Bu yazıyı çok hızlı