Genç Parti Genel Başkanı Cem Uzan Pazartesi günü Fransa’ya sığınma talebinde bulundu. Fransa’nın talebi kabul etmesi ile tarih boyunca başka ülkelere sığınan Türkler listesine bir isim daha eklenmiş oldu.

II. Abdülhamit dönemi ya da darbe koşulları gibi baskıların yoğunlaştığı dönemlerde artış gösterse de Osmanlı’dan Cumhuriyet dönemine uzanan zaman dilimi içinde sığınma talepleri ender olaylar değildi.

Uzmanlar Cem Sultan’dan II. Abdülhamit’e, Son Osmanlılar’dan 1980 darbesine siyasal sığınmacıları ntvmsnbc’ye anlattı.

Tarihe baktığımızda göze çarpan siyasi sığınmacılaradan ilki Fatih Sultan Mehmet’in oğlu Cem Sultan’dı.

NTV Tarih yazarı Necdet Sakaoğlu, Rodos’tan Fransa’ya "Cem Olayı"nı ve Osmanlı dönemindeki siyasi sığınmacıları anlattı:

“II. Beyazıt’la giriştiği taht mücadelesini kaybettikten sonra Cem Sultan, Rodos Şövalyeleri’ne sığındı. Başlangıçta Rodos Şövayeleri’nden yardım alarak Osmanlı tahtını ele geçirmek istediği için ya da artık Anadolu’da tutunamayacağını anlayan her siyasi gibi bir kurtuluş yolu aradı. Ancak ondan sonraki gelişmeler tamamen Cem’in iradesi dışındadır.

Cem Sultan, Batılı Hıristiyan dünyasının giderek güçlenen Türk İslam Dünyası’na karşı “bir sığınmacı aracılığı ile ne elde edebiliriz" düşüncesinden doğmuş bir harekettir. Onun batıya sığınması kendi iradesinden olmuş bir şey değildi.

Cem Sultan
Cem Sultan

ŞANTAJ ARACI OLDU
Cem Sultanilk ilk olarak Rodos'ta bulunan Saint Jean Şövalyeleri'ne sığındı. Şövalyelerin Üstad-ı Azamı, Cem’,e karşılığında da birtakım maddi ödünler alacağını belirterek, yeniden tahta kavuşması için yardım sözü verdi. Ancak oraya gittikten sonra Rodos Şövalyeleri Cem’i bir istismar malzemesi olarak kullandı. Bir yandan ağabeyi II. Beyazıt’tan sürekli parasal ödünler koparıyorlar, bir yandan da Mısır’da bulunan annesi Çiçek Hatun’dan da oğlunun ihtiyaçlarını karşılamak bahanesiyle para alıyorlardı. Böylece iki taraflı bir sömürü sürüyordu.

Daha sonra da Cem’i, II. Beyazıt ve İslam Dünyası’na karşı Papa kullanmak istedi. Zaten Papa’nın askerleri konumunda olan Saint Jean Şövalyeleri de Cem Sultan’ı Papa’ya teslim ettiler. Bu dönemde İtalya’ya gelen Cem Sultan, maceralı bir yaşam geçirdi, hatta bir aşk macersı da vardı bu dönemde. Fakat tüm bunlar onu kandırmak ya da başka yönlere çekmek için düşünülmüş şeylerdi.

Roma’dan sonra Napoli’ye götürülen Cem’i Fransa Kralı almak istedi. Tabii onun da kendine göre planları vardı. Fakat Nice yakınlarında Cem’in 13 senelik sürgün hayatı sona erdi.

SUİKAST
Ölümüyle ilgili olarak bunun bir suikast olduğu söyleniyor. II. Beyazıt’ın gönderdiği ve daha sonra sadrazamlığa kadar yükselttği Mustafa (Paşa) adında biri tarafından zehirli ustura ile zehirlendiği ya da Papa tarafınadn, onu Fransa Kralı’na teslim ederken zehirlendiği söyleniyor. Bu konuda çeşitli rivayetler var.

Demirbaş Şarl
Demirbaş Şarl

OSMANLI’YA SIĞINAN KRAL
Cem Sultan olayının dışında Osmanlı döneminde bir çok siyasi sığınma olayları yaşandı. Bunlar arasında Osmanlı’ya sığınanlar da oldu. Örneğin İsveç Kralı "Demirbaş Şarl"ın Prut Savaşı öncesinde gelişi var, ondan önce de Orta Macar Kralı Tökeli İmre Osmanlı’ya sığınmıştı. 17’inci yüzyılın sonuyla 18’nci yüzyılın başında bu tür sığınmalar çok olmuştu. Türkler sığınmacılara karşı merhametli ve insancıl davrandılar.

