COP26 Glasgow beklentileri karşıladı mı?

Çevre ve Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakan Yardımcısı, İklim Değişikliği Başmüzakerecisi Prof. Dr. Mehmet Emin Birpınar, tüm dünyanın yakından takip ettiği COP26 İklim Değişikliği Konferansı'na ilişkin gelişmeleri ve beklentileri karşılayıp karşılamadığını kaleme aldı.

Haberler - ntv.com.tr 30.11.2021 - 13:52

COP26 Glasgow beklentileri karşıladı mı?

Prof. Dr. Mehmet Emin Birpınar

Günümüzde çevre ve iklim diğer birçok konuya nazaran ortak bir zeminde mutabakat sağlanan hususların başında geliyor. Zira doğamız ve kaynaklarımız varlığımızın ikame ve idamesi için gerekli. Keza tabiat ne derece sağlıklı olursa misafir ettiği nebatat da hayvanat da o denli sağlıklı ve zinde olur. Bunlardan beslenme başta olmak üzere sağlık, ulaşım, ısınma gibi çok yönlü bir şekilde istifade eden insan da elbette bu minvalde sağlıklı olacaktır. Atalarımızın tabiri ile “Bakarsan bağ, bakmazsan dağ olur”. Esasında doğaya duyduğumuz saygı bizzat kendimize, geleceğimize, evladımıza duyduğumuz saygının bir ifadesi. 

Dünyamız ısınıyor

Tüm canlılar yaşam için enerjiye ihtiyaç duyar. Tek enerji kaynağımız da Güneş’tir. Güneş diğer gezegen ve gök cisimlerine yaptığı gibi dünyamızı da bir yandan aydınlatırken bir yandan da ısıtarak hayat için elverişli hale getiriyor.

Ancak gelen enerji çeşitli yollarla tekrar uzaya gönderilmek suretiyle dünyamızın ısı dengesi korunuyor. Zaten dünyamıza gelen ısının dünyamızdan çıkan ısıdan fazla veya az olması veyahut gelen ısı miktarında azalma veya çoğalma olması halinde dünyamız olması gerekenden daha sıcak veya daha soğuk olacağından hayat için pek de elverişli olmayan bir durum oluşabilir.

Ne var ki dünyamızı sadece güneş ısıtmıyor, atmosfer; yani hava küre de dünyamızı ısıtıyor. Hava küremiz; %78 azot (N2), %21 oksijen (O2) içermenin yanı sıra karbondioksit (CO2), metan (CH4), ozon (O3), su buharı (H2O), nitrozoksit (N2O) gibi isimlerle anılan sera gazlarına ev sahipliği yapıyor. Atmosferde doğal olarak bulunan sera gazı miktarları çok az olduğu için tanımlamalarda genelde ppm (milyonda bir) veya ppb (milyarda bir) gibi terimlerle anılırlar. Bu gazlar dünyadan uzaya geri yansıyan ısının bir kısmını tutarak dünyanın daha fazla ısınmasına yardımcı olur.

Esasında sera gazları bu itibarla büyük bir öneme haizler, zira sera gazları olmasaydı dünyamızın ortalama sıcaklığı -180C dolaylarında olurdu ki hayat için elverişli bir durum oluşmazdı. Sera gazlarının etkisi ile birlikte dünyamızın ortalama sıcaklığı +150C civarlarında bir değere sahip.

Ancak bu gazların özellikle de sanayileşme ile birlikte imalat, ulaşım, ısıtma, soğutma aydınlatma gibi alanlarda enerji başta olmak üzere birtakım ihtiyaçları karşılamak üzere kullanılan fosil yakıtlar dolayısı ile atmosferde oranlarının sürekli artış göstermesi daha çok ısının tutulmasını sağlayarak küresel bazda sıcaklık artışına yol açtı.

Hali hazırda, Dünya Meteoroloji Örgütü 2020 Küresel İklim Görünümü Raporunda da belirtildiği üzere sanayi öncesi döneme kıyasla küresel sıcaklık artışında +1,20C artış yaşandı. Yani dünyamızın ortalama sıcaklığı +150C’den +16,20C mertebelerine ulaştı.

Özellikle internetin hayatımızın bir parçası haline geldiği 1990’lı yıllardan bu yana katlanan emisyonlarla birlikte her 10 yıllık süreçte küresel sıcaklık değerinde 0,20C artış yaşanıyor. Emisyonların bu denli seyretmesi halinde de ne yazık ki 2030 yılında küresel sıcaklık artışının +1,50C değerine ulaşacağı öngörülüyor.

Sera gazları artıyor

9 Ağustos 2021’de yayımlanan Hükümetlerarası Paneli (IPCC) Değerlendirme Raporuna göre atmosferdeki CO2 konsantrasyonu son 2 milyon yılın en üst değerine yükseldi. Diğer önemli sera gazları da benzer şekilde artış gösterdi. Bunlardan karbondioksite kıyasla 84 kata kadar daha yüksek küresel ısınma potansiyeline (GWP) sahip olan metan (CH4) ile 265 kata kadar daha yüksek GWP değerine sahip nitrözoksit (N2O) konsantrasyonları da son 800 bin yıllık dönemin en yüksek seviyelerine çıktı.

