NTV

Dolapdere’de neler oluyor?

Türkiye

DTP’nin kapatılmasından sonra Dolapdere’de yaşanan olaylar, mahalleyi Türkiye’nin gündemine taşıdı. Çok şey yazıldı, çizildi ama Dolapdereliler’in sesi fazla yankı bulmadı. ntvmsnbc, Dolapdere’ye gitti. Olayları ve nedenlerini Dolapdereliler'in kendi ağzından dinledi.

İstiklal Caddesi... İstanbul’un merkezi. Günün her saati hareketli, şehrin bu en renkli merkezinin sadece bir yol uzağında yoksulluğun hüküm sürüğü, yıkık binaları, tekin olmayan sokaklarıyla bilinen Tarlabaşı ve Dolapdere uzanıyor.

İlişkili Haberler


Suçla ya da kimi zaman, yılların getirdiği bakımsızlığa dayanamayıp çöken bir bina ile gündeme geldi Tarlabaşı ve Dolapdere. Son dönemde ise ülkede yaşanan gerilimlerin en somut, elle tutulur örneği olarak anılıyor.

İki hafta önce Dolapdere sokaklarında yaşanan olaylar medyaya, Romanlarla Kürtler’in çatışması olarak yansıdı. Olaylar sırasında üç kişinin kuru sıkı silahla ateş etmesi ise günlerce manşetlerde ve köşe yazılarında yer buldu, yaşananlar üzerine uzun uzun yazıldı, çizildi. Sonraysa Dolapdere, belki de benzer olaylarla anılacağı zamana kadar yine bir kenara itildi, unutuldu ve manşetlerdeki yerini başka sıcak gündemlere bıraktı.

Dertlerini belki bir kaç saniyeliğine, bir kaç sözle anlatmaya çalıştı Dolapdereliler, ama o kadar. Neler olmuştu orada, neden olmuştu? Orada yaşayanlar anlatmadan, yaşananlar anlaşılabilir mi? Olayları, olayların nedenini ve oradaki günlük hayatı Dolapdereliler’den dinlemek için Fatih Pınar’la birlikte yola çıktık.

DOĞUBEYAZITLI MEHMET’İN HİKAYESİ
Dolapdere’ye geldiğimizde daha öğle olmamıştı. Çoğu kişinin ‘suç yuvası’ olarak bildiği dar sokaklar, gün ışığında bakımsız ama şehirdeki orta halli diğer sokaklardan pek de farklı değil. Bizimle konuşmaya razı olan ilk kişi Doğubeyazıtlı Mehmet oldu.

Burada iç dekorasyon işi yapıyormuş Mehmet. İstanbul’da tutunmayı başarmış. Söyleyecek çok şeyi vardı ama önce onun hikayesini dinlemek istiyorduk. Neden gelmişti İstanbul’a?

“Benim köyüm büyüktü; bin 600 hane vardı. Şimdi de belde oldu. İlkokula gittim ama çok zordu. Kışın beline kadar gelen karda 2 km. yol yürüyorduk. Yakacak olmadığı için öğretmenler okula tezek taşımamızı istiyorlardı. Okula giderken bir de yanımızda tezek taşıyorduk.

Ama asıl zorluk bu değildi ama. İlkokulda Türkçe bilmediğim için anlatılanları anlamıyordum. Türkçe’yi yavaş yavaş, kelime kelime öğrendim. İlkokulu 5 yılda bitirdim ama mezun olduğumda yazı yazmasını bilmiyordum. Toplasanız 5 yılda belki 6-7 ay eğitim aldım. Ortaokula da başladım ama dersleri anlamıyordum, bitiremeden ayrıldım. Öğretmenlerin de hem Türkçe hem de Kürtçe bilmesi gerekir.

Okulu bıraktıktan sonra 7-8 yıl çobanlık yaptım. Bizim bin-bin 200 koyunumuz vardı. Koyunların peşinde yaylaya çıkıyorduk. Sonra PKK davası başladı. O zaman ‘anarşik’ deniyordu. Asker geldi, “yaylaya çıkmak yasak” dedi. Yaylaya çıkamayınca, koyunları besleyemedik. Biz de koyunları sattık. Gelen para da bir süre sonra bitti. Bin 600 hanelik köyde herkes işsiz kaldı.