İRANLI PRENSLER
Batıdan gelen bu sığınmacıların dışında doğudan gelmiş olanlar da var. İran’daki Şirvanşahlar’ın prensleri 16’ıncı yüzyılda Osmanlı’ya sığındılar. Hatta Hürrem Sultan, İran şahlığı davası güden ve Osmanlı’ya sığınan mirzalara (prenslere) kendi elleriyle gömlekler dikmiş, onları evladı gibi görmüştür.

Buna karşılık, Kanuni Sultan Süleyman’ın oğlu Beyazıt, babasının sağlığında II. Selim ile yaptığı mücadeleyi kaybettikten sonra İran’a sığındı. Orada hapsedildi ve Kanuni’nin isteğiyle boğduruldu.”



JÖN TÜRKLER
Osmanlı’nın son döneminde yurtdışına yaşamak zorunda kalan ya da sığınma talebinde bulunanların sayısının arttığı görülür. Özellikle 19’uncu yüzyılda, II. Meşrutiyet’in ilanında önemli rol oynayan ‘Jön Türkler’ ya da "Genç Osmanlılar" adı verilen grup bu dönemde öne çıkıyor.

Namık Kemal, Ziya Paşa, Ali Suavi, Agah Efendi gibi yazar ve gazetecilerin yer aldığı ve ülkeye meşruti yönetimi getirmeyi amaçlayan bu hareket, hemen tüm çalışmalarını, tartışmlarını ve ayrılıklarını yurtdışında özellikle de Fransa’da gerçekleştirdi.

Tarihçi Orhan Koloğulu, JönTürkler’in ve Son Osmanlılar’ın yurtdışı macerasını anlattı:

“Abdülhamit Dönemi’ndeki davranışlarda Jön Türk adı altında eyleme geçenler ilkelere bağlıydılar, maddi çıkara değil. Çoğunluğu zaten devlette görev alan bu isimler, yurtdışına çıktıktan sonra maddi olarak sıkıntı da yaşadılar. Dolayısıyla o dönemde yapılan sığınma girişimlerinin bir çıkar hesabı olduğunu söylemek mümkün değildir. Ayrıca Jön Türkler, yönetim şeklinde değişiklik talep etseler de Osmanlı’nın bütünlüğünden yanaydılar.

II. ABDÜLHAMİT’İN ‘BAŞARISI’

Namık Kemal
Namık Kemal

Yurtdışına çıkanlar, genelde kendi çizgilerini geliştirmek yönünde çaba sarfettiler. Ancak özellikle Abdülhamit’in 1897’de Yunanistan’a karşı başarılı olmasından sonra bu tarafta "her şey iyi gidiyor" havası esti ve Jön Türkler’de bir dağıma başldı. Abdülhamit de bunları geri çağırarak, ülke içinde çeşitli yetkiler verdi. Ülkeye dönmeyen bazılarına da yurtdışı elçiliklerinde görevler ayarladı. Bu hamleyle II. Abdülhamit bir anlamda onları pasifize etmeyi başardı. Bunu da onun açısından bir başarı olarak nitlendirebiliriz.

AYRILIKÇI HAREKETLER SIZDI
Şunu da belirtmek gerekiyor ki, Jön Türkler’in kendi aralarındaki çekişmeler ve anlaşmazlıklar hep vardı. Ermeni, Rum hatta Araplar’dan bağımsızlık peşindekoşanların da zaman içinde ortaya çıkması ile bu hareket dağılmaya yüz tuttu. Özellikle de Prens Sabahattin’in başlattığı 1902 Kongresi'nde ayrılıkçı hareketler öne çıkınca, hareket kendiliğinden çöktü.

JÖN TÜRKLER'DEN İTTİHAT TERAKKİ’YE
Jön Türkler hareketi çökse de etkileri devam etti. Özellikle de İttihat ve Terakki içerisinde görüşleri geniş yer buldu, Makedonya’daki askeri birlikler arasında taraftar buldu. Dikkat edilirse zaten Jön Türkler’in yenilik talepleri ile birlikte yürüttükleri birlik ve Osmanlıcı görüşü, İttihat ve Terakki’nin ilk dönemlerinde de görülür. İttihat ve Terakki 1913’e kadar Türkçülük de yapmadı, hep imparatoluğun birliğini savundu. Ziya Gökalp’e belki olumlu baktılar ama kenarda tuttular. Ne zamanki Balkan Savaşı’ndan sonra buradaki topraklar tamamen kaybedildi o zaman yavaş yavaş Türkçülük gündeme geldi.”



