra Duyar 1999 yılında doğan oğluna, eşi Mustafa’nın ilk adı Halit adını koydu. Mustafa Duyar, oğlu Halit ile 20 günlükken sadece bir günlüğüne görüşebildi.

“1999 yılı... 14 Şubat Sevgililer Günü’nden bir gün önceki akşam, 20 günlük oğlumuzu özel izinle iki saatliğine babasına gönderdim. Birbirlerini ilk kez göreceklerdi.
“Ben günler süren uykusuzluktan, soğuktan hasta düşmüştüm. Oğlan gider gitmez sızmışım. Ve bütün gece deliksiz uyumuşum. Uyandığımda 14 Şubat olmuştu. Gözlerime inanamadım.
“Doğduktan sonra babasının çocuğu görmesine müsaade etmeyen, benim ricalarım üzerine iki saatliğine izin veren idare bütün geceyi Mustafa’yla geçirmesine razı olmuştu; ‘Al, ilk ve son kez, oğluna doy’ der gibi...
“O sabah Mustafa bir sepet içinde Sevgililer Günü hediyemi yolladı. Birine çorap ördürmüştü. Ben de ona bir kalem yolladım.
‘Çok zormuş çocuk bakmak’ diye de not yazmıştı.


“Mustafa’yı öldürüyorlar!”
“15 Şubat sabahı sabahın 6’sında alt kattan gelen birtakım seslerle uyandım. Hemen cama koştum.
‘Mustafa... Mustafa’ diye bağırdım. Çığlıklar attım. Silah sesleri geliyordu, ama kimse ilgilenmiyordu. Hemen karşıda askerlerin koğuşu vardı. Onlar çıktılar. Ama bir şey yapmadılar. Bağırdım, hakaretler ettim.
“Katillerden birisi bana doğru bakıp ‘Boşuna bağırma, öldü’ dedi.
“Şok oldum.
“Aşağıdan Selçuk‘un (Parsadan) sesi geliyordu:
‘- Ne oldu’ diye bağırdım.
‘- Bilmiyorum vurdular’ dedi.
‘- Kim vurdu’ dedim.
‘- Nuriş’in adamları’ diye cevap verdi.
‘Beni de kafamdan vurdular, çok kötüyüm, ölüyorum’ diye seslendi.
‘- Mustafa’ya ne oldu?’ diye sordum
‘- Bilmiyorum’ dedi.
Koğuşlara doğru, ‘Adam öldürüyorlar, neden müdahale etmiyorsunuz’ diye haykırdım. Oğlan kucağımda bağırıyorum. Nafile...”


“Alışkınsınızdır siz”
“4-5 saat geçti böyle... Müdür, doktor ve Ali Suat Ertosun geldi. Sakinleştirici iğne yapmak istediler, kabul etmedim.
“Doktor, ‘Siz böyle durumlara alışkınsınızdır’ dedi.
“Ertosun, ‘Metanetli olmalısın’ dedi.
‘- Bana bilgi verin’ dedim.
‘- Parsadan öldü. Mustafa ağır yaralı’ dediler.
“Öfkeyle bağırdım:
‘- Ben size demedim mi, “Burası güvenlikli değil, bizi vuracaklar, sevk istiyoruz” diye...’
“Benim kötü durumda olduğumu görünce yardım etsin diye yan koğuştan bir kız getirdiler.
“Bütün gece ‘Cevap istiyorum: Bana doğruyu söyleyin. Öldüyse öldü deyin’ diye bağırıp durdum.
“Sonunda iğneyi kabul ettim.
“Ertesi gün uyandığımda NTV‘den öğrendim Mustafa‘nın öldürüldüğü haberini... Tam o sırada idare, koğuşa gelen yayını kesti.”