‘BANA KIRO DEDİLER’
Ben de köyde yaşayan başkaları gibi çalışmak için İstanbul’a geldm. İlk önce bir tekstil atölyesinde işe başladım. Ama Türkçe’yi halen iyi konuşamıyordum, bazen söylenenleri anlamıyorum. Çok iyi hatırlıyorum; çalıştığım yerde Hatice adında bir kız vardı. Benden, bir gün bobin istedi. Ne olduğunu anlamadım ve başka bir şey götürdüm. O bana ‘kıro’ deyip, getirdiğimi başıma attı. Çok ağrıma gitti bu benim. Olanları, burada bulunan amcaoğluma anlattım. Amcaoğlu da gelip patronla tartıştı, işten ayrıldım.

Daha sonra Ermeni bir usta beni yanına alıp işi öğretti. İşi iyice öğrenince de “artık benim bölgemden ayrılacaksın” dedi. Ben de saygı gösterip oradan ayrıldım, burada bir çevre yaptım.”

Doğubeyaztlı Mehmet, bize hikayesini anlattı.
Doğubeyaztlı Mehmet, bize hikayesini anlattı.

‘KARDEŞİMİN AYAĞINI MAYIN PARÇALADI’
Mehmet 4 kardeşiyle birlikte çalışıyor. Küçük kardeşlerinin birinin başından geçen bir olaysa onu çok etkilemiş;

“1997’de yaylalar serbest oldu. Tekrar koyun yetiştirme işine başladık. Önce büyütmek için kuzu aldık. Kardeşim bakıyordu onlara. Bir gün yayladan dönerken mayına başmış, ayağı paramparça olmuş. O zamanlar 13 yaşındaydı. Hemen Erzurum’a götürdük. Ameliyata aldılar. Sonradan iyileşti çok şükür ama hastane masraflarını ödeyebilmek için bütün koyunları sattık.

Askere gittik, "mayını PKK döşemiş" dediler. Sonra DTP’ye gittik. DTPliler araştırdı, mayın askerinmiş. Dava açtık. Dava halen devam ediyor.

Koyun işine tekrar başlamadık çünkü bazı yaylalarda yasak kalktı ama her yerde değil. Serbest olan yerler düz. Yazın ot var ama koyunları kışın götürdüğümüz yerlere gitmek halen yasak.”

‘GERGİNLİK VARDI’
Peki o gün Dolapdere'de yaşananların nedeni neydi? Bir anlık bir olay mıydı yoksa böyle bir şey bekleniyor muydu? Mehmet’in anlattıklarına göre olaylardan önce gergin bir hava vardı;

“Zencilerle Kürtler daha çok bu tarafta kalıyor, Romanlar alt tarafta yaşıyor genellikle. Ama o kadar da keskin bir ayrım yok. Bu olaylar yaşandı ama aramızda devamlı bir husumet yok. Yazdan beri gergin bir durum vardı. Ama DTP'nin kapatılma kararı baskın gibi oldu. Buradaki insanların zaten yüzde 90’ı okumamış, kültür seviyesi düşük. Biri gelip dese ki ben ‘şundanım’ o zaman bütün halk “ben de şundanım” deyip peşinden gider. Böyle olunca da, 10 tane adam çıkıp “böyle böyle hakaret oldu” deyince bütün millet ayaklandı. Ama önemli olan neydi, bunu savunan adamın amacı nedir? Bunu düşünmedi.

Dolapdere sokakları.
Dolapdere sokakları.

Olaylar başlayınca çocuklar ortaya çıktı. Ama ilk olarak olayları kim başlattı bilemiyorum. Mahalle dışından gelmiş kişiler olabilir. Belki de provake etmek isteyenlerdi. Tarlabaşı’nda yaşananlarda örgütlü bir şey yok. Burada her partiden insan var.