SON OSMANLILAR
Balkan Savaşı’ndan sonra girilen I. Dünya Savaşı, imparatorkuğun da sonu oldu ve sonrasında ülkeyi terketme sırası hanedan üyelerine geldi. Son padişah Vahdettin 17 Kasım 1922 sabahı, bir İngiliz zırhlısı ile Malta'ya gitti.

1922 sonunda Hicaz Kralı Hüseyin'in daveti üzerine hacca gitti. 20 Nisan 1923'e dek Hicaz'da kaldı. İngiltere'nin baskısı üzerine buradan ayrıldı ve yaşamının sonuna kadar İtalya'da yaşadı.

Hanedanın bir başka üyesi olan, son halife Abdülmecit ise, 3 Mart 1924’te halifeliğin kaldırılmasından sonra Fransa’ya gitti ve hayatının sonuna kadar bu ülkede kaldı.

KOLOĞLU: SON OSMANLILAR SİYASİ OLARAK YETİŞTİRİLMEMİŞTİ
Orhan Koloğlu, Son Osmanlılar’ın yurtdışı macerasını şaşkınlık ve dağınıklık olarak tanımlıyor:

“Ben Osmanlı ailesinin mensuplarının çoğunu tanıdım. Osmanlı ailesi, saray içindeki yaşamlarında siyasi olarak yetiştirilmemiş bir aileydi. Ülkeden çıkarıldıkları zaman her biri bir başka yere savruldu. Hiçbirinin cumhuriyete karşı bir görüşü de, tekar yönetime geçme gibi bir iddiası da yoktu.

Örneğin Abdülmecit Efendi, çok iyi bir ressamdı ama politikayla hiç ilgisi olmadığı için şaşkınlık halinde kaldı.

Ailenin dağılmasında bir de şu durum var; Osmanlı ailesi içinde, saltanatın başına geçmiş olanların çocukları, birbirine karşıydı. Dolayısıyla aralarında bir birlik kesin olarak olmadı, aralarında hep bir kopukluk vardı. Hiçbirinin ne gücü ve ne de ne yapacaklarına dair bir fikirleri vardı. Kendi başlarına yavaşça tasviye oldular.”

SABAHATİN ALİ
Cumhuriyet döneminde de pek çok kişi siyasi nedenlerle yurtdışına çıkmak zorunda kaldı. Bu yolda hayatını kaybedenler de vardı. Buna en iyi örnek Sabahattin Ali’dir. Yazıları nedeniyle daha önce pek çok kez hapse giren Sabahattin Ali, son olarak 1948’te cezaevinden çıktıktan sonra zor günler geçirdi, yazacak yer bulamadı. Yasal yollarla yurtdışına çıkma teşebbüsleri de sonuç vermeyince Bulgaristan'a kaçmaya karar verdi. Kaçış sırasında para karşılığı anlaştığı Ali Ertekin adlı kaçakçı tarafından Bulgaristan sınırında şaibeli bir şekilde öldürüldü.

NAZIM HİKMET’İN SÜRGÜN YILLARI
Yakın tarihin en çok ses getiren yurtdışına kaçış hikayesi ise Nazım Hikmet’in oldu.

Yazıları ve şiirleri nedeniyle pek çok kez yargılanan ve hapis yatan Nazım Hikmet, son olarak 1938 yılında orduyu ayaklanmaya kışkırtmaya çalıştığı gerekçesiyle 28 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırılmıştı. 12 yıldan fazla bir süre farklı cezaevlerinde kaldıktan sonra da 1950 yılında bir af yasasıyla salıverildi.

Cezaevinden çıktıktan sonra, daha önce çürüğe ayrıldığı halde 48 yaşında yeniden askere çağrılan Nazım Hikmet, öldürüleceği yolundaki duyumları üzerine 17 Haziran 1951’de yurtdışına kaçtı.

Nazım Hikmet
Nazım Hikmet

Kaçmasına yardımcı olan Rafik Erduran’ın anlattığına göre Nazım Hikmet, Erduran’ın kullandığı motorla İstanbul Boğazı’ndan Karadeniz’e açıldı.