“Mustafa Duyar kim?”
“Sonradan birlikte kaldığı Cumali ile görüşmeme izin verdiler. Seslendim, cama çıktı.
‘Nasıl oldu, anlat’ dedim. Anlattı:
‘Biz uyuyorduk. Sesleri duyunca Mustafa beni uyandırdı: “Kalk bir şeyler oluyor. İsyan başladı galiba... Az sonra burayı da patlatırlar” dedi. Bir an havalandırma boşluğuna çıkmayı düşündük. Senden çarşafı sarkıtmanı isteyecektik ya da Parsadan’ın koğuşuna atlayacaktık. Ama o kadar hızlı gelişti ki... İçeri silahlarla girdiler.
“-Mustafa Duyar kim” diye sordular.
‘Mustafa “Benim” der demez silahları sıktılar. Mustafa tuvalet kısmına koştu. O bölümün üstü boşluktu. Oraya çıkıp oradan ateş ettiler.
“Meğer benim duyduğum sesler, adamların tuvalet kapısına vurma sesleriymiş.
‘-Benim sesim geliyor muydu’ diye sordum.
‘-Sen bağırmaya başladığında o ölmüştü’ dedi Cumali...
Oğluyla sadece bir gece geçirebilmişti; o da ölmeden önceki son gecesiydi.


Mustafa'dan sonra
“İki kişi gelmiştik. İki kişi döndük”
“Mustafa öldürüldükten bir hafta sonra Kırklareli Cezaevi’ne geri döndüm. Yanımda oğlumla tabii...
“Afyon’a iki kişi (Mustafa‘yla ben) gelmiştik.
“İki kişi (oğlumla ben) döndük.
“Oğlum cezaevinde büyüdü. Birinci doğum gününü Kırklareli Cezaevi’nde kutladık. Mustafa‘nın fotoğrafını masanın üstüne koyduk. Pastamızı kesip mum üfledik. Oğlum yürümeyi hapishane koridorlarında öğrendi.
“Ben 1995’te tutuklanmıştım.
“10 yıl 3 ay içerde yattıktan sonra 2005’te Etkin Pişmanlık Yasası’ndan yararlanarak çıktım.
“Oğlum ilkokul çağına gelmişti.
“Yasa gereği bana devlette iş verdiler.
“Önce 657’ye tabi olarak MTA’da çalıştım.
“Orada sıkıldım biraz... Sokak çocuklarıyla ilgilenmek istiyordum. Bunun üzerine beni Çocuk Esirgeme Kurumu’na verdiler. Orada çocuklarla iç içe çalıştım, çok mutlu oldum.
“Hayata yeniden başladım. İyi bir anne olmaya gayret ettim. Oğlumu sevgiyle büyüttüm. Dersleri çok iyiydi. Hep teşekkürle geçiyordu. Ama ergenlik çağına geldi. Babasını merak etmeye başladı. Geçenlerde biraz anlatmayı denedim. Altüst oldu.
“Babasını hep ‘Çok iyi bir insandı‘ diye anlatmıştım. Çok iyi bildiği bir insanın, çok kötü bir şey yaptığını duymak onu şok etti. Dersleri, psikolojisi bozuldu. Bilmiyorum yanlış mı yaptım. Yanlış bir şeyi nasıl doğru anlatabilirdim?
Ama sanırım zamanla anlayacak durumu...”


Onu öldürenleri de öldürmek istediler
“Evet, yanlış yapmıştı Mustafa... Cana kıymıştı. Ama devlete sığınmıştı. Devletin onu koruması gerekiyordu.
“Hiçbir suç cezasız kalmaz; ama ciddi diyet ödettiler bize...
“Tüm tabloya baktığınızda öldürülen o iki asker de, Özdemir Sabancı da, Haluk Görgün de, Nilgün Hasefe de ve onlar kadar Mustafa da terör kurbanıdır.
“Mustafa da öldürürken kime, neye hizmet ettiğini bilmiyordu; onu öldürenler de...
“Mustafa‘nın öldürülmesi çok bilinçli, planlanmış bir eylemdi. Sonradan onu öldürten Vedat-Nuri Ergin‘i de öldürerek susturmak istediler. Onlar da Uşak Cezaevi isyanı sırasında ‘Bu devlet bize Mustafa Duyar’ı öldürttü. Veli Küçük’ü arayın. Bizi sorun’ dediler.
“Şimdi Veli Küçük, DHKP-C ve Nurişler çetesiyle koordinasyon sağlayarak cinayet işletmekten yargılanıyor.
“Sabancı cinayeti ve Mustafa’nın öldürülmesi çözülse Türkiye’de çok şey çözülür. Ama bu konular hâlâ muamma...
Çünkü çözülmesini istemeyenler hâlâ güçlü...”


