İlişkili Haberler

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 23. Muhtarlar Toplantısı'nda muhtarlara seslendi.

Erdoğan, şu ifadeleri kullandı:

Dün ayağındaki çarığı, altındaki şalvarı, belindeki kuşağı, üstündeki yeleği, başındaki kasketi yüzünden Aşık Veysel'i Ankara'ya sokmayan kafayla, muhtarla benim resmimi milleti aşağılamak için kapağa basan kafa aynı kafadır.

Bunların demokratlığı, milletsiz demokratlıktır. Şu millet olmasa, Türkiye'yi ne güzel idare ederiz, diyorlar. Türkiye'nin son 13 yılında, iyisiyle, kötüsüyle, günahıyla, sevabıyla ülkeyi yönetme sorumluğunu üstlendik, yaptıklarımız ortada. Maalesef ülkemizde şöyle bir muhalefet anlayışı var, biz rahat koltuklarımızda oturalım. Parti içi dedikodularla uğraşalım, biraz polemik yapalım, Cumhurbaşkanına, hükümete sövelim, hakaret edelim, böylece siyaset yapmış olalım. Peki bu şekilde iktidara gelebilmek mümkün mü? Elbette değil. Onun için de şöyle bir formülleri var, biz yine koltuklarımızda rahat oturalım, Cumhurbaşkanı, iktidar partisi bir yanlış yapsın, halkın gözünden düşsün ya da dışarıdan bir güç gelsin, üst akıl diyorum ya ben, o bir talimat versin, bunları devirsin, ahali de bizi iktidara getirsin. Mantık bu. Hatta daha üzüntü verici olanı, cinsi sapıklara dahi bel bağlamış durumdalar.

KILIÇDAROĞLU'NUN SÖZLERİ

Bakınız, anamuhalefet partisinin genel başkanı çıkıyor, dün bir konuşma yapıyor, ben tabii bu konuşmayı onun şahsına değil, onun şahsında başında bulunduğu partinin mensubu hanımefendilere ve o partinin mensuplarına ve milletime bu çağrıyı yapıyorum. 'Karaman'dan sonra Türkiye'nin dört bir yanında olaylar patladı' diyor, 'bunlar sabah, akşam Müslümanlık'tan, dinden, imandan bahsediyorlardı' diyor. Önce istiklal şairimizin ifadesiyle dinime küfreden Müslüman olsa bari. Bu bir, geçiyorum şimdi aşağıya, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanımız olan hanımefendiye tekrar etmeye terbiyemin el vermeyeceği galiz ifadelerle saldırıyor.

Dün, baktım televizyon haberlerinde bu sözler biplenerek, yani sansürlenerek veriliyor. Bakan hanım hakkında çok çok çirkin ifadeler kullanıyor. Anamuhalefetin, üzerinden siyaset yapmaya çalıştığı cinsi sapık, şu an cezaevinde ve yaptıklarının hesabını adalete veriyor. Peki bu siyasi sapıkları ne yapacağız?

"PARTİSİNİN YÜZ KARASI"

İnanın bana, bu zat için söylenen her söz, israftır, fuzulidir, tıpkı kendisi gibi gereksizdir ve bu kişi başında bulunduğu partinin de yüz karasıdır. İşte bir kasetle bu partinin başına gelmedi mi? Geldi. Bu kaset olayı olmasa zaten bu partinin başına gelecek bunun ne mecali vardı, ne hali vardı. Bunda yalan, her türlüsü var, takiyye her türlüsü var ve kendi genel başkanının yanından ayrılıyor, 'aday mısınız' diye sorduklarında, 'hayır, değilim' diyor ama ertesi gün aday oluyor. Bunlardan siyasetçi olmaz. Siyasetçi önce, dürüst olacak.

Benim milletim siyasette de dürüst olana, adam gibi adam olana prim verir, bunu böyle bilmek gerekir. Milletimiz, böyle bir zihniyete itibar gösterir. Bunlara, benim milletim ülkeyi teslim eder mi? Etmedi.

Öyle ya, iktidar sorumluluğunu üstlenirsen, ekonomiyle ilgileneceksin, dış politikayla ilgileneceksin, terörle ilgileneceksin, bölgedeki krizlerle ilgileneceksin, sağlıkla ilgileneceksin, eğitimle ilgileneceksin, garip gureba ile ilgileneceksin, fakir fukarayla ilgileneceksin, velhasıl iş çok. Bu kadar sorumluluk, bu kadar yük bizim muhalefeti bozar. Çünkü onlar sadece konuşmaya, sadece lafla peynir gemisi yürütmeye alışkanlar. Hakikatlerle yüzleşmek hiçbirinin işine gelmez.