Bulgaristan’a gitmeyi amaçlarken yolda rastladığı bir Rumen şilebiyle Romanya’ya, oradan da Moskova’ya gitti.

58 YIL SONRA GELEN VATANDAŞLIK
Kaçısından kısa süre sonra, 25 temmuz 1951’de Bakanlar Kurulu kararıyla Türk vatandaşlığından çıkarılan Nazım Hikmet’e, Ocak 1962′de Kruşçev’in aracılığıyla Sovyetler Birliği pasaportu verildi. Türk vatandaşlığından çıkarılmasından 58, ölümünden 46 yıl sonra ise şaire Türk vatandaşlığı tekrar iade edildi.



YILMAZ GÜNEY
Yurtdışına kaçışlar özellikle darbe dönemlerinde artış gösteriyor. 12 Eylül 1980 darbesinden sonra binlerce kişi çeşitli yollarla Avrupa’ya çıktı. 1981 yılında hakkında çeşitli yargılamaların devam ettiği bir sırada yurt dışına kaçan Yılmaz Güney, bu dönemin en bilinen isimlerindendi. Güney’in adresi Fransa oldu, burada Duvar Filmini çekti ve 1984’te Paris’te hayatını kaybetti.

DARBE’DEN KAÇANLAR
Kendisi de 1980 sonrası Fransa’ya kaçan ve bir dönem burada yaşayan Masis Kürkçügil, bu dönemde yaşananları anlattı:

“En zor durumda bile insanlar bir çare üretebiliyorlar, o döenemde de pek çok insan bir yolunu bulup yurtdışına çıkmayı başardı. Yurtdışına çıkanların genellikle siyasi sığınma talebi kabul ediliyordu. Çünkü yararlandıkları şartlar, 1951 Cenevre Konvansiyonu’nuna dayanıyordu.

II. Dünya Savaşı sırasında yaşanan felaketler düşünülerek imzalanan bu konvansiyonun temelinde yaşam hakkı vardır.

Yılmaz Güney
Yılmaz Güney

CİNAYET İŞLEYENLERİN SIĞINMA HAKKI YOKTU
Örneğini o dönemde yürürlükte olan 141 ve 142’inci maddeden hakkınızda dava açıldığını kanıtlayabilirseniz, sığınma hakkı alabiliyordunuz. Şunu da düşünmek gerekiyor; Erdal Eren gibi 17 yaşındaki birini, yaşını büyüterek asmış bir ülkeden gelen bir kişiye sığınma hakkı vermezseniz, o kişinin geri döndüğünde başına gelecekler konusunda kendi kamuoyunuza heasp vermeniz gerekir.

Ama bu, yurtdışına çıkanların hepsinin sığınma hakkı aldığı anlamına gelmiyor. Siyasal sebeplerle de olsa cinayet işleyenlerin sığınma hakkı alması söz konusu değildi.

Siyasal nedenlerle yurtdışına çıkanların seçtikleri ülke, ekonomik nedenlerle göç edenlere benziyordu. Örneğin para kazanmak için Avrupa’ya giden birisi, varsa tanıdık ya da hemşehrilerinin bulunuğu ülkeyi seçer. Benzer durum siyasi mülteciler için de geçerliydi.

Gidilecek ülke konusunda başka kıstaslar da vardı, mesela ben biraz Fransızca bildiğim için Fransa’ya gittim, ya da örneğin deniz aşırı yolculuğun zorluğundan dolayı İngiltere’ye giden kişi sayısı azdı. Ama genel olarak yurtdışına kaçış önceden planlanan bir şey değildi, genellikle şartlar neyi getiriyorsa o şekilde çıkılıyordu.

AHMET KAYA
Fransızlar başka bir ülkeye göç etmeye “çölü geçmek” derler. Bilmediğiniz bir yola çıkıyorsunuz. Ahmet Kaya’nın yaşadıkları manen böyle bir şeydi.

Kendisini biraz tanırdım. Ölümünden 1 yıl sonra mezarı yapılırken Paris’teydim. Yakınlarıyla da görüştüm. Sudan çıkmış balık gibi olduğunu anlattılar bana, kolay bir şey değil. Belki orada tanıdığınız bir kaç kişi vardır ama hayatınıza anlam verdiğiniz şeyler, oradaki insanlar için hiçbir şey ifade etmiyor. Yani bir tür toprağınızdan, kökünüzden koparılmış gibi oluyorsunuz.”