Başbakan Ahmet Davutoğlu, akademisyenlerin bildirisine ilişkin, "Bildiride hiçbir terör örgütü yok. Bildiride ülke güllük gülistanlık iken ve barış içinde birileri çaba gösterirken, ceberrut devletin gelip baskı yaptığı bir resim çiziliyor. Şimdi vicdanlara soruyorum, bilimin esası olan akıllarına soruyorum: Bir resim çekseler acaba Sur'da, Silopi'de, Cizre'de tablo bu mu " dedi.

Davutoğlu, Dolmabahçe'deki Başbakanlık Ofisi'nde Yükseköğretim Kurulu (YÖK) üyeleriyle yemekte bir araya geldi.

Tarihi içeriğe dönüp kendi zihniyetinin tarihi idrakini oluşturmamış bir kişinin "aydın
olma" iddiası bulunamayacağını, mekan idrakini şekillendirmemiş birisinin siyasal, ekonomik ya da sosyal bir reform iddiası içinde olamayacağını, insana karşı sorumluğunu tanımlamamış, kendi varoluş idrakini diğer insanların idrakleriyle bütünleştirmemiş birinden adaletin, vicdanın çıkabilmesinin mümkün olmadığını ifade eden Davutoğlu, yüksek öğretimi, öğrencilerde tarih, mekan ve insan idrakini şekillendirecek bir perspektifi inşa etmek için entellektüel, zihni yolculuğa çıkmanın adı olarak görmek gerektiğini söyledi.

Başbakan Davutoğlu, bilim adamı olmanın 3 duruşla şekillendiği görüşünü dile getirerek, ilk duruşu, "yöntem olarak olgulara, olgusal gerçekliğe bakıştaki tutarlılık"
şeklinde açıkladı.

Gerçek bir bilim adamının zihninde daha önce oluşmuş ön yargılardan bağımsız olarak vakayı anlamaya, gerçeğe nüfuz etmeye, gerçeğin denklemlerini çözmeye çalıştığını vurgulayan Davutoğlu, "Spekülasyonla, ideolojilerle, ideolojik yaklaşımlarla bakmaz. Ne olduğunu anlamaya çalışır. Anlamaya çalışanın mutlaka bir duruşunun, duruşu olanın da anlamaya çalışma perspektifi olması gerekir" dedi.

Davutoğlu, bildiği dillerin "durmak" ve "anlamak" kelimeleri arasında doğrudan bir irtibat olduğuna değinerek, İngilizce, Almanca, Arapça'yı örnek verdi.

Düşünmek için bir duruş sahibi olmak, bir yerde durmak, bir tarihe, bir mekana ait olmak gerektiğini kaydeden Davutoğlu, "Eğer bilim adamları gerçeklikleri saptırırlarsa, gerçekliğin dışındaki spekülasyonları, ideolojik tabuları, o gerçekliğin yerine ikame etmeye çalışırlarsa, bilime en büyük ihaneti yaparlar, kendileriyle de dürüst olamazlar" diye konuştu.

Ahmet Davutoğlu, ikinci duruşun "fikir özgürlüğü" olduğunu belirterek, kendi fikir özgürlüğünü kutsal görüp, başkalarının fikirlerini sınırlamaya çalışanın ilkesel olarak bilim insanı olma vasfını kaybettiğini belirtti.

Fikir özgürlüğü denildiğinde, herkesin insan onurunu esas alan ve buna dönük herhangi bir olumsuz tavır belirlemeden görüşlerini dile getirmesinden bahsettiğini aktaran Davutoğlu, şöyle devam etti:

"Fikir özgürlüğü, akademik çalışma yaparken mutlak anlamda kişinin bir sürü psikolojisi, bir toplum psikolojisiyle değil tek başına gerçeği ifade edebilme kabiliyetidir. Eğer 'Ben şu ideolojik grubun mensubuyum dolayısıyla şöyle düşünmeliyim' diye başlarsa birisi, fikir özgürlüğünden bahsetmek mümkün olmaz. Bilim insanının farkı, tek başına da kalsa gerçeklikle ilgili duruşunu, pozisyonunu ifade edebilme olgunluğuna, özgünlüğüne sahip olmasıdır. Doktora tezleri toplulukla savunulmaz, tek başınıza savunursunuz ve özgün bir düşünceniz yoksa teziniz, doktora tezi olmaz. Kendi özgünlüğünü inşa edememiş kişilerin fikir hayatında bilim insanı olma vasfını kazanmaları çok zordur.