7 Haziran seçimlerinin sonrasında yaşananları gördünüz. Normal şartlarda siyasi parti dediğin tek başına iktidar olmak, bunu başaramıyorsa da iktidarın bir parçası olmak ister, bunun için çalışır. Bizdeki muhalefet partileri ise fellik fellik iktidar sorumluğundan kaçmanın yollarını aradılar. Milletimiz de 'madem halinizden memnunsunuz, öyle ise aynı şekilde devam edin' deyip, 1 Kasım'da tercihi tek başına iktidardan yana kullandı.

"KİMSE BAŞKA MİLLETTENİM DEMEZ"

Kimse, 'Ben başka bir millettenim' demez. 'Ben Türk'üm ama tek milletimiz var, nedir o Türk milleti. Ben Kürt'üm ama Türk milletindenim.' Bunu der. 'Boşnak'ım ama Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım', bunu diyecek.

Karşımızdaki mesele basit bir terörle mücadele, basit bir bölgesel kriz meselesi değildir. Bu mesele, coğrafyamızdaki varlığımız bakımından bin yıllık bir mücadelenin son ve kritik aşamasıdır. Aynı şekilde bu mücadele 100 yıl önce başlatılan bir projenin yeniden canlandırılması girişimidir. Yine bu mesele Birinci Dünya Savaşı'nın ardından temelleri atılan, İkinci Dünya Savaşı'nda sonra da nihai şekli verilen modern dünya düzeninin restorasyonu ve tahkimi çabasıdır.

BM'NİN DAİMİ ÜYELERİ

'Dünya 5'ten büyüktür' diyorum. Bunun için uluslararası kurumların hakkaniyet ölçüsü içerisinde yeniden yapılandırılmasını talep ediyoruz. Şu Birleşmiş Milletler'de 196 ülke var ama hepsinin kaderi 5 ülkenin ağzında. O 5 ülkeden bir tanesi 'Hayır' diyorsa siz oradan karar çıkartamazsınız. Böyle adalet olur mu? Bu 5 tane daimi ülke, hepsi de bunların Hristiyan, içlerinde bir tane Müslüman ülke yok. Böyle adalet olur mu? Hani dünyada inanç özgürlüğü Her inancın temsil edildiği bir Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi yok ki ortada. Olaya kıtalar olarak bakıyorsunuz, kıtalar olarak sadece Avrupa var, sadece Asya var, bir de Amerika var. Üç kıta, diğerleri yok. Orada Budistler de temsil edilmiyor veya şunu diyebilirler 'Çin'in içerisinde belki vardır.' Böyle de bir durum var. Böyle adil olmayan bir dünyadan biz nasıl bir karar bekleyeceğiz.

Her ülke hem kıtaları temsil etmeli hem inançları temsil etmeli. Şu anda dünyada 1 milyar 700 milyon Müslüman var ama Müslümanların Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinde bir tane temsilcisi yok, nasıl adalet bu Şimdi bunu söyledi diye Tayyip Erdoğan diktatör oluyor, bunu söyledi diye özgürlüklerin karşısında oluyor. Ben bunu her zaman söylemeye devam edeceğim, birileri söylemese bile. 'Ülkemizdeki yazılı ve görsel medya şöyle der, böyle der', ne derse desin, hak bildiğimizi söylemeye devam edeceğiz. 7 milyarlık dünya nüfusu bu adaletsizliği, bu haksızlığı, bu zulmü, bu dengesizliği kaldıramaz.

"LAHEY'DE YARGILANMALI"

Suriye'de konvansiyonel silahlarla ölenlerin sayısı 500 bin. Kullanılan silah ne olursa olsun eğer sonucu ölümse, benim için ha kimyasal olmuş ha konvansiyonel olmuş, ne fark eder? Bu zalimi, bizim Lahey Adalet Divanı'na sevk etmemiz gerekmez mi? Bunun oraya sevk edilmesi gerekir, neyse bedelini ödesin. Bu adam, elini kolunu sallaya sallaya dünyada dolaşıyor. Tabii gittiği yer sadece Rusya o ayrı mesele ama temsilcileri falan filan Birleşmiş Milletlere kadar bile gelebiliyor. Hala oralarda bunlar dinleniyor. Bunların neyini dinliyorsunuz, ortada bir vaka var.