Nisbi açıdan ele aldığımızda da 1750'den bu yana atmosferdeki karbondioksit konsantrasyonu 280 ppm değerinden 414 ppm değerine çıkarak %48'lik artış yaşarken aynı dönemde CH4 emisyonlarında 720 ppb değerinden 1886 ppb değerine çıkarak %156 oranında, N2O değerlerinde ise %23 oranında artışlar kayıtlara geçti.

Sorumlusu kim?

Dünya tarihine baktığımızda elbette ki zaman zaman soğumalara bağlı buzul çağlar zaman zaman da ısınmalara bağlı olarak iklim değişimleri yaşandı. Ancak bunların oluşumları on binlerce yıllık süre zarflarında oldu. Halbuki günümüzde yaşadığımız değişim sadece 2-3 yüzyılın ürünü. Önceden yaşanan büyük değişimlere kıyasla şu andaki değişim en az 10 kat daha hızlı bir şekilde oluştu. On binlerce yıllık dönemlerle mukayese edildiğinde oldukça kısa süren bu hadiseye yol açan başlıca faktör ise hiç kuşkusuz insan faaliyetleri.

Son yayınlanan IPCC Değerlendirme Raporundaki bilimsel verilerle kesin olarak gösterildi ki iklim değişikliği insan faaliyetleri sonucu oluştu. Başlıca neden ise özellikle de sanayileşme ile gelen yüksek miktardaki fosil yakıt kullanımı. İklim değişikliği konusu her ne kadar dünyamızın ortak meselesi olsa da bu meseleye yol açan belli ülke ve bölgeler var. Literatürde karşımıza tarihi sorumluluk olarak çıkan bu hadisede hangi ülke veya bölge en çok etkiye sahip?

Buhar motoru ile birlikte başlayan sanayileşmenin hüküm sürdüğü 1750’lerden günümüze kadar gelişen sanayi ve üretim faaliyetleri, şehirleşme, ulaşım, ısıtma ve soğutma, aydınlatma gibi unsurlar enerjiye ve üretime olan ihtiyacı artırmış, bu durum beraberinde enerji üretiminde kullanılan kaynak miktarının da artması ile sonuçlanmıştır. Başlıca enerji kaynakları olan kömür, doğalgaz ve petrol gibi fosil yakıt kullanımı aynı zamanda atmosferdeki dengeyi de sarsan miktarda sera gazı salımına yol açarak dünyamızı, doğamızı, canlıları ve insanlığı iklim değişikliğinin etkileri ile karşı karşıya bırakmıştır.

Tabii ki bu kullanım sanayileşmenin başladığı İngiltere ile baş göstermiş, akabinde ABD’ye ulaştığında katlanan miktarda bir yükseliş görülmüştür. Diğer Avrupa ülkeleri ile birlikte Rusya ve Japonya gibi Asya ülkelerinin sürece dahil olmasıyla atmosferde biriken sera gazları her yıl artmaya başlamıştır.

Küresel Karbon Projesi (Global Carbon Project) çıktılarına göre özellikle de fosil yakıt kullanımı sonucu atmosfere son 270 yılda 1,5 trilyon tonu (ormansızlaşma ve arazi değişimi dahil edildiğinde ise 2500 gigatonu) aşan karbondioksit salındı. Toplam emisyonların yarıdan fazlası (%51,2) ise 1990 sonrası, yani sadece son 30 yıl içerisinde gerçekleşti. Bu artışa yol açan başlıca sera gazı ise CO2.

Sanayi öncesi dönemde atmosfere düşük miktarda karbon emisyonu veriliyordu. 1950’lere geldiğimizde bu değer bir miktar artış sonucunda yıllık bazda 6 milyar tona çıkarak yine nispeten düşük seyretti. Ancak 1990’larda karbon emisyonları dörde katlanarak 22 milyar tonlara ulaştı. Günümüz verilerine göre ise atmosfere her yıl 37-40 milyar tonun üzerinde CO2 salınıyor. Bu aynı zamanda hava küremize her saniye 1.170 ton (1.170.000 kg) CO2 salındığı anlamına geliyor. Bu gazlar karbon döngüsü çerçevesinde bin yılları bulan sürelerde atmosferde kalabildiğinden küresel sıcaklık değişiminde de aktif olarak rol oynuyor.

Bu emisyonların oluşmasına tarihi sorumluluk açısından baktığımızda ilk sırada 420 milyar ton (gigaton) değer ile ABD’nin geldiğini görüyoruz. Dünyada en çok kömür yataklarına da sahip ve fosil yakıtları elektrik üretiminde kullanması ile öne çıkan ABD nisbi açıdan da %25’lik bir etkiye sahip. Yani küresel bazda atmosfere verilen ve hala orada biriken her 4 birim karbondioksitin bir tanesinin kaynağı ABD.

İkinci sırada sanayi inkılabının beşiği İngiltere ve komşu Avrupa ülkelerinin oluşturduğu AB geliyor. 350 gigatonu aşan karbondioksitin kaynağı olan AB nisbi açıdan da %22 ile her 5 karbondioksitten birisinin müsebbibi.

