Başbakan Ahmet Davutoğlu, Çankaya Köşkü'nde düzenlenen kahvaltıda, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölge illerinden bazı sivil toplum kuruluşlarının temsilcileriyle bir araya geldi.

Burada bir konuşma yapan Davutoğlu, şu ifadeleri kullandı:

20 Temmuz'da, Suruç'ta yaşanan alçakça katliamla, terör saldırısı sonrasında sadece 32 vatandaşımızın yakınlarına değil hepimizin yüreğine bir ateş düşmüştü. O günden bu yana Türkiye'de şiddet sarmalını derinleştirmek isteyenlerle insan hak ve özgürlüklerini, kamu düzenini savunanlar arasında çok ciddi mücadele seyrediyor.

Biz son 13 yıl içinde tek tipleştirme ve ayrıştırma çabalarına karşı hep birleştirmeyi, farklılara saygı duyarak o farklılıklar üzerinden çatışma çıkarmadan, gönülleri birleştirmeyi hedef edindik. Çözüm Süreci'nin esas itibarıyla özünde de bu vardı, Milli Birlik, Kardeşlik Projesi'nin özünde de bu vardı, demokratikleşmenin özünde de bu vardı.

Bugün kimse, konuştuğu dil, ait coğrafya, benimsediği kültür, okuduğu şiir, terennüm ettiği türkü ya da şarkı dolayısıyla hangi dilden hangi arka plandan olması sebebiyle her hangi bir muaheze altında tutulmuyor.

7 Haziran'dan beri eş başkanların, Sayın Demirtaş'ın, Yüksekdağ'ın yaptığı her açıklama yukarıdan bir yerlerden tekzip edildi, şu denmeye çalışıldı: 'Sen siyaset oyunu oynayabilirsin ama aklı ben üretirim, senin söz söyleme hakkın yok'. Her açıklama ertesi gün Kandil'den tekzip edildi.

Şimdi önce akıllarına saygı duyanlar, vicdanlarına saygı duyan HDP'lilerin buna isyan etmesi lazım. Ha 12 Eylül rejimi partilere dönüp 'Hizaya girin' demiş, ha Kandil'den birileri HDP'ye dönüp 'Hizaya girin' demiş, aynı mantıktır, aynı zihniyettir, hiçbir farkı yok.

Mesele Kürt meselesi değil, mesele 'Kürtler için ne doğruysa sadece ben bilirim' diyen ve aynen 12 Eylül'de 'Türkler için ne doğruysa sadece ben bilirim' diyen zihniyet paralelliğidir.

Şimdi bizi, onların tabiriyle ateşkesi, çatışmasızlığı sona erdirmekle suçluyorlar bugün. Bakın, sıralamayı veriyorum. 7 Haziran seçimlerinden 3 veya 4 gün sonra açıklama yapıldı, 'Çatışmasızlık konusunda sadece biz karar veririz, kimse karar veremez silahların bırakılması konusunda.' Tarih, 9 Temmuz. Sayın Cumhurbaşkanımız bana hükümeti kurma görevini verdi. 11 Temmuz'de KCK açıklama yaptı. Onların tabirini kullanarak söylüyorum, 'ateşkes dönemi bitmiştir' diye. Daha ortada Suruç yok, daha ortada herhangi bir operasyon beklentisi ya da bunu gerektirecek şartlar yok. 15 Temmuz, ben Demirtaş ile görüşürken aynı saatlerde, bakınız dikkat çekici, aynı saatlerde KCK, 'sözde halk savaşını başlatma' talimatı verdi.

Ben görüşürken daha siyasi görüşme yapılırken, 19 Temmuz, Suruç'tan bir gün önce KCK, Cemil Bayık açıklama yaptı ve 'silahlanın ve halk savaşına hazır olun' diye. Kime karşı, kiminle savaşıyorsunuz Kim adına, hangi savaşı başlatıyorsunuz 

Mezopotamya çocuklarının, Anadolu çocuklarıyla, Rumeli çocuklarıyla, Kafkas çocuklarıyla birbirine girmesi için size kim talimat verdi Türkiye'yi Suriye ya da Irak'a benzetme yönünde nereden talimat aldınız?