Türk de Kürt de çalışıyor, bana iş veriyor. Biz beraber yaşıyoruz, hayatı devam ettiriyoruz. Ama Ankara’da iki kelime söylüyorlar, halk birbirine giryor. Yaşanan şiddet dışarıdan. ”

‘BARIŞI SAĞLARIM DEDİLER AMA...
Mehmet buradan konuyu ‘Kürt açılımı’na getiriyor;

“AKP, “barışı sağlarım” dediğinde ona karşı bir ısınma oldu. Ama barış sağlanamadı. Hem barış diyorlar, hem de operasyonlar devam ediyor. Ölçüyorum; Tayyip Erdoğan’ın da Ahmet Türk’ün de söyledikleri boşa çıktı.

AKP, dağdakilere ceza vermeyeceğim dedi, kimse gelmedi ama Öcalan çağırınca geldiler. AKP yapamadı ama Öcalan içeride olmasına rağmen bunu başardı. Demek ki dikkate alınması gerekiyor. “2010’a doğru ortalık karışacak demişti”, demişti. Dediği çıktı.

‘BERABER ŞAH GİBİ YAŞARIZ’
Ben Kürt’üm ve bunu açıkça söylüyorum ama ayrımcılığa, ülkenin parçalanmasına karşıyım. Bu ülkeyi beraber kazandık. Diyelim ‘Kürdistan’ diye ayrı bir ülke kuruldu, Türkiye’den ayrıldı. Ne olacak? Orası 40 yıl geriye gider. Daha önce parçalanan ülkelerin başına ne geldi?

Biz berabersek, kimsenin bize gücü yetmez ama bölünürsek kolay lokma oluruz. Bizi yutmak isteyen çok. Barış gelsin, kimsenin emrine girmeden şah gibi yaşarız.”



ROMANLAR TEPKİLİ
Mehmet’le söyleştiğimiz küçük kahvehaneden ayrılıp, Romanlar’ın yaşadığı aşağıdaki sokaklara doğru iniyoruz. Kısa süre sonra da 50 yılıdr burada yaşayan birinden yaşananları duyma şansını buluyoruz. Adının verilmemesini ve fotoğraf çekilmemesini özellikle vurguladıktan sonra yaşananları anlatmaya başlıyor;

“Kürtlerle Romanlar’ın yaşadığı yerler farklı ama arada bir sınır yok. Günlük hayatta beraber yaşarlar, alışveriş yaptığı, çalıştığı yerler aynı. Ayrı-gayrı yok ama Kürtler yürüyüş yaptı. Her yeri kırıp döktüler. Yüzlerini kapattılar, havai fişekleri insanların üzerine attılar. Böyle olur mu? Can yakıyorlar, hiç bir şey değilse bile mallara yazık. Ekmek kazanıyoruz burada, kazandığın yere de ihanet eder mi?”

‘HERKES HAZIR, BEKLİYOR’
Bundan sonrası içinse pek umutlu değil;

“Genelde Kürtlerle geçiniyoruz, aramızda bir şey yok. Ancak içlerinden bir kaç tanesi Türkle Kürdü birbirine düşürüyor. Atalarımız beraber savaşmış bu bayrak altında, senelerdir beraber yaşamışız ama iki üç kişi çıkıyor aralarından, işi bozuyor. Yaşananlardan sonra yaralar olaylar kolay kapanmaz. Herkes hazırlıklı bekliyor. Onlardan bir şey gelirse karşılığı da gelir.”

Olaylar sırasında camları kırılan müzisyenler kahvehanesi...
Olaylar sırasında camları kırılan müzisyenler kahvehanesi...

Sözlerini bitridikten sonra bizi olayların en yoğun yaşandığı müzisyenler kahvehanesine götürmeye razı oluyor. Üçümüz birlikte, yaklaşık 150 metre uzaklıktaki kahvehaneye geldiğimizde sitemle karşılışıyoruz. Basının olayları veriş biçiminden ve özellikle de fotoğraflarının gazete ve televizyonlarda açık olarak kullanılmasından rahatsızlar. Bu rahatsızlıklarını da boyunlarımızdaki fotoğraf makinelerinden gazeteci olduğumuzu anladıkları an bizlere yöneltiyorlar.