Üçüncü sırada özellikle 1990 sonrasında büyük bir atılım yapan Çin geliyor. Çin 200 gigaton değerini aşan ve halihazırda yıllık 10 gigatonu aşan miktardaki salımlarla tarihsel açıdan payı %12,7 mertebelerinde.

Çin’i Rusya takip ediyor. 101 gigatonu bulan katkısı bu minvalde bir sonraki Hindistan'ın 2 katından fazla bir değere sahip. Hindistan her ne kadar 48 gigaton ile beşinci en büyük tarihi sorumluluğu (%3) olan ülke olsa da kişi başı emisyonlar 1,78 ton ile dünya ortalamasının dahi altında seyrediyor. Ancak Hindistan’ın karbon emisyonlarının tüm Afrika ülkelerinin toplamından fazla bir miktarda olduğunu da hatırda tutmakta yarar var.

’nin ise bu süreçte toplamda sadece 10 gigaton dolaylarında emisyon katkısı ile tarihi sorumluluğu binde 6 dolaylarında. Yani Türkiye'nin 270 yıldaki toplam emisyonu Çin’in halihazırda sadece bir yıldaki emisyonu kadar.

Kanuni zemin oluştu

Küresel mesele iklim değişikliğine dikkatler aslında 19. yüzyılın sonunda İsveçli kimyager Svante Arrhenius tarafından kömürün aşırı kullanımına bağlı olarak artan karbondioksit emisyonlarının doğal sera etkisini güçlendirebileceği uyarısı ile başladı. O dönemler yapılan modellerde insan kaynaklı faaliyetlerin bir ürünü olan karbondioksit emisyonlarının 2 katına çıkması halinde küresel sıcaklık artışında birkaç santigrat derecelik artışın oluşabileceği hesaplanmıştı.

Yoğun kimyasal kullanımı ve atık üretimi ile birlikte çevresel kaygıların artması, güney kutbunda görülen ozon tabakasındaki incelmeler ve yapılan tüm bilimsel çalışmalar en nihayetinde dünyayı iklim değişikliğini ele almak üzere bir araya getirdi. 1979 yılı ile başlayan dünya iklim konferansları ve devamındaki gelişmeler ilk olarak BM Programı (UNEP) ile Dünya Meteoroloji Örgütü iş birliği ile bilimsel temelli çalışmalar yapmak ve karar vericilere yol göstermek üzere 1988 yılında IPCC kurulması ile ilk meyvesini verdi. Bünyesinde bulunan birçok farklı ülke ve branştan yüzlerce bilim insanının katkısı ile 1990 yılında hazırlanan ilk değerlendirme raporunda (First Assessment Report-FAR) iklim değişikliğinin insan faaliyetleri sonucunda oluştuğu belirtilerek buna yol açan faktörlerin elimine edilmesi tavsiye edildi. Bunun üzerine dünya liderleri bu işin kanuni zeminini oluşturmak üzere hükümetlerarası müzakere grupları (INC) kurarak 1992 yılında iklim değişikliği ile mücadelenin anayasası olarak addedilen BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesini (UNFCCC) kabul ettiler.

Bu sözleşmede iklim değişikliğine yol açan başlıca faktör olan sera gazı emisyonlarının azaltılması isteniyordu, ancak kimin ne denli azaltımda bulunacağına dair net bir hüküm içermiyordu. Dolayısıyla birtakım uygulama araçlarına ihtiyaç duyuldu. Bu minvalde ilk olarak 1997 yılında Kyoto Protokolü kabul edildi. 2005 yılında yürürlüğe giren protokol sadece gelişmiş ülkelerin azaltım yapmasını öngörmesi ve gelişmiş ülkelerin de ticari kaygılar dolayısı ile çekince göstermeleri sonucu işlevsiz kaldı. İlk uygulama periyodu 2008-2012, ikinci uygulama periyodu olarak da 2013-2020 yıllarını kapsayan süreçte yürürlükte olan protokol 2020 sonrasında yerini Paris İklim Anlaşmasına bıraktı.

Aralık 2015’te kabul edilen anlaşma Kasım 2016’da imza yeter sayısına ulaşarak yürürlüğe girdi. Ancak fiili olarak yürürlüğe girmesi 2020 yılını buldu. Yani Paris İklim Anlaşması etkisiz kalan Kyoto Protokolünün geçerlilik dönemi olan 2020 yılı sonrasındaki iklim rejimini belirleyen BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesinin uygulama aracı oldu.

Paris İklim Anlaşmasında Kyoto’dan farklı şekilde uzun dönemli hedefler konularak her ülkenin bu hedeflere kendi imkân ve kabiliyetleri dahilinde ulaşması öngörüldü. Yani bu anlaşmanın uygulanmasında Kyoto gibi yukarıdan aşağıya değil, alttan yukarıya doğru bir yaklaşım benimsendi. Diğer öne çıkan fark ise Kyoto’da sadece gelişmiş ülkelerin sorumluluk alması beklenirken Paris İklim Anlaşmasında her ülkenin elini taşın altına koyması istendi. Bu minvalde Paris Anlaşması daha başarılı bir uygulama olarak karşımıza çıkıyor.

Glasgow’da neler oldu

İskoçya’nın Glasgow şehrinde 31 Ekim-12 Kasım tarihleri arasında yapılan toplantılar asıl itibariyle BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi kapsamında her yıl düzenlenen bir taraflar konferansı (COP) idi.

