Cumhuriyet Gazetesi'nden Elif Bereketli'nin yaptığı bu röportajın kısaltılmış hali 26 Temmuz 2009 Pazar günü Cumhuriyet Gazetesi'nde yayımlanmıştır. Röportajın bütününü ntvmsnbc'de sunuyoruz.

İlişkili Haberler


- Bir yapıtı ne klasik yapıyor sizce? Ve insanların klasik okuması sizce niçin önemli?

Zaman ve mekana karşı bağışıklığı olması klasik yapıyor bir yapıtı. Ama klasik, bir yandan da, zamanını ve mekanını en iyi anlatan, onun en derinine kadar nüfuz etmiş yapıttır. Yazılan zaman ve mekan, kendi değerlerini olduğu gibi değersizliklerini de yükler yapıta. Değersizlikler bazan değerliden daha çok da parlayabilir üstelik. Zamanın ruhunun temsilcisi gibi görülebilir. Sonra da alelade şeyler olup çıkarlar; gelip geçicidirler. Klasikler gelir, geçmez. Kendi zamanı ve mekanından kalkıp bize hem daha genel bir şey der, ama hem de çok özel –insan olmanın cevherine dokunur. Ve öyle güzel dokunur ki, o formu bulamasaydı zaten dokunamamış olurdu. Zamanımızın Bir Kahramanı, zamanımızın bir kahramanıdır.

Klasikleri okumak neden önemli? Çok basit. Klasikler, güzelliklerini kanıtlamış eserlerdir. Güzel ve değerliyle ne kadar çok karşılaşırsak o kadar iyidir. Her allahın günü şehirlerimizdeki çirkinliklerle yüzyüze gelen insanlar nasıl güzel bir yapı üretsin mesela! Klasikler zihinde bir temizlik yaratır, klişelerin panzehiridir. Anlam pencerelerini çoğaltır, bakış açısını genişletir, görüş mesafesini uzatır. Tabii, bunlar da kutsal metinler değildir; her metin eleştirel bir okumaya müstahaktır.

- Klasik korkusu olarak nitelediğiniz şeyi alt etmenin başka ne yolları olabilir?

Bütün dünyada bir kolaya kaçış var galiba. Zaman az, zaman hızlı, arsız tüketim almış başını gidiyor... Yaşadığımız zamandan çok da bağışık değil yani “klasik korkusu”. Klişe olacak belki ama eğitim sistemini ve zihniyetini değiştirmeden bu korkuyu yenme yoluna girmemiz imkansız. Şanlı tarihimizi öğretmek çok önemli mesela; hoş onu da öğretemiyoruz ya... Bakın, mesela İngiltere’de üniversiteyi bitiren biri hiç olmazsa asgari bir klasikler tahsili görmüştür ve bunun karşılığını da almıştır. Bizim üniversitelerimizde Türkçeyi doğru kullanan öğrencilerin oranı bile çok çok düşüktür. Kültür ortamımızla ilgisiz bir şey değil bu ayrıca ve eğitimle de bağlantısız değil. Birkaç sene önce İngilizce yeni bir Anna Karenina çevirisi çıktı; 500 bin bastılar! Onlarcası daha önce çıkmıştı zaten.

- Seride ne kadar aslına uygun yapılıyor çeviriler, eksik bölüm oluyor mu?

Aslına uygun yapılıyor.

- Hedef okur kitlenizden söz etmek istiyorum. Yaş aralığı az çok nedir? Ve bu klasik yapıtları okumuş kimselere mi sesleniyorsunuz, okumamışlara mı?

Klasik eserleri okumuşlara da, okumamışlara da sesleniyoruz.

- Bu seriyle klasiklerin daha geniş kitlelere ulaşmasını istediğinizi, çizgi romanın klasik korkusunu yeneceğini söylüyorsunuz. Yani bu bunlar bir nevi köprü-yapıtlar mı? Ve, klasiklerin yeni okurlar kazanması yerine, ortaya klasiklerin asıllarını okumaya gerek duymayacak bir 'grafik-okurları' kitlesinin çıkması riskini de taşımıyor mu sizce?

“Grafik-okur” kitlesi zaten var; fakat Türkiye’de özellikle, bu insanlar daha çok eski çizgi-romanları okuyor: Tex, Zagor, Red Kit, vs... Bunlara son yıllarda Enki Bilal, Hugo Pratt vebenzerleri de eklendi... Şimdi klasiklerin grafik-romanlarıyla hem bu kitle başka eserlerin de tadına bakacak, hem de çizgi-romana o kadar da yüz vermeyen insanlar bu alana girecek. Girdi bile. Üçüncü 10 bin baskıyı yapıyoruz Macbeth’te.

Bu kitaplar, şüphesiz, klasik eserlerin yerini katiyen tutmaz. Fakat eğri oturup doğru konuşalım: şu verili şartlarda zaten insanların çok büyük çoğunluğu klasiklerin asıllarını okumaya gerek duymuyor ki. Klasikleri okuma potansiyeli olan birilerini, peki teorik olarak, caydırmış oluyoruz belki, ama asla okumayacakların ağzına da bir parmak bal çalıyoruz. Belki onların arasından da birileri asıllarını okumaya heves edebilir, teşvik etmiş olabiliriz. Ölçemeyeceğimiz şeyler bunlar. Lütfen memlekette klasiklerin ne kadar okunduğunu, kaç basıldığını, kaç yeni baskısının yapıldığını (çeviri kalitelerine hiç girmiyorum), bunların ne kadar sattığını gazeteci olarak bir araştırın. Rakamlara ulaşmak zor olabilir tabii, ama bir fikir edinebiliriz hep beraber. Ve bu rakamları da başka ülkelerle mukayeseli olarak verin. Bunu tamamen samimi bir merakla istiyorum.