‘NAMUSUMUZU KORUDUK. SUÇSA, SUÇLUYUZ’
Kırılan camların yerine muşamba örtülerin asılı olduğu kahvehaneye girdiğimizde yanımıza kahvehane sahibinin babası geliyor;

“Biz burada namusumuzu, şerefimiz, bayrağımız koruduk. Bu suçsa, ben her zaman bu suçu kabul ediyorum. Camı-çerçeveyi görüyorsunuz, hepsini kırdılar. Namusumuzu koruduk burada, mahalle kavgası yapmadık. Karşımızda bir örgüt var. Basın hepimizi provakatör ilan etti. Silah çeken adamın söylediklerinin sadece bir bölümünü gösterdiler".

Basına derdini yanıyor orada, “ben namusumu, şerefimi kordum” diyor ve şöyle devam ediyor ; "basınımız sağolsun, konuştuklarını kesip sadece “500 milyon verdiler” bölümünü verdi. Sonra okuyoruz; “siyah cip nereden geldi?” Üç defa mahkemeye çıktı, kasetlerin asılları dinlenince hakim serbest bıraktı. Daha önce de bir kere benzer şeyler olmuştu. Başlarında bir kaç provakatör var, geri kalanı çoluk çocuk. Allah onları ıslah eylesin. Geldiler camı çerçeveyi indirdiler.

Kahvehanenin müdavimleri
Kahvehanenin müdavimleri

‘İÇ İÇE YAŞIYORUZ’
Burada Türkü, Kürdü, Romanı, Abazası, Çerkezi, Alevisi, Sünnisi var, iç içe yaşıyoruz. Ben burada doğdum, büyüdüm. 50 senedir buradayım. Birbirimize kız verdik, kız aldık, akraba olduk, can olduk. Bu mahallenin huzurunu kimse bozamaz. Öyle bir dostluklarımız, komşuluklarımız var bizim. Benim Kürt damadım var, Diyarbakırlı. Bu Türklük, Kürtlük olayı değil. PKK bunu Türk-Kürt olayına sokmaya çalışıyor. Böyle bir şey yok, gitsin Çanakkale’ye baksınlar, kimler yatıyor orada.

Olaylar bu mahalleden kaynaklanmıyor. Yandaki ganyan bayii Mardinli, marketimiz Mardinli. Biz burada içiçe yaşıyoruz. Mahallemizi korumaya mecburuz. Herkes vergisini verir, çocuğunu askere gönderir. Devletinden bir şey istemeyen bir mahalle burası. Ama basının ağzına bir sakız verdik, onlar da bizi, Romanlarla Kürtleri birbirine düştü diye gösterdi.”

DİYARBAKIRLI SEYYAR SATICI
Konuşmaın ortasında kahvehaneye giren bir seyyar satıcı herkesi hareketlendiriyor. Etraftan, “bakın bu da Diyarbakırlı, yıllardır buraya gelip satış yapar” sesleri yükseliyor. Seyyar satıcı konuşmaktan çekiniyor, sadece kimliğini gösterip kahvehanedekilerin sözlerini onaylıyor.

‘BASIN EKMEĞİMİ ELİMDEN ALDI’
Kahvehanenin içinin de görüntülenmesini, özellikle de duvarda asılı duran şehidin fotoğrafının görüntülenmesini istiyorlar. Bu sırada yanımıza kahvehanedekilerden biri yaklaşıyor, söyleyecekleri var. Adının ve fotoğrafının haberde kullanılmayacağı garantisini aldıktan sonra söze başlıyor;

“Orada taş atanların hepsinin yüzü örtülüydü, ben onları tanımıyorum. Ben kendimi korudum ama bütün gazetelerde suratım göründü. Biz de tanıyalım karşıdakilerin kim olduğunu. Basın ve devlet bizi hedef haline getridi. Ben müzisyenim. Hep bu mahallenin dışında çalışıyorum. Dışarıda korumasızım. Beni kim koruyacak? Basın ve devlet benim ekmeğimi elimden aldı. Bundan 4-5 sene önce de benzer şeyler olmuştu. O olaylar olduğunda, ben evimde banyodayken, evin içine molotof kokteyli geldi. Olaylar bitince de söze dökülmeden bir barış oldu.