Kısa adı COP olan terim esasında Taraflar Konferansı ifadesinin İngilizce karşılığının bir kısaltması (Conference of the Parties). Uluslararası çevre sözleşmelerinin hemen hemen hepsinde gördüğümüz bu ibare taraf olan ülke ve bölgeleri tanımlamak için kullanılıyor. Çok eski geçmişe sahip olan ve gezegenimizin sağlığı açısından oldukça büyük öneme haiz bu sözleşmeler oldukça dinamik bir yapıya sahip olan çevre hususlarını güncel çerçevede ele almak, mevcut durumu değerlendirmek ve geleceğe yönelik atılacak adımları değerlendirmek üzere yıllık veya iki yıllık periyotlarda düzenli olarak yapılıyor.

Bu ibareye en sık rastladığımız alanların başında hiç kuşkusuz iklim değişikliği geliyor. 1992 yılında kabul edilen ve iklim değişikliğinin anayasası olarak kabul edilen BM iklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesine (UNFCCC) taraf ülke ve bölgeler her yılın sonunda bir araya geliyor.

Ülke ve devlet yetkilileri ile temsilcilerinin yanı sıra yerel yönetimler, eğitim dünyası, iş dünyası, finans dünyası, bilim insanları ile birlikte sivil toplum kuruluşlarının da yoğun ilgi ve katılım gösterdiği bu toplantılar ilgili tüm tarafları tek çatı altında toplayan, bu yönüyle de iletişimi kolaylaştıran bir hüviyete sahip. On binlerce kişinin katılım sağladığı, günlük bazda yine binlerce kişinin ziyaret ettiği bu yerler binlerce kilometre yol kat ederek kıtalar arası seyahat yerine aynı çatı altında bulunmanın verdiği rahatlık ve kolaylıkla iletişim ve ulaşımı daha cazip hale getiriyor. Dünyamızın bir nevi özeti niteliğindeki bu yerlerde kurulan pavilyonlar iyi uygulamaların paylaşıldığı, ikili görüşme ve mutabakatların oluştuğu, finansman kaynaklarının bir arada bulunduğu ortamlar. Bu ortamlar devletlerin yanında diğer katılımcıların da kendi aralarında fikir teatisinde bulunması ve iş birliklerini geliştirmeleri için de uygun bir diyalog ve platform imkânı sunuyor. Tüm bu mülahazalar dahilinde COP’ları adeta geleceğin dünyasının şekillendiği yerler olarak da tasvir edebiliriz.

Elbette ki herhangi bir COP’un tüm meselelere çözüm sunması hiçbir zaman mümkün olmadı, ancak çeşitli kazanımların oluştuğu da muhakkak. COP toplantılarının bazılarında sadece kararlar alınırken 1997 yılındaki üçüncü ve 2015 yılındaki yirmi birinci konferansta ise Kyoto Protokolü ile Paris Anlaşması doğdu. COP ana kararları dışında katılımcılar, kimi zaman ülke temsilcileri, kimi zaman da finans dünyası veya STK’ların bir araya gelmesi ile çeşitli koalisyonlar kurulmak suretiyle belirli konularda deklarasyonların yayımlandığına da tanık olabiliyoruz.

En yoğun katılımlı COP

Yirmi altıncısı düzenlenen BM İklim Değişikliği Taraflar Konferansı (COP26) yaklaşık 2 yıldır dünyayı ablukaya alan pandemiye rağmen en çok katılım sağlanan COP oldu. UNFCCC Sekretaryası verilerine göre 40 bin civarında kaydın yapıldığı COP26 bu yönüyle 30 bin kayıtlının olduğu COP21 (Paris Anlaşmasının doğduğu taraflar konferansı) ile 27 bin kayıtlının olduğu COP15 Kopenhag’ı (Kyoto sonrası bir anlaşmanın ilk temellerinin atıldığı ve iklim değişikliği ile mücadele ve uyum çerçevesinde gelişmekte olan ekonomiler ile düşük gelirli ülke ve ada devletlerine 2020 yılından başlamak üzere yıllık 100 milyar dolar destek sağlama kararı alınan taraflar konferansı) da geride bıraktı.

6 Ekim’de Gazi Meclisimizde hazır bulunan 373 vekilin oy birliği ile kabul ettiği Paris İklim Anlaşmasına taraf olma ve 2053 karbon nötr hedefini dünya ile paylaşan ülkemiz de ilgili kamu kurumları, iş dünyası, akademik camia ve önde gelen STK’ların yanı sıra Gazi Meclisimizin Çevre Komisyonu milletvekillerinin yoğun katılımları ile Brezilya'nın ardından 376 kayıtlı delege ile en çok temsil edilen ülke oldu. (Tabii ki kayıt yapan herkes orada bulunamadığı gibi çevrimiçi takip eden ve katkı sunan katılımcılar da oldu.)

