TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu'nun raporu için "Pandora’nın Kutusu" nitelendirmesi yapan Komisyon Başkanı Nimet Baş, NTV canlı yayınında soruları yanıtladı.

Nimet Baş, "Türkiye'nin karanlık olaylarla yüzleşme yapabilmesi için daha kapsamlı, daha geniş yetkilerle, daha uzun sürede ve bir takım barikatlarla karşılaşmadan ilerleyebileceği yeni bir komisyonun kurulması lazım" diye konuştu.

TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu Başkanı Baş'ın yanıtları şöyle:

Sunumu yazarken neler düşündünüz?
Meclis araştırma komisyonları raporlarını sunarken çok kısa bir sunuş hazırlar başkanlar. Genellikle raporun içeriğini ve çalışmasına ilişkin yöntemleri usulleri anlatan bir sunum olur. Elbette Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk kez kurulan bu komisyon diğerlerinden biraz daha farklıydı. Tarihe not düşmeK adına ve yaşanan ortak acıları topluma ve meclisimize aktarmak adına biraz daha farklı bir dil kullanılması gerektiğini düşündüm ve sunuş konuşmamı ve bölümünü özellikle bu hissiyata ayırdım.

"Pandora'nın kutusu açıldı"dan kastınız nedir?
Öncelikle bütün kamuoyunun çok yüksek düzeyde komisyonumuzdan beklentileri vardı. Biz de bu kısa çalışma süresi içinde bizden beklenen çalışmayı tamamlamaya çalıştık. Ama girdiğimiz birçok konunun açtığımız birçok kapının ardında görülmesi gereken irdelenmesi gereken başka hususlar da vardı. Bu hususlar da biraz karanlık tarihimizi anlatıyordu bize. Bu nedenle aslında bir kapının aralandığını ve demokrasi yolunda bu açılan ışıklı yolda daha fazla yürünmeli, daha hızlı adımlar atılması anlamındaydı.

"Türkiye'nin karanlık tarihi özel harp dairesidir" biçiminde bir saptama var. Hala bir şeylerin devam ettiğine dair bir izlenim de sezinleniyor...
En çok odaklanmamız gereken hususlardan birisiydi. Ama 4 aylık çalışma süresi olan bir komisyonun özellikle belli bağlantıların, tanıkların, belgelerin ortaya çıkarılması anlamında çok güçlük arz eden 'Derin Devlet' veya 'Gladyo', 'Özel Harp Dairesi', 'Seferberlik Tetkik Kurulu' her neyse çünkü çeşitli dönemlerde çeşitli isimler kullandığı için biz raporda hepsini bir arada andık. Dolayısıyla toplumun bu manada çok daha fazla merak ettiği hususlar var. Karanlık olaylar var Maraş var, Taksim var, Sivas, Başbağlar gibi. Aydınlatılmasını istediği siyasi suikastlar var. Bunların hepsi adım adım ülkeyi darbeye ve darbe şartlarına götürmüştür. Aynı zamanda OHAL ve sıkıyönetim uygulamaları da bunun bir parçası olmuştur. Bu cinayetler ve karanlık olaylar gerekçe gösterilerek bir takım düzenlemeler yapılmıştır. Dolayısıyla Türkiye'nin en önemli meselelerinden birisi de bu şekilde bir yapılanma varlığı söz konusuysa eğer tüm NATO üyesi ülkelerde benzeri kurumların olduğunu düşünürsek Türkiye'de de eğer bir uzantısı varsa bu konuyla Türkiye hesaplaşmamış durumdadır. Bu yüzleşmeyi yapabilmesi için daha kapsamlı bir araştırma komisyonu kurulması ve daha geniş yetkilerle daha uzun sürede ve bir takım barikatlarla karşılaşmadan ilerleyebileceği bir komisyonun kurulması lazım. Biz bir takım belgelere bulgulara ulaştık ama bu bizim bütün dinlediğimiz dönemin genelkurmay başkanlarına, başbakanlarına, cumhurbaşkanlarına, emniyet müdürlüğü yapmış eski içişleri bakanımıza da sorduk ama her birinden aldığımız cevap böyle bir yapının hiçbir şekilde haberdar olmadıklarını söyleseler de buna ilişkin bir takım değerlendirmeler yaptılar. Bu çözümlenmesi gereken bir husus.