Aslında onların da suçu yok. 3-5 çapulcu onları galeyane getirdi. Onlar da benim Kürt’üm. Kürt’ün dedesiyle Roman’ın dedesi, torunları kavga etsin diye mi beraber savaştılar bu ülke için? Ben Diyarbakır’a da gittim, kardeş gibi karşıladılar beni. Açılım açılım diyorlar. O halde herkese ayrı ülke kuralım, ırk ayrımı yapalım. Bu açılım hikayesi tamamen ırkçılıktır, devleti bölmektir.”

Kahvehanenin duvarında, mahallenin verdiği şehitin resmi asılı.
Kahvehanenin duvarında, mahallenin verdiği şehitin resmi asılı.

‘SAHİPLENECEĞİM DERSEN TATSIZLIK ÇIKAR’
Kahvehande oturanlardan biri yaşananlara daha doğrudan yaklaşıyor;

“Mesela yemek yiyoruz, “buyur gel diyoruz” birine. Bize “beni şimdi neden çağırdılar” der gibi bakıyor. Kültür farkı mı yoksa kötü niyet mi bilemiyorum. Son Dolapdere olaylarını şöyle anlatayım ben size; sen mesela şimdi bize göre yabancısın, buranın insanı değilsin. Ben şimdi senin elindeki eşyalarını alsam ne yaparsın? İnsanlar dükkanlarında otururken bir anda camları çerçeveleri kırılıyor. Bu adamcağız burada oturuyor şimdi. İş yok, güç yok. Şimdi bu dükkanın camlarını kırarlarsa ben ne yapacağım? İlla ki bir tepki göstereceğim. Oradaki halk da bunu yaptı. Yani bana zarar vermediğin sürece ben de sana zarar vermem.

Ben buraya 7 yaşında geldim şimdi 52 yaşındayım. Burada eskiden bir saygı, sevgi vardı. Şimdi sen kalkıp "ben burayı sahipleneceğim" dersen, sahiplenemezsin. Çok büyük tatsızlıklar olur. Evlerimizin haline bak; insanlık dışı. Ben bu şekilde çalışıp evime ekmek götürmeye çalışacağım, sen benim camımı çerçevemi kıracaksın. Benden ne istiyorsun? Benim seninle bir derdim yok. Senin benimle niye olsun? Derdin devletle, devletle işini gör.”



‘BOZULDU BURALAR’
Kürtlerden de Romanlardan da önce buralarda Rum ve Ermeniler yaşardı. Şimdi kaç kişi kaldı? Onlar nasıl bakıyor bu olanlara? Hâlâ buaralarda yaşayan Rum ve Ermeniler var mı, soruyoruz. Kısa bir süre ise bize bir döşemeci dükkanını işarete ediyorlar, sahibi Rummuş.

İçeri girip kendimiz tanıttığımızda önce çok da konuşmak istemiyor ama eskilerden anlatmaya başlıyor;

“8 yaşından beri burada çalışıyorum. Artık evim bu mahallede değil ama burada çalışmaya devam ediyorum. Eskiden buralar çok güzeldi. Şimdi 10-15 Ermeni, 3-5 de Rum kaldı. 6-7 Eylül’de çoğu gitti ama ondan sonra fevri bir şey olmadı. Zaten o da bir gecelik bir olaydı. Sonra bozuldu buralar. Sadece son olaylar değil öncesinde de hırsızlık, kapkaç vardı buralarda. Son olaylarda ise ben bir şey görmedim. Buradaki Kürtler de iyi çocuklar. Kırıp dökenler dışarıdan geliyor.”