COP26’ya duyulan yüksek ilgi ve katılım Paris İklim Anlaşmasının fiili olarak uygulamaya konulduğu yılın ilk taraflar konferansındaki beklentinin ne derece yüksek olduğunu da gösterdi. Öyle ki ABD Hazine Bakanı ilk kez bir taraflar konferansına katılım sağarken çok sayıda finans şirket CEO’sunun da katılım sağlaması hiç kuşkusuz bu önemi bir kez daha gözler önüne serdi. Bu yoğun katılıma bizler de şahit olduk. Pandeminin etkisiyle de birlikte saatlerce müzakerelerin yapıldığı alana girmeyi bekleyen uzun kuyruklara hemen hemen her gün şahit olduk.

Beklentiler gerçekleşmedi

Dünya COP26’ya büyük umutlarla gitti. Zira beklenti oldukça büyüktü. Öyle ya, son 1,5 yıldır dünyayı etkisi altına alan pandemi, sadece son bir sene içerisinde Batı Avrupa ve Çin’i yıkan sel afetleri, Kaliforniya, Sibirya ve Akdeniz Bölgesindeki yangınlar, Kuzey Amerika’yı kavuran sıcak hava dalgaları, büyük bir iklim mülteciliğine yol açması beklenen kuraklıklar adeta unutulmaya yüz tutmuş iklim değişikliği meselesini tekrar dünya gündemine oturttu.

Yeni nesil meselenin farkında. Acil çözüm istiyor. Boş vaatlerden yorulduklarını ifade ediyorlar. Sokaklarda onların sesi daha gür çıkıyor. Ancak tarihi sorumluluğu yüksek olanların seslerinin daha gür çıkması, elini taşın altına her zamankinden daha çok koyması yine en büyük beklenti. Zira dünyamız şu anda onlar yüzünden bu halde. Karbon bütçesi tükenmek üzere.

Ormansızlaşma ve arazi bozunumu dahil edildiğinde sanayileşme ile başlayan süreçten bu yana kadar yapılan 2 bin 475 gigaton karbondioksit salımı küresel sıcaklık artışına +1,20C olarak yansıdı. Artışın +1,50C ile sınırlandırılması için geriye kalan karbon bütçesi sadece 420 milyar ton. Halihazırda yıllık bazda yapılan 37-40 milyar tonluk karbon emisyonunu göz önüne aldığımızda önümüzde 11 yıl gibi kısa bir sürenin kaldığını söyleyebiliriz. Keza +1,70C için kalan bütçemiz de 770 milyar ton. Bugünkü emisyonlar ışığında kalan süremiz 20 yıl civarı iken Paris İklim Anlaşmasının öngördüğü +20C’lik artış için kalan bütçemiz ise 1270 gigaton mertebelerinde olup bunun için de yine güncel salımları baz aldığımızda önümüzde sadece 30 yıllık sürenin kaldığını ifade edebiliriz. Kısacası emisyonların bugünkü değerinde korunması halinde insanlık yüzyılın ortasında küresel sıcaklık artışını en az +20C’ye ulaştıracak emisyonu atmosfere vermiş olacak.

Evet, Glasgow’da düzenlenen COP26’dan beklenti tüm bu mülahazalar ışığında gerçekten büyüktü. Buna yol açan farklı durumlar da vardı. Paris İklim Anlaşmasının kabul edildiği 2015 yılındaki 21. Taraflar Konferansından sonraki 6 yıl kayıtların alındığı zamandan bu yana geçen en sıcak 6 yıllık dönem oldu. Yine iklim değişikliği ile mücadelenin kanuni zemine kavuşturulduğu 1990'lardan günümüze atmosferdeki en önemli sera gazı olan karbondioksit yoğunluğunun 360 ppm değerinden 414 ppm değerine çıkması da işin farklı bir boyutu olmuştu. Öyle ki yapılan onlarca konferans, mutabakata varılan anlaşma ve protokollere rağmen emisyonlardaki süreklilik ve artışa bağlı olarak hava küremizdeki sera gazı konsantrasyonu da sürekli bir yükseliş gösterdi.

Tüm bu hususlar herhangi bir anlaşmanın tek başına yeterli olmadığının en güzel delili oldu. Glasgow’daki COP26’nın temel amacı da Paris İklim Anlaşması yerine yeni bir anlaşma çıkarmaktan ziyade Paris İklim Anlaşmasının öngördüğü temel hedeflere ulaşmayı destekleyici argümanların ortaya çıkarılmasıydı.

Esasında Taraflar Konferansı çerçeve sözleşmenin yürürlüğe girdiği 94 yılı sonrası her yıl düzenli olarak yapıldı. Ancak 2020 yılında yapılması gereken COP26 Covid-19 pandemisi dolayısı ile bu yıla ötelenmişti. Bu COP aynı zamanda 2015 yılında kabul edilen, 2016 yılında da imza yeter sayısına ulaşan Paris İklim Anlaşmasının fiili olarak uygulamaya konulduğu yılın ilk COP’u olacaktı.