Fikir özgürlüğü önemlidir, temeldir, mutlaktır, ama fikir özgürlüğünün beraberinde getirdiği, onu tamamlayıcı yüzü ise ahlaki sorumluluktur. Toplumsal hayata, tarihe, insana, mekana karşı duyduğunuz ahlaki sorumluluk, fikir özgürlüğünü sizin zihninizde ve vicdanınızda sınırlayan yegane şeydir. Onun için her türlü fikri savunabilirsiniz ama şiddeti, nefreti, terörü, diğer insanların onurunu zedeleyecek herhangi bir düşünceyi fikir özgürlüğü çerçevesinde meşru kılamazsınız."

Davutoğlu, üçüncü duruşu "kavramsal-teorik bütünlük" diye açıklayarak, bilim insanının kavramsal dünyasında berrak olduğunu ve kavramları saptırmadığı, kavramların sonucunda ortaya çıkan teorik çerçevelere de önce kendisinin sadık kaldığını kaydetti.

Başbakan Ahmet Davutoğlu, akademisyenlerin bildirisine değinirken, şunları söyledi:

"Bu akademisyenlere, 'Meslektaşlarım' diyeceğim, tanıdıklarım var içlerinde, uluslararası alanda yurtdışında tanıdıklarım da var, birçok zeminde bir arada olduğumuz kişiler var. Onlara muhtemelen belli önyargıları da ortadan kaldırabilmek için Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı ve AK Parti Genel Başkanı olarak değil, bir meslektaşları olarak sizin huzurunuzda seslenmek istiyorum. Gelin hep beraber bu bildiriyi, bu 3 temel prensip açısından gözden geçirelim.

Yani bu bildiri, altına sayısız profesörümüzün, çok sayıda profesörümüzün imza attığı ve öğrencilere zihniyet reformu aktarmasını beklediğimiz akademisyenlerin peşi sıra çoğunun da daha sonra itiraflarıyla okumadan imza attığı bu bildirinin şöyle bir anatomisini çıkaralım tıbbi tabirle. Sonra da hep beraber başımızı iki elimizin arasına alıp nasıl bir bilim dünyasında yaşıyoruz bunu gözden geçirelim."

Olgusal gerçeklik, duruş açısından söz konusu bildiriye bakıldığında "Türkiye'de halkları katleden bir devlet var. Bir gün kafasına estiği için ve katliam yapma iradesiyle, halkları yerinden sürmek iradesiyle harekete geçmiş bir devlet mekanizması var. Karşısında da masum, buna karşı hiçbir gücü olmayan, mağdur edilmiş bir kesim var" algısı oluştuğuna işaret eden Davutoğlu, "Dikkat edin, bu kesimin adı da yok.

Olgusal olarak bakalım. Vaka böyle mi O söyledikleri, iddia ettikleri devlet, bu sene 2 seçim gerçekleştirdi. Dünyanın hiçbir yerinde bu seçimlerle ilgili tek bir şüphe uyanmadı. Türkiye'nin her köşesinde seçim yaşandı, demokratik seçimler gerçekleştirildi. Gururla ifade ediyorum, dünyanın en katılımcı, temsil gücü en yüksek parlamentosu oluştu. Muhalefetiyle, iktidarıyla bu bizim başarımız" diye konuştu.

Davutoğlu, seçimler arasında 3 terör örgütünün, Türkiye'de demokrasiye savaş ilan edercesine, birbirleriyle senkronize bir şekilde 20 Temmuz'da harekete geçtiğini anlatırken, IŞİD'in 20 Temmuz'da Suruç'ta, aynı gün PKK'nın Adıyaman'da, 2 gün sonra Ceylanpınar'da ve DHKP-C'nin de harekete geçtiğini kaydetti.

Ahmet Davutoğlu, şöyle dedi:

"Bu bildiride bunları görmüyorsunuz. Bildiride hiçbir terör örgütü yok. Bildiride ülke güllük gülistanlık iken ve barış içinde birileri çaba gösterirken, ceberrut devletin gelip baskı yaptığı bir resim çiziliyor. Şimdi vicdanlara soruyorum, bilimin esası olan akıllarına soruyorum: Bir resim çekseler acaba Sur'da, Silopi'de, Cizre'de tablo bu mu Daha dün Çınar'da 3'ü çocuk, 6 vefat var. Çocuklardan birisi Mevlüde İrem Çiftçi 5 aylık, annesiyle, babasıyla birlikte, babası polis memuru, şehit edilir. Annesi de şu anda hastanede. O lojmanın yanındaki binada da Lokman Açıkgöz, oğlu Sadık Efe 5 yaşında, Ecrin 1 yaşında, üçü de şehit edildi, öldürüldü. Bu bildiride olgusal gerçeklik olarak ne Ecrin var ne Efe var ne İrem var. Eğer bu bildiriye bakarsak, bunları da devlet öldürdü. Peki olgusal gerçeklik bu mu Ellerinizi vicdanınıza koyamıyorsanız, lütfen akıllarınızı bari böylesine dumura uğratmayın."