Lafı uzatma pahasına bir örnek vereyim. Geçen sene, orta üçe giden oğlum Can’ın sınıfına Sefiller’i okuma ödevi vermişler. Bende eski bir çevirisi vardı ama bulamadım. Ertesi gün gidip aldım: Altı cilt! Evde işittiğim azarı tahmin edebilirsiniz. Ne oldu sonra? Özetlenmiş bir Sefiller’i okudu. Hugo’yu ne kadar temsil ediyor sizce? Sefiller’i de çizgi-roman olarak basacağız, bu arada...

- Çağımızda daha kolay tüketilebiline eğilen orta seviye algı yaygınlaştı desek yanlış olmaz sanırım. İnsanların aslında daha yorularak ve daha az kafa yorarak klasikleri algılamasına yardımcı oluyor bu seri. Sizce acaba bu algıya hizmet etmiyor musunuz böylece? Ya da bu edebiyatın çıtasını halka indirmek olarak algılanabilir mi?

Edebiyatın çıtasını halka indirgemek olmaz. Zaten edebiyatın çıtasını veya başka bir şeyini indirgemek, halka indirgemek de dahil, asla iyi bir şey değildir. Bu kitapları okuyan insanın klasikleri algılamasından bahsedemeyiz; olayın ne olduğunu öğrenebilir ve olsa olsa bir esansını alır klasiklerin. Ama bu kitaplar zaten başka bir şey; klasiklerin çizgi-romana yorumlanmış halleri.

- Tiyatro oyunlarını ayrı tutarak söylüyorum: sadece konuşma baloncuklarından oluşan bir çizgi roman, yazarın betimlemelerini, geçişlerini yansıtamaz, yalnızca bir olay örgüsünden ibarettir. Bunun okura ne gibi getiri ve götürüleri olduğunu düşünüyorsunuz?

Tabii o dediklerinizi yansıtamaz. Zaten yansıtabilir olsaydı, yazar böyle yazardı. Shakespeare’den daha mı yaratıcı, zeki ve mahiriz; bu kitabı yapanlar; çizenler ve balonları yazanlar? Kapital’in de çizgi romanı yapılıyormuş mesela; okuyan ekonomi-politiği yemiş yutmuş mu olacak?

Bir de Yaşar Kemal’e sorun. İnce Memed’in çizgi-romanına izin verdi. İsmail Gülgeç çizmişti... Ona da bir sorun.

- Zamanında bu klasiklerin çokça kez filme aktarıldığını biliyoruz. Sizce böyle disiplinlerarası bir yeniden üretimin sonunda klasikler daha geniş kitlelere ulaşmaya başladı mı, ikisini kıyaslayabilir miyiz?

Bilemiyorum.

- Edebiyat -sinema uyarlamasıyla edebiyat-çizgi roman uyarlaması arasında nasıl bir fark vardır sizce? Sinema uyarlamaları edebiyat dünyasından genellikle eleştiri alır..

Yirmi küsur yıl kadar önce Sergey Bondarçuk’un Savaş ve Barış (Tolstoy) filmini seyretmiştim. Bu uzun film kendi başına gayet gösterişli ve etkileyici olmakla beraber, Tolstoy’un romanındaki zenginliğin yanında pek fakir görünmüştü bana. Tolstoy’un Savaş ve Barış’ı değildi. Ondan yapılmış bir filmdi. Tabii, meselenin ne olduğunu (bu romanda öyle bir mesele zenginliği var ki aslında, hangi biri denebilir), karakterleri, zamanı ve mekanı öğreniyorsunuz! Ama zaten tek amaç bunları öğrenmek değildir. Filmden bir tat aldım, ama işte, romandan aldığım tat bambaşkaydı. Çizgi-roman için de benzer bir şey geçerli bence. Shakespeare benim çok zevk aldığım, zaman zaman dönüp tekrar okuduğum bir yazar. Çizgi-roman Macbeth’ten de zevk aldım, ama orijinaliyle kıyaslanamaz. Tabii, çizgiyi de ihmal etmemek lazım; onun da apayrı bir tadı var. Konusunu Shakespeare’den almış bir çizgi-roman bu. Çizgi-roman meraklısı olan oğlum Can, çizgi-roman Macbeth’i de okudu ve sevdi. Bir de Sevin Okyay’ın çevirisinin şüphesiz payı var, Shakespeare’in dilini farketti. Umarım orijinal Shakespeare’i de okur.

- Sizce artık görselliği açık ara ağır basan bir dünyada okuyucu kültürel ve sanatsal dünyasında nereye konumlandırır bunları? Klasiklere yönlendirmek yerine klasik algısını değiştirir mi dersiniz?

Görsel klasikler de var zaten; ya da bazıları klasik mertebesine yükselecek eserler var ve yenileri ortaya çıkacak. Algılama, öğrenme, yapma, gösterme araçları çeşitleniyor en azından. Ama “klasik” klasikler de devam edecek herhalde.

-Çizgi roman tasarlanan dünyayı gösterir, yazıda ise anlatılan dünyayı siz zihninizde canlandırırsınız. Bunun okuyucular için kısıtlayıcı bir unsur olacağını düşünüyor musunuz?

Tabii, aşırı görsellik muhayyileyi tembelliğe sürükler. Ama aşırı görsellik içinde yaşayan/yaşayacak yeni nesiller bambaşka bir hayalgücü de yaratabilir. İnsanın ortamı değişiyor yani; insan da aynı kalamaz. Denizden karaya geçişteki kayıp halka gibi belki; ileride daha iyi idrak edilebilecek keskin bir geçiş döneminin bağlantı halkasıyız belki ve bazı “kayıp” yanlarımız var. Göreceğiz.