Keza gerek bir çevresel bozunmanın tezahürü olan pandemi gerekse de dünyanın hemen hemen her bölgesinde görülen yıkıcı seller, yangınlar ve kuraklıklar küresel mesele iklim değişikliğine ibreleri çevirmişti. Bu itibarla yıl içerisinde düzenlenen G7, NATO zirvesi, 76. BM Genel Kurulu ile G20 zirvelerinin ana temasını yine iklim değişikliği oluşturmuş ve iklim değişikliğinin salt bir çevre meselesi olmaktan ziyade güvenli gıda ve suya erişim başta olmak üzere bir kalkınma ve güvenlik meselesi olduğu vurguları da acil tedbir alınmayı gerektiren durumlar olarak yansıtıldı. 30 milyona yakın nüfusu barındıran Madagaskar’da 4 yılı aşkın süredir devam eden iklim değişikliği kaynaklı kuraklığın ciddi bir mülteci akını oluşturacağına yönelik Dünya Gıda Programının (WFP) uyarıları iklim mülteciliğinin ne denli yakın bir risk olduğuna ve iklim değişikliğinin aynı zamanda bir güvenlik meselesi olduğuna da işaret eden bir örneği temsil ediyor.

Tüm bu gelişmeler iklim eylemine dair somut adımların atılacağı en büyük karar alma organı olan Taraflar Konferansına gözleri çevirdi. Yaklaşık 2 haftayı bulan müzakereler sonucunda sonuç bildirisi metnine öngörülen takvimden bir gün sonra son hali verilerek dünya basınına “Glasgow İklim Paktı (Glasgow Climate Pact)” olarak sunuldu.

Güzel gelişmeler de var

Bu COP’da elbette yeni bir anlaşma beklentisi oluşmadı. Aksine var olan ve uzun dönemli hedefi küresel sıcaklık artışını sanayi öncesi döneme kıyasla +20C, mümkünse de bunun daha altında (tercihen +1,50C) tutmak olan Paris İklim Anlaşmasını daha işlevsel hale getirmek üzere etkili kararların alınması bekleniyordu. Bunlar içerisinde en büyük fosil kaynaklardan birisi olan kömürden çıkış, uyum ve azaltım ile birlikte 2009 yılında sözü verilen 100 milyar dolarlık finans desteği de vardı.

Glasgow İklim Paktı ismi ile anılan nihai karar metninde birçok yeniliğe de tanık olduk. İlk kez bir İklim Değişikliği Taraflar Konferansında küresel karbon emisyonlarının %40’ından sorumlu olan kömüre atıf yapıldı. Burada her ne kadar murat “kömürü kademeli olarak terk edilmesi” konusunda bir karar almak olsa da elektrik üretiminde “kömürün kademeli olarak azaltılması ve düşük verimli desteklerin sonlandırılması” olarak yer alması da ilk kez olması hasebiyle memnun edici olarak karşılandı. Burada her ne kadar son dakika değişikliği dolayısı ile Hindistan günah keçisi ilan edilmiş olsa da müzakereler sırasında ABD ile Çin arasında yapılan ikili anlaşmaya göre en çok salım yapan bu iki ülke (ABD ve Çin), Avustralya, Endonezya gibi diğer fosil yakıt rezervleri bakımından zayıf olan ülkelerin de buna destek verdiği aşikâr.

Bunun yanında niyet edilen katkı beyanlarının güncellenmesi ve azaltım, uyum ve finans konularındaki ilerlemeleri içeren küresel bazda ilk durum değerlendirmesi raporunun (Global Stocktake) 2023’te yayımlanması ve bundan sonra da her 5 yılda bir gözden geçirmelerin yapılması alınan kararlar arasında yer aldı.

Azaltım noktasında da sıcaklık artışının +1,50C ile sınırlı tutulmasını temin etmek için emisyon açığının bu 10 yıllık dönemde kapatılmasına yönelik eylemlerin güçlendirilmesi gerektiği vurgulandı. Şu ana kadar 193 taraf küresel sıcaklık artışının +20C altında, hatta +1,50C için hedefler koydu. COP26 öncesi yazılan senaryolar ve BM Çevre Programı (UNEP) tarafından yayımlanan “2021 Emisyon Açığı” Raporuna göre yüzyılın sonunda küresel sıcaklık artışının en az +2,70C değerine ulaşacağı öngörülüyordu. COP26 sırasında yapılan yeni taahhütler ve atılan adımlar sonucu bu değerin 1,80C ila 2,40C arasında bir noktada olacağı öngörülüyor. Güvenli liman olarak görülen +1,50C değerine oldukça uzak görünen bu değerler dolayısıyla tarafların, katkı beyanlarını 2022 sonuna kadar gözden geçirerek +1,50C hedefi ile uyumlu hale getirmeleri karar metninde yer buldu.

Finans konusu yine her zaman olduğu gibi temel hususlardan birisi idi. Emisyonların azaltılması için alternatif temiz enerji yatırımları, temiz üretim faaliyetleri, sıfır emisyonlu araçlara geçiş, binalar ile kayıp ve hasarların önlenerek uyum sağlanması gibi tüm faaliyetlerde ana unsur hiç kuşkusuz finansman. Bununla birlikte işin bir de 2009 yılında verilen ve gelişmekte olan ülkeler ile düşük gelirli ülkeler ve ada devletlerinin iklim değişikliği ile mücadelesine katkı sunmak üzere verilmesi taahhüt edilen 100 milyar dolar yine masadaki yerini aldı, ancak bu noktada bir ilerleme sağlanamayarak özellikle ada devletleri ve az gelişmiş ülkelerde bir tür sukutuhayal oluşturmuş olsa da burada uyum için öngörülen payın 2 katına çıkarılması en büyük kazanç oldu. Bununla birlikte tarihi sorumluluğu bulunan gelişmiş ülkelerin yıllık bazda sunmaları gereken 100 milyar dolar finans desteği kapsamında 2024 yılına kadar yeni hedeflerin belirlenmesi için bir çalışma grubu kuruldu.