Ve son sürpriz
Semra yeniden hapse giriyor


Öykünün sonuna geldik. Ama bu akıl almaz hikâyede sürprizler bitmedi.
Semra Duyar, devlet memuriyetinde yeni bir hayata başlamışken, Etkin Pişmanlık’tan salıverilmesine Yargıtay “Pişmanlığı samimi değil“ diyerek itiraz etmiş. Mahkeme, dosyayı yeniden incelemiş. Kararında ısrar etmiş. Dosyanın, gittiği Ceza Genel Kurulu, Yargıtay’ın itirazını haklı bulmuş. Çünkü yasadan sadece silah teslim edenler yararlanabiliyormuş. Semra hiç silahlı eyleme bulaşmadığı için yasadan yararlanamamış. Ve devlet, 5 yıl önce salıverdiği, kamu hizmetinde iş verdiği eski mahkûma yeniden “Gel içeri“ demiş.
Semra, 10 yıllık mahkûmiyetin ardından 5 yıl özgürlüğü tattıktan ve devlet memuriyeti yaptıktan sonra şimdi yeniden hapse girmeye hazırlanıyor.


Soyadımdan ötürü
Yakınıyor elbette, ama durumu kabullenmiş:
“Örgütten adam öldüren kişi, bir silah teslim etti diye 5 yılda çıktı. Ben silah kullanmayı bile bilmiyorum; 10 yılda çıktım, yeniden cezaevine dönüyorum” diyor ve ekliyor:
“Dün memurdum, bugün yeniden terörist oldum. İnsan isyan ediyor: 5 yıldır dışarıdayım. Devlet hizmetinde çalıştım. Çocuklara baktım. Kamuya hizmet ettim. Ne zararımı gördünüz? Adalet mi bu? Ama nedenini biliyorum: Ben, soyadımdan ötürü içeri giriyorum.”


2025’te çıkacak
“Kalan cezan ne kadar” diye soruyorum.
Gülümsüyor:
“2025 yılının 13 Haziran günü saat 10.35’te çıkacağım. Muhtemelen bir nine olarak...”
Etkin Pişmanlık’tan yararlandığı 5 yılı “hata” sayıp o 5 yılı da bu cezanın üzerine eklemeleri de mümkünmüş.
“- Oğlun ne olacak?”
“- Ailem bakacak. Ara sıra gelir beni görmeye... Kırklareli’nde büyüdü zaten... Artık af çıkmasını bekleyeceğiz.”


SON SÖZ
Babasız doğmuş, önce annesinin, sonra sevgilisinin ölümünü görmüş bir çocuk...
O çocuğun öldürdüğü iki asker, bir işadamı, bir genel müdür...
Onun cezaevindeki nikâhı, sadece bir gece görebildiği oğlu...
Katilin katilleri...
O katilleri yok etmeye çalışan başka katiller...
Ve aydınlanmamış bir cinayetin bedelini ödeyen çocuklar...
Türkiye’nin en karanlık cinayetlerinden biri, artçı sarsıntılarla içten içe, kanamaya devam ediyor sessizce..."

BAKANLIK YAZIŞMALARI İNCELİYOR
Adalet Bakanlığı, nakillere ilişkin yazışmaları, o dönem açılan tahkikatların sonuçlarını, görevlilerin ifadelerini inceliyor. Eğer, resmi görevlilerin, “Duyar’ın öldürülmesine iştirak ettikleri" yönünde bir şüphe doğarsa, olaya savcılık el koyacak ve Duyar dosyası 12 yıl sonra yeniden açılacak.

Olayın üzerinden 12 yıl geçmesi nedeniyle, bazı suçlarda zamanaşımı nedeniyle yargılama yapılamıyor; ancak, yazı dizisinde iddia edildiği gibi, “Devletin koruması altındaki bir tutuklunun öldürülmesine zemin hazırlamak" suçu sözkonusu olursa bazı görevliler hakkında dava açılabilir.