Eğer toplumların ortak kader bilinci yok edilmiş ve zayıflatılmışsa, herkes kendi kaderini komşusunun kaderinden farklı düşünmeye başlamışsa, orada huzur, düzen kalmaz.

Birileri Ortadoğu halklarının kaderini ayrıştırmaya çalışıyor. Sadece 'Kürtler buraya gelsin' diyenler var. 'Sadece Türkler, sadece Araplar, sadece Farslar bir araya gelsin' diyenler var. Biz, bütün bu coğrafyada 5 asır birlikte yaşama kültürünün öncüsü olmuş bir toplumun, geleneğin devamıyız. Bizim, kültürümüzde, bizim anlayışımızda, siyaset felsefemizde, kaderleri ayrıştırmak yok ve olmayacak.

Bizim bu ortak kader bilinci yönünde attığımız adımları gören birileri, bunun yok edilmesi için bırakın bölge bazında bir bütünleşmeyi, ülkeleri böldüler, parçaladılar, şehirleri böldüler, parçaladılar, mahalleleri böldüler ve parçaladılar. En önemlisi de yürekleri, gönülleri ve kaderleri böldüler.

12 Eylül, bu kader bilincini yok etmek için tek tipleştirmeye gitti. PKK ideolojisi de dışarıdan aldıkları bu talimatlarla bu kader bilincini yok edip, Orta Doğu'nun parçalanmasına, Balkanlar'ın parçalanmasına benzer bir şekilde Anadolu'nun, Rumeli'nin parçalanması için çabalar gösterdi.

Türkiye'de kardeşliği istemeyenler, milli birliği, beraberliği, ortak kader bilincinin gelişmesini istemeyenler, provokatif eylemlerle Gezi olayında, bir çevre meselesi gibi başlayan bir olayı güya istismar ederek büyük bir toplumsal anarşiye dönüştürdüklerinde Çözüm Süreci'ne en büyük darbe vurulmuş oldu.

Hangi demokratik ülkede bir siyasi lider, Cumhurbaşkanlığına aday olmuş bir lider, 'Silahlanın ve sokaklara çıkın' diye bir çağrıda bulunabilir Bir örneği gösterilebilir mi?

Eğer barajın altında kalınsaydı 'Haksızlık yapıldı' diye bir başka şiddet sarmalına gidilecekti. Baraj aşılınca bu sefer aşırı kibir, Mesud Barzani'nin basına yansıyan ifadesiyle söylüyorum, 'aşırı kibirle' ve Ortadoğu'daki kargaşadan aldıkları cesaretle bu sefer de bir başka şiddet sarmalı çağrısında bulundular. Öyle ikili oyun ki Ankara'da demokrasi, Diyarbakır'da, Batman'da, Hakkari'de şiddet ve terör.

Eğer biz, 'ben buradayım' diye ayağa kalkan terör örgütlerine karşı, 'millet de devlet de burada' diyerek, aynı anda hem DEAŞ'a hem PKK'ya hem DHKP-C'ye şehirlerde ve Türkiye sınırları ötesinde mukabelede bulunmamış olsaydık, bu terör örgütleri birbirleriyle işbirliği halinde, perde gerisindeki şahları, vezirleriyle oynadıkları satranç oyununda bugün Türkiye'yi Kobani olaylarından çok daha ağır bir şiddet sarmalının içinde, bütün şehirlerimizde bir kargaşaya sebebiyet vereceklerdi. Biz bu oyunu gördük.

Mademki onlar 'Biz buradayız' diye ayağa kalktılar, halk, 'Devlet nerede ' dedi. Devletin burada olduğunu göstermemiz gerekiyordu, gösterdik. Çünkü devlet değildi mesele olan. Milletin de burada olmasıydı. Çünkü biliyoruz ki bu mesele, sadece bir güvenlik meselesi değildir. Eğer ona inanmış olsaydık, 2003'te devraldığımız Türkiye'nin, bütün güvenlik odaklı yasaklarını sürdürürdük.