Uyum önemli bir başlık olarak müzakerelerin odağında yer alan konulardandı. Bu noktada özellikle düşük gelirli devletler ile ada devletlerinin en çok üzerinde durduğu konulardan birisi olan kayıp ve hasarlar konusu da ilk kez karar metninde kendisine yer buldu. Her ne kadar beklentileri tam karşılamamış olsa da Santiago Ağının güçlendirilmesine dair karar hükmü aynen kömürde olduğu gibi ilk kez yer verilmesi hasebiyle pozitif bir gelişme olarak karşılandı.

Bütün bu temel sacayaklarının yanında önemli çıktılardan birisi de Paris Kural Kitabı olarak anılan ve Paris İklim Anlaşmasının karbon piyasalarına yönelik hususları içeren altıncı maddesinin uygulanmasına dair kılavuzun kabul edilmesi oldu. Burada kural kitabında yer alan ve daha önce uzlaşı sağlanamayan piyasa mekanizmaları ve piyasa dışı mekanizmalar, ulusal katkı beyanlarının ortak zaman çerçevesi, raporlama tablo formatları gibi hususlarda mutabakat sağlanması önemli bir gelişme olarak kayıtlara geçti.

Çok sayıda deklarasyon yayımlandı

Taraflar konferansları tüm devletleri, hükümetleri, ilgili iş dünyası, finans dünyası, STK ve akademik camia ile birlikte bilim insanlarını da tek çatı altında toplayan, onların kolaylıkla irtibata geçmesine imkan sunan yapılardır. Buralarda ikili görüşmeler dışında kimi zaman çeşitli ülkelerin, hükümetlerin veya çok uluslu şirketlerin de yer aldığı çeşitli gruplar arasında koalisyonlar kurularak bazı konularda mutabakatlar sağlanmak suretiyle ortak deklarasyonlar yayımlanıyor. COP26’da da bazılarına ülkemizin de taraf olduğu çok sayıda deklarasyona şahit olduk. 

Ana karar metninde son dakika önerisi olarak değişiklik getirilen kömürden kademeli olarak çıkış konusu “2030 yılına kadar kömürden kademeli çıkış” adı altındaki bir deklarasyonda kendisine yer buldu. Ancak en çok kömür kullanan ABD, Çin, Avustralya gibi ülkeler burada yer almadı.

Diğer önemli bir deklarasyon ise yutak alanların korunmasına yönelik oldu. Dünya ormanlarının %90’ını temsil eden ve aralarında son 5 yıllık süreçteki ağaçlandırma faaliyetleri baz alındığında Avrupa lideri unvanıyla Türkiye’nin de olduğu 130’dan fazla ülke 2030 yılına kadar ormansızlaşmanın durdurulması taahhüdünde bulundu.

Önemli emisyon kaynaklarından birisi olan ulaşım sektörünün karbonsuzlaşmasına yönelik olarak küresel bazda en geç 2040 yılına kadar otomobil ve minibüs kategorisindeki yeni araçların sıfır emisyonlu olması yönünde mutabakat sağlandı. 2023 yılında sıfır emisyonlu TOGG’u yollara sürmeyi hedefleyen, keza bisikletli ulaşıma yönelik yasal ve teknik altyapı çalışmalarını oldukça iyi bir noktaya taşıyan ülkemiz bu potansiyelini değerlendirmek üzere deklarasyona taraf olan sayılı ülkelerden biri oldu.

Küresel emisyonların yaklaşık olarak %5’ini temsil eden sağlık sektörünün de karbondan arındırılması gayesiyle 46 ülkenin yer aldığı bir taahhüdün imzalanması da önemli sonuçlar arasında.

BM Çevre Programı (UNEP) ile İklim ve Temiz Hava Koalisyonu (CCAC) iş birliği ile hazırlanan 2021 Küresel Metan Değerlendirme Raporuna göre sıcaklık artışını +1,50C ile sınırlamaya destek olmak için karbondioksite kıyasla küresel ısınma etkisi 84 kata kadar çıkan metan emisyonlarının 2030 yılına kadar 2020 yılı değerlerine kıyasla %30 azaltılması taahhüdü (Methane Pledge) yine öne çıkan bir hadise oldu.

Paris İklim Anlaşmasının hedeflerini karşılamak üzere aralarında Türkiye’nin de (çelik ve karayolu ulaşımı başlıkları altında) yer aldığı 40’tan fazla ülkenin girişimiyle enerji, ulaştırma, hidrojen ve çelik sektörlerinde düşük emisyonlu, temiz ve iklim uyumlu 2030 hedeflerini içeren “Dünya Liderler Zirvesi Girişim Gündem Bildirisi” yayımlandı.