Akla devlet sırrı duvarı geliyor. Devlet sırrı bir ülkenin parlamenterinden saklanır mı?
Doğrusu yasamanın fonksiyonel olabilmesi için her şeyden önce denetim görevini daha aktif icra etmesi gerekir. Demokratik denetim yollarını nasıl açacak diyorsanız her şeyden önce sivil demokratik bir anayasa yapmak o çerçevede Meclis'in çalışmalarını iç tüzük çerçevesinde yeniden düzenlemek gerekir. Elimizde anayasayla ve mevcut iç tüzükle parlamentonun denetim rolünü tam olarak karşıladığını söyleyemeyiz. Herhangi bir devlet dairesinde bir memurun üzerinde gizli mührü bastığı her evrak gizli hale geliyor. Oysaki bunların bir çoğu kozmik bir bilgiye sahip değil. Devlet sırrı ve ticari sır gibi kavramların sınırlarını çizecek yasal düzenlemedeki muğlaklığın giderilmesi ve gerçek anlamına uygun şekilde tanımlanmasını istedik. Bu tür bir düzenleme yapıldıktan sonra zaten bunlarla ilgili Meclis çatısı altında yapılacak bir araştırmada aşılması gereken bir durum olarak görülürse eğer bundan sonra yapılan çalışmalarda daha aydınlatıcı bilgilere ulaşılabilir diye düşünüyorum.

Öneriler bölümü var. Bunun içinde 12 Eylül kanunlarının yönetmeliklerinin ayıklanması veya düzenlenmesi de var. Bu konu ne kadar gerçekleşebilir bir öneri paketi?
Biz bu darbe döneminde çıkartılan mevzuatı inceleyelim ve ülkemizde bu vesayetçi yapıyı kurgulayan maddelerin değiştirilmesini kanun teklifleri verilmesi suretiyle önerelim istedik. Fakat 12 Eylül’e geldiğimiz zaman demokratik seçimlerin yapıldığı 83 yılına kadar 600 küsur adet temel kanunun değiştiğini düşünürseniz inanılmaz derecede bir mevzuatın ayıklanması gerekiyordu. Buna yoğunlaşmamız durumunda kendi raporumuzdan da çok kopabilirdik. Bu nedenle mevzuat taramasının yapılarak değiştirilmesini önerdik. Anayasa kabul edildiği günden bugüne kadar üçte biri yaklaşık değiştirilmiş durumunda zaten. Kimisi referandumla kimisi Meclis çatısı altında sağlanmış olan uzlaşmayla. Bu anayasaya bağlı olarak çıkartılmış sayısı kanunda var. Çoğu temizlendi açıkçası. 2002’den bu yana demokratikleşme yolunda çok önemli adımlar atıldı. Ama tamamının ayıklanması ve temizlenmesi gerekiyor. Bu yapılmadığı taktirde belli yerlerde belli maddeler tutulduğu sürece darbeye ve darbeci zihniyete her zaman hukuki gerekçe oluşturacak bir takım düzenlemeler mevcut olacaktır. Zaten onlar da ilerde kendilerini korumak ve kollamak adına ne kadar milleti korumak ve kollamak adına hareket edildiği söylense de kendilerini korumak ve kollamak adına anayasanın geçici 15. maddesinde olduğu gibi ilerde kendilerinin yargılanmasının önünü de kapatmışlardır. Daha sonra yapacakları işlere karşı da iç hizmet kanunun 35. maddesini gerekçe göstermişlerdir. Bir daha bunlara yol açmamak adına veya bu tür kanuni gerekçeleri kullanmalarını engellemek adına bu değişikliklerin yapılması gerekiyor.