‘BURASI KÜÇÜK MARDİN OLDU’
Yan sokakta da Ermeni bir tamirci olduğunu öğreniyoruz. O da Rum döşemeci gibi Dolapdere dışında yaşıyor ama burada çalışıyor. O da son 50-60 yılın tanıklarından;

“Eskiden buralar Rumdu, Ermeniydi. Sokakta çöp bulamazdınız, herkes kapısının önünü yıkardı. Şimdi öyle mi? Rumlar, Ermeniler Amerika, Fransa ya da Arjantin’e gitti buralarda kimse kalmadı. Yabancı olduk artık burada. Burası artık “Küçük Mardin” oldu. Buranın muhtarı buraya 5 sene önce gelmiş bir Mardinli. Ben 81’den beri Erenköy’de oturuyorum. Burada bir evim var ama 15 senedir boş duruyor. Kiraya veremem, versem kira alamam. Annemin, dedelerimin yeri olduğu halde burada oturmadık. Nasıl oturalım. Burada çocuk nasıl yetişecek? Burada yetişen çocuk ya hırsız oluyor ya hap satıyor. Değiştirdiler buraları. Bir kavga ederlerdi yüz kişi dolardı bir anda. Kaç kişiyi yol davasına vurdular. Artık 7-7 buçuk dedin mi burada duramazsın. En son yaşanan olayları bilmiyorum, o gün dükkanı açmadım.”

‘BİZE UYACAKLARINA, KENDİLERİNE UYDURMAYA ÇALIŞTILAR’
Tekrar sokağa çıktığımızda, yine uzun süredir burada yaşayan bir Dolapdereli ile konuşuyoruz. Onun da ağzından geçmişe özlem ve olanlara şaşkınlık cümleleri dökülüyor;

“Ben 40-45 senedir buradayım. 20 sene önce böyle değildi burası, o ayrı konu. Biz eskiden burada kapımızı penceremizi kapatmazdık, işe giderdik boş bırakıp. Şimdi hırsızlık olayları çoğaldı. Eskiden burada iş potansiyeli çoktu. Tamirciler, dükkanlar vardı. Dükkanların çoğu kapandı, gittiler buradan. Anadolu yakası genişledikçe buradaki zanaatkarlar oralardan yer aldı, buralar boşaldı.”

Son olayların nedenine ise daha belirgin bir cevabı var;

“Buranın yerlisinin yerine yabancılar geldi. Onlar bize uyacaklarına bizi kendilerine uydurmaya çalıştılar. Biz de onlara uymayınca.... Bütün mesele bu. Devamlı aramıza bir mesafe koymaya gayret ediyoruz. Ayrımcılık gibi değil de diyalog kuramıyoruz yani. Senin dünya görüşünle onun bakışı apayrı. Biz her türlü düşünceyi burada tartışabiliriz belki ama onlarla böyle bir diyalog kurmak mümkün değil. Bu cehaletten kaynaklanıyor.”



‘BİZİ KENDİ İÇİMİZDE BOĞDULAR’
Bir kaç dakika yürüdükten sonra karşılaştığımız bir Diyarbakırlı’nın yorumu ise daha farklı;

“Bir halk aç kalırsa, sindirilirse, korkutulursa, cahil bırakılırsa ne olur? Otomatik olarak kaos olur, değil mi? Fabrika yapmazsan, iş imkanı sunmazsan... Bana bakın, doğru dürüst Türkçe konuşamıyorum, inanın doğru dürüst Kürtçe de konuşamıyorum. Köye gittiğimde benimle alay ederler, dalga geçerler, "iki kelimeyi biraraya getiremiyor" derler. Bırakmadılar doğru düzgün dilimi de öğreneyim, Türkçe’yi de öğreneyim. Kısa ve öz; bizi kendi içimizde boğdular.