Katılımcı ve yapıcı rol üstlendik

Türkiye, Paris İklim Anlaşmasına taraf olma sürecini tamamlaması sebebiyle müzakerelere etkin olarak katılım sağladı. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, Hazine ve Maliye Bakanlığı, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, Tarım ve Orman Bakanlığı, Ticaret Bakanlığı ve Çevre Komisyonundan 18 milletvekili ile özel sektör, akademi ve sivil toplum kuruluşları ile birlikte COP26’ya ülkemizden 624 kişilik ekip ile katılım sağlandı.

2 hafta süren toplantılarda ülkemiz pavilyon alanında da 40 yan etkinlik ile 25 ikili görüşme gerçekleştirirken genel kurul salonlarında 200’e yakın müzakere toplantısında aktif olarak yer aldı. Türkiye delegasyonu, kapanış konuşmasında 2022 yılında 2030 ve 2053 yol haritasının belirlenmesi için tüm paydaşların katılımıyla iklim şurasının düzenleneceğini ifade etti. Yine ülkemiz bölgesel lider olma konusunda kararlılığını dile getirdi. Ayrıca 2040 yılına kadar elektrikli araçlara geçiş, 2030 yılına kadar ormansızlaşmanın durdurulması gibi deklarasyonlar ile Dünya Liderler Zirvesi Girişimi Gündem Bildirisine taraf olarak yeşil dönüşüm vizyonunu perçinledi.

Sadece bir COP ile çözüm beklenmemeli

Müzakereler çok uzun soluklu birer mücadele niteliğinde. İklim konusu 50 yılı aşkın süredir dünya gündeminde. Bu zaman diliminde birçok yeniliğe imza atılırken emisyonların da katlandığına şahit olduk. Bu durum hiç kuşkusuz bir yandan samimiyeti bir yandan da “Acaba olmasaydı daha mı kötüye giderdik?” sorularını akla getiriyor.

Ancak küresel bir meseleden bahsediyoruz. Her ne kadar büyük umutlar beslense de COP26’dan esas itibarı ile net bir çözüm beklemek çok da kolay değil. Genellikle kararlarda konsensüs gerekiyor. Hatırlayacaksınız, karar metninin açıklanmasına dakikalar kala özellikle de “kömürden çıkış” olarak bilinen tabirin son anda dünyanın en büyük sera gazı salıcılarından Hindistan tarafından (ABD, Çin, Avustralya gibi ülkelerin desteğiyle) daha da esnetilerek -ki çoğunlukla bu hareket sulandırma olarak yorumlandı- “kömürü azaltma” olarak değiştirilmesi konferansa damga vurmuştu.

Dolayısı ile bu toplantılarda her bir kelimenin dahi üzerinde ehemmiyetle durulmakta ve uzun müzakerelere konu olabilmektedir. Bu gerçeği burada da bir kez daha görmüş olduk.

Ancak çözüm için iş birliği ve samimiyet şart. COVID-19 bunu bizlere gösterdi. Bu sınavda dünya bir bütün olarak hareket etme noktasında sınıfta kaldı. Aksine bir yarış içerisine girdi. Kimi bölgelerde nüfusun katbekat üstünde aşı vb. imkanlar varken düşük gelirli ve nüfusun büyük çoğunluğuna sahip alanlarda tedavi imkanlarına erişim oldukça sınırlı kaldı. Aynı durum şimdi de daha büyük ve kalıcı hasarlar bırakacak iklim değişikliğinde de yaşanıyor. O yüzden kimseyi geride bırakmayacak adil bir dönüşüm talebi sürekli dile getiriliyor. Temel düşüncenin “ortak hareket etmek” iken diğerini “saf dışı bırakmak” olarak karşımıza çıktığını görüyoruz.

Her zorluğa rağmen COP26’dan güzel haberler de çıktı. Şimdi sırada yakın coğrafyamızda yapılacak COP’lar var. Önümüzdeki yıl yapılacak COP27 Afrika kıtası adına Mısır’da, 2023 yılındaki Taraflar Konferansı COP28 ise Asya kıtası adına Birleşik Arap Emirlikleri ev sahipliğinde yapılacak. COP27’nin ana teması uyum olurken COP28 ise Paris İklim Anlaşmasının uzun dönemli hedeflerine yönelik gelişmeleri ele alacak ilk küresel durum değerlendirmesinin (Global Stocktake) yapılacağı taraflar konferansı olacak. Bu konferansların tartışma ve umutlara gebe olacakları şimdiden su götürmez bir gerçek olarak karşımızda duruyor.

Biz kendi dersimizi şimdiden büyük bir ciddiyetle çalışıyoruz. Zira hedefimiz büyük. Zamanımız ise her geçen dün daralıyor. Sağlam temellere dayalı bir yol haritasına ihtiyacımız var. Bunun için ilk olarak teşkilatımızı güçlendiriyoruz. Önümüzdeki yıl da iş dünyasından finansa, akademik camiadan STK’lara kadar ilgili tüm tarafların katılım sağlayacağı iklim şurasını düzenleyeceğiz. Yüce meclisin iradesi ile çıkarılacak iklim kanunu ile de bunu taçlandıracağız. Yeşil kalkınma vizyonu temelinde hareket ederek milletimize ve doğamıza karbondan ari bir Türkiye bırakma hedefine doğru emin adımlarla ve toplumun her katmanının desteğiyle ilerleyeceğiz.

Sayfa Yükleniyor...