Süleyman Demirel, "Tahkikat komisyonu olmasın" dedi. Neden böyle bir şey söylemek gereği duydu sizce?
Olmasın derken ben bunu iyi niyetli bir dilek olarak alıyorum. Biz bir soruşturma komisyonu gibi davranmayı bırakın Meclis çatısı altında hukukun bize tanıdığı yetkiler çerçevesi içinde görevimizi ifa etmeye çalıştık. Herkese de bilgilerine başvurmak istediğimizi söyledik. Bilgi verene herkese teşekkür ettik. Dolayısıyla biz görevimizi yaparken yargısal bir yetki kullanmadığımız gibi bu yetkinin kullanımı anlamına gelecek her türlü tutum ve davranıştan da kaçındık. Dolayısıyla böyle bir suçlamayı hak edecek bir tutum içinde olmadığımız gibi ben sayın Demirel’in sözlerini bir temenni olarak algıladım. Her iki konuda da yargıda gerçek anlamda bir tahkikat var. İstediğini çağırabilir ve gitmek zorundadır çağırdığı. Bir belgeyi istediği zaman devletin tüm kurumları vermek zorundadır. Biz böyle davranmadık.

Deniz Baykal’ın tutumu hakkında ne düşünüyorsunuz?
Ben o zaman gereken açıklamaları yaptım üzerinde durmaya değer bir konu olarak görmüyorum.

Sayın Sırrı Süreyya Önder’in işkencecisiyle yüzleşmesi konusu var ne düşündünüz o anlarda?
Hem Sırrı Süreyya Önder hem Atilla Kaya Bey'in, Mamak Cezaevi Müdürü'yle karşılaşma anı hem de milletvekilimiz Harun Karaca AK Parti İstanbul milletvekilinin kendisine işkence yapan polis şefiyle karşılaşma anı ve bunları anlattıkları an gerçekten çok etkileyiciydi. Her şeyden önce yaşanan bu acıların ortak olduğunu, hangi dünya görüşüne sahip olursanız olun devletin bir şekilde sizi tehdit ve tehlike algısı içine aldığı anda size neler yapabileceğini, insanlık dışı muamelenin hedefinin aslında her kesimden insanlarımız olduğunu anlamamız adına birbirimizi anlamamız ve ortak acılarımız üzerinde ortak bir düşünce üretmemize yardımcı olacak sahnelerdi. Ben her şeyden önce Mamak Cezaevi'nde o dönemde işkence gören 31 binin üzerindeki tutuklu bazıları hayatını kaybetti, Sırrı Süreyya Önder ve Atilla Kaya’nın kimliğinde o döneme acılarını yaşayan tüm mağdurlar adına bir yüzleşme olduğunu düşünüyorum. Milletvekillerimiz bir şekilde bu acılarla başa çıkmış ve bugün milletvekili sıfatıyla oradaydılar. Ama sakat kalan, evine ekmek götürmekte güçlük çeken, o acılı yılların bedelini ödemeye hala devam eden yüz binlerce vatandaşımız var. Biz onların hissiyatını yansıtmak adına bu sahneleri özellikle çok öne çıkardık ve hepsinin acısını içimizde hissettiğimizi ifade ettik. Bunlar gerçekten birer hikaye gibi anlatılıyor ama hiçbir işkencenin, hiçbir işkencecinin fişi yok devlette ama bu ülkenin vatandaşlarının hepsinin fişi var. Solcu olduğu için, komünist olduğu için, milliyetçi olduğu için, dindar olduğu için devletin kendi tehdit ve tehlike algısına girdiğiniz zaman size neler yapabileceğini hayatınızla bazen bedel ödeyerek ortaya koyan bu anlayışı topyekun millet iradesinin temsil edildiğini Meclis çatısı altında duygudaşlık taşıyarak reddetme başarısını gösterdik diye düşünüyorum.