Cahil bırakarak, aç bırakarak, korkutarak... Bizden birşey bekliyorlar ama ne bekliyorlar? Kardeşlik duygusu... Samimi söylüyorum inanmıyorum, hergün televizyonda bangır bangır bağırıyorlar; kardeşlik, kardeşlik diye ama inanmıyorum. Medya hep yanlı. Herkesin kendine göre bir medyası var, değil mi? DTP’nin bir kanalı varsa diğer partilerin 4-5 tane kanalı var. Medya belli güçlerin elinde olduğu zaman kendi fikirlerini dayatırlar, halkı konuşturmazlar. Halk konuştuğu zaman da bu anarşistir, karıştırıcıdır derler.”

Dolapdere sokakları
Dolapdere sokakları

‘NEDEN HEP GARİBANLAR ÖLÜYOR’
Doğudan gelmiş bir başkasıyla konuşuyoruz. Çoğu kişinin sorduğu bir soruyu o da soruyor;

“Ölenler niye alt tabaka insanlar? Hepsi, emekçi, işçi, manav, fırıncı ya da öğrenci. Niye hiç yetkililerin yakınlarından birine birşey olmuyor? Ben bu örgütlere de kızıyorum. Bu mermilerin hedefi niye hep garipler oluyor? Bu benim çok zoruma gidiyor. O mermilerin üstünde 'sadece garibana' mı yazıyor? Günde 10 tane de gariban öldürsen ses getirmez. Anası ağlar, akrabası, arkadaşları üzülür. Ama eli kolu uzun, büyük birini hedef alırsan televizyonlar bangır bangır bağırır. Hemen oturum yapılır televizyonlarda, "bu insanlar ölmesin buna bir çözüm bulmak lazım" diye. Bulurlar da. Garibanlar ölünce yine herkes bıdı bıdı yapar ama hiç bir sonuç çıkmaz.”

‘YA KORUCU OLURSUN, YA GİDERSİN’
Akşama doğru, sabah ilk konuştuğumuz Doğubeyaztlı Mehmet’in tek kişilik bekar odasına gidiyoruz. Odaya girdikten kısa süre sonra bir arkadaşı da bize katılıyor. Batman’ın bir köyünden kopup gelmiş. O da kendi öyküsünü anlatıyor;

“Köyümüzdeki akrabalarımızdan çoğu korucu oldu. Başvuru için nüfus cüzdanlarını verdiler, ben vermedim. “Ya verirsin, ya gidersin” dedier. Devlet güçlüdür. Topuyla, tüfeğiyle başa çıkamıyorsa ben tek başıma kalaşnikofla ne yapabilirim? Ben de köyden ayrıldım. Bir süre Antalya’da inşaatlarda çalıştım, sonra İstanbul’a geldim. Köyden ayrıldıktan 3-4 sene sonra kalanlar birbirine girdi. Adamlar cahil, arkasını devlete dayamış. Ellerinde silah var, yol kesiyorlar, kız kaçırıyorlar. Yakalanırlarsa tamam, yakalanmamışlarsa "PKK yaptı" diyorlar.”

Doğubeyazıtlı Mehmet'in tek kişilk bekar odasına konuk olduk.
Doğubeyazıtlı Mehmet'in tek kişilk bekar odasına konuk olduk.

Herşeye rağmen açılımdan umutlu;

“Bu üçüncü Kürt açılımı. Rahmetli Özal yapmıştı, CHP de bir şeyler söylemişti. Bu üçüncü oluyor. Ben AKP’ye oy vermedim, yine de vermem. Ama Tayyip Erdoğan kafasını koyduğunu yapıyor. Bu kadar şey yaşandı. 7-8 milyar için Avrupa’ya yalvarıyoruz. 30 senedir harcanan paralar halka verilse şimdi nerelerde olurduk? Artık yeter. Irak yanıbaşımızda duruyor. Yaşananları görüyoruz. Allah kimseyi devletsiz bırakmasın ama devlet de devlet gibi yaklaşsın vatandaşlarına”

Bekar odasından ayrıldığımızda, hava kararmış. Gün ışığında sıradan görünen sokakların içi, hava kararınca görünmez oluyor. Adımlarımızı hızlandırıyoruz. Yolun karşı tarafına, yeni yıl için ışıklarla süslenmiş İstiklal Caddesi’ne doğru ilerliyoruz...