"RUSYA'NIN DERDİ BAŞKA"

Eğer Azerbaycan ile Ermenistan arasında taraf aranacaksa burada en önemli taraf Rusya'dır. Rusya taraf olmayı sever. Rusya, Ukrayna'da da, Gürcistan'da da taraf olmuştur, şimdi Suriye'de de taraf olmuştur. Bunları görmemiz lazım. 'Suriye beni çağırdı onun için ben Suriye'ye gittim' deniyor. Kimseyi aldatamazsın, sen her yere gitmeye mecbur değilsin. Orada insanlar öldürülüyor. Sen orada zalimin yanında niye yer alıyorsun, mazlumun yanında yer al. Niye gidiyorsun, girme. Bu kadar aramız iyiydi, samimiydik, seninle bunları hep konuştuk. Benimle başka şeyler konuştun. Peki arkadan niçin bunları böyle yaptın? Dert başka. Dert Akdeniz'de otorite kurmak. Deniz üssünü kurmuştu, bir de hava üssü oluşturmak suretiyle farklı bir yapıyı orada gündeme getirmek.

"ORALARDAKİ ACI BİZİM DE YÜREĞİMİZİ YAKAR"

Türkmen Dağlarını Rus uçakları vuruyor, rejim uçakları vuruyor. Çünkü maksat kimyasal silah değil, bu silahları kullananlarla mücadele hiç değil. Şu anda bölgeye müdahil olan tüm ülkeler Suriye ve Irak'ta kendi ajandalarını, kendi oyun planlarını hayata geçirmenin derdindeler. Ne Iraklıların ne Suriyelilerin yaşadığı insani dramlar bunların umurunda değil.

Türkiye olarak bizim durumumuz çok farklı. Bizim bu insanlarla bin yıllık kardeşliğimiz, dostluğumuz, akrabalığımız var. Oralarda yaşanan her acı bizim de yüreğimizi yakar. Oralarda yanan her ateşin koru, bize de değer. Oralarda yakılan her ağıt bizim de gözlerimizi yaşartır. Birbirimizle işte böyle yakınız, böylesine iç içe geçmiş durumdayız. Tıpkı Balkanlar, Kafkaslar ve Kırım gibi. Oraları kendimizden ayrı göremeyiz, görmüyoruz.

Bu bilinçle biz, ülkemize gelen sığınmacılara, 'misafirlerimiz' diyoruz. Ana muhalefetin başındaki zat ise onları 'bela' diye tarif ediyor. Aramızdaki fark işte bu. Kim hangi yoldan giderse gitsin biz inancımızın, tarihimizin, kültürümüzün, ecdadımızın, ahlakımızın, vicdanımızın bize gösterdiği istikamette yürümeye devam edeceğiz.

"BİNALAR UZAKTAN YIKILABİLİR"

Biz sivil vatandaşlarımızın zarar görmemesi konusunda hassasiyet gösterdiğimiz için bu derece büyük sorunla karşılaşıyoruz. Ancak güvenlik kuvvetlerimizin de can güvenliklerini düşünmek, onların hayatlarına da aynı ihtimamı göstermek mecburiyetindeyiz. Gerekiyorsa operasyon yürütülen yerlerin tamamen boşaltılması ve zaten artık kullanılamayacak hale gelmiş olan binaların uzaktan yıkılması yoluna gidilebilir.

Bizim önce buralarda altyapıyı A'dan Z'ye yapmamız lazım. Yani biz buralarda, 'kentsel dönüşüm, değişim' diyoruz ya, bunu gerçekleştirerek buraları yeniden inşa etmemiz lazım.

Bölgede yapılan bu kentsel dönüşüm, değişim de oradaki mülk sahiplerine yönelik yapılacak işlerdir. Bu mülk sahipleri bunun karşılığında ne yapacaklar Onlar da burada aynı şekilde yerlerini alacaklar. Ama bu mülk sahibi olmayanlara yönelik değil. Mülk sahibi olmayanlar ise nasıl bundan önce orada kirada yaşıyorlarsa yine onlar kirada yaşamaya devam edecekler. Bu süreç içerisinde onlara ne yapılıyor? Kira yardımı yapılıyor. Ne tarafından? Devletimiz tarafından. Olay budur.
Adil olmak bir devletin şanındandır, şerefindendir. Bizim devletimiz de hükümetimiz de bu hassasiyet içerisinde bu adımı atıyor. Hiçbir polisimizin, askerimizin değil canını, serçe parmağını dahi oradaki beton ve demir yığınlarına değişmeyiz. Çünkü son zamanlarda çoğunlukla bu sebepten şehit verdiğimizi görüyoruz.

"KENDİ PAÇAVRALARINI ANCAK KEFENLERİ OLARAK KULLANIRLAR"

Milletimizin birliğini, beraberliğini hedef alarak bizi köşeye sıkıştıracaklarını sananlar, üzerine bastıkları toprağın bir de altına baksınlar. Orada aynı niyetle yola çıkmış ama her defasında hüsrana uğramış kendileri gibi nice gafiller göreceklerdir. Bayrağımız rengini şehitlerimizin kanından alıyor. Kendi paçavralarını bayrağımızın yerine dikmeyi düşünenler, onları ancak kefenleri olarak kullanabilirler.