NTV

Derelerin soykırımı

Türkiye

"Tüm Türkiye’nin şu sıralar Doğu Karadeniz’i görmesi gerek. Oradaki katliamı görmeden Türkiye’de gerçeğe dair hiçbir şey üretmemiz mümkün değil. Çünkü yaşananları henüz hiç kimse tam olarak kavramadı, yazmadı, filmi çekilmedi, ağıtı yakılmadı."

Anadolu’da neler yaşamadık ki…

Antalya’da, Karain’de, mağara devrini geçirdik. Hilar’da, Çayönü’nde ilk yerleşimleri kurduk. Çatalhöyük, dünyanın ilk büyük yerleşimiydi. Yeni insanın tanımını orada yaptık. Sokaklar kurmaya ilk defa orada başladık. İneği, koyunu evcilleştirdik. Tarım devrimini yaptık.

Karkamış’ta suyu kanallarla taşımayı akıl ettik. Tarlaları suladık. Ege’de parayı bulduk. Akdeniz’de ve İç Anadolu’da müziğin notalarını keşfettik. Mantık Çanakkale’de keşfedildi. Felsefe İzmir’de ve Aydın’da doğdu.

Anadolu, birkaç bin yılda yeni insanın doğum yeri oldu. Sayısız medeniyetin tohumu, bu topraklarda atıldı, buradan dünyaya yayıldı.

Dünyanın en destansı kurtuluş savaşlarından biri, Anadolu’da verildi.

Tüm bunların olabilmesi için, Anadolu’nun dereleri bizi bir ana şefkatiyle besledi. İçtiğimiz suyu verdi, bahçelerimizi suladı, gövdemizi saran damarlar gibi bizi birbirimize bağladı.

Sonra ne oldu?

Ankara, Anadolu derelerinin hepsini sattı. Bir imzayla derelerin su kullanım hakkını özel şirketlere devretti.

Gövdesini, kollarını, ağaçlarını ve suyunu iş makinelerine kaptırmış Çoruh’u seyrederken bunları düşünüyorum.

İnsanın dokunmaya dahi kıyamayacağı vadi ve kolları, dev baraj inşaatları, HES tünelleri, çakıl ocakları ve pervasızca yapılan yol genişletmeleri ile cehennem yerini andırıyor. Dev kepçeler, vinçler, kamyonlar, doğanın içine ışınlanmış gibi ortada dolanıyor.

Daha önce doğa katlimına dair gördüğüm hiçbir manzara bununla boy ölçüşemez. Doğu Karadeniz’i çok iyi tanıyan Dr. Oğuz Kurdoğlu durumu şöyle özetliyor: “Doğu Karadeniz’i düşmana versek bu kadarını yapmaya içi elvermezdi”. Öyleyse, buraları satanlar ve para kazanmak için bu hale getirenler sadece Türkiye topraklarının değil, dünyanın da düşmanı olmalı.

Tüm Türkiye’nin şu sıralar Doğu Karadeniz’i görmesi gerek. Oradaki katliamı görmeden Türkiye’de gerçeğe dair hiçbir şey üretmemiz mümkün değil. Çünkü yaşananları henüz hiç kimse tam olarak kavramadı, yazmadı, filmi çekilmedi, ağıtı yakılmadı. Ancak, bu yaşananlar kesin olarak ileride tıpkı bir soykırım gibi insanlık tarihinin kara listesine eklenecek.

Derelerin soykırımı…

Bu soykırımın belki de en ilginç yanı, ülke doğasını korumak için kurulmuş Çevre ve Orman Bakanlığı tarafından yürütülmesi. Aynı bakanlığa bağlı Devlet Su İşleri (DSİ) eliyle daha önce Türkiye’nin gölleri yok edilmiş, Marmara Denizi’nden daha büyük bir sulak alan vergilerimizle kurutulmuştu. DSİ, Türkiye’nin akarsuları üzerine büyük küçük yüzlerece baraj kurarak bereketli nehir vadilerini su altında bırakmıştı. Bu çabalar, hala da yoğun olarak sürüyor. Derelerin suyunu satmak ise bardağı taşıran son damla oldu.

Dere soykırımı, artık Anadolu’nun her yerine yayılmış durumda. Türkiye’nin hemen tüm derelerinin kullanım hakkı HES yapılmak üzere özel sektöre devredilmiş. Bu nedenle bugün Anadolu’nun nice dağında HES yapımı için önce yollar açılıyor, iş makineleri doğanın ıssız köşelerine kadar ulaşıyor. Dağ deliniyor, uzun ve içinde kamyonların gezebileceği kadar büyük tüneller açılıyor. Dağın içinden çıkan taş ve kayalar, suyu alınacak derenin yatağına dökülüyor. Dere ezilip büzülüyor. Sonra da derenin suyu daha yatağına hiç ulaşmadan yüksek bir noktada yakalanıyor ve tünele veriyor. Dere suyunun çoğu daha yatağını bile görmeden yerin altından döne döne ve hızla tünelin öteki ucuna ulaşıyor. Sonra yeni bir HES başlıyor. Bu esnada üretilen elektrikle, çok uzaklardaki fabrikalar çalışıyor. HES yatırımını yapan şirketin sahibi servetine servet katıyor. Buna karşın, o derenin kenarında doğan çocuklar deresiz büyüyor, köyünü terk ediyor, alabalıklar ölüyor, hayvanlar susuz kalıyor, ceviz ağaçları ve fasülyeler kuruyor…

Bununla da kalmıyor. HES gerekçesiyle açılan yollar madencilerin önünü açıyor. Dereyi besleyen dağın yamaçlarında maden aramak ve çıkarmak için ruhsat alınıyor. Dağ, yıkılıyor. Dere, ölüyor. Doğa insansızlaşıyor, insan doğasızlaşıyor.

Şu anda Çoruh’un Aksu adlı kolunda ve diğer tüm kollarında bu senaryo harfiyen oynanıyor. Aksu Vadisi bir koruma alanı (Yaban Hayatı Geliştirme Sahası) olmasına rağmen, vadinin suyu düzmece bilimsel raporlar kullanılarak yasadışı bir şekilde satılmış. Bölgede inşaat yapan şirket vadiyi talan ediyor, derenin kenarını hafriyatla dolduruyor. Aksu’da yaşayanlar olan bitene isyan ediyor, ancak açtıkları dava bir yıldır sonuçlanmıyor. Aksulular'ın henüz bilmediği şeyse, derelerinden sonra dağlarının da ellerinden alınacak olması. Yerin altındaki bakırı ve altını çıkarmak için… Başvurular çoktan yapılmış. Peki son kararı kim verecek? Alanı koruma altına alan Çevre ve Orman Bakanlığı. Başvuruların nasıl sonuçlanacağını tahmin etmek, elbette hiç zor değil.

Türkiye’de Aksu deresinde yaşayanlar gibi binlerce insan su kaynaklarının bu şekilde kullanımına sert tepki gösteriyor. Bu insanların çoğu kırsal alanda yaşadığı için seslerini yeterince duyuramıyor ama sayıları yüzbinleri, belki de milyonları buluyor. Kiminin deresi satılmış, kiminin gölü kurutulmuş, kimininse tarlaları büyük bir barajın suları altında kalacak.

Haziran ayının sonundan bu yana Türkiye’nin su mağdurları ve bu konuda çalışana sivil toplum kuruluşları bir araya gelmeye başladı. Su mağdurlarının ikinci toplantısı 14 Ağustos’ta Artvin, Macahel’de gerçekleşti. İlki ise Haziran sonunda İstanbul’da yapılmıştı. Macahel toplantısına katılanlar su kaynaklarının akılcı kullanımı için birlikte hareket etmeye ve kısa sürede kamu vicdanını harekete geçirmeye karar verdi. Kurulan ortaklık, Türkiye’nin su kaynaklarının korunması için sivil bir insiyatif oluşturacak. Derelere ve diğer su kaynaklarına karşı yürütülen soykırımı durdurmaya çalışacak.

Ülkeyi yönetenler, ülkenin sahibi değildir. Görevlerini kanunlar ve anayasa çerçevesinde yürütmekle mükelleftir. Ancak bunların da üzerinde, toplumun yazılı olmayan ahlaki değerleri, yani kamu vicdanı vardır. Tüm yasal düzenlemeler kamu vicdanına riayet ederek yapılmalıdır. Bugün suyun ve doğanın yok edilmesine ve derelerin soykırımına zemin hazırlayan yasal düzenlemeler, kesin olarak kamu vicdanına aykırıdır ve yalnızca sonuçları henüz anlaşılmadığı için bu kadar kolay uygulanmaktadır. Hiç şüphesiz, bu ülkede yaşayanlar sorunun derinliğini idrak ettiği anda, bireysel çıkarlar yerine doğanın hakkını savunmayı tercih edecek ve bu soykırıma engel olacaktır.

Bu nedenle, Artvin’den, İzmir’e, Konya’dan, Rize’ye, Aksu’ya, Macahel’e, Munzur’a, Tarsus’a ve Hasankeyf’e kadar uzanan ilk sivil tepkiler, Anadolu’nun suyunun korunması için yegane umut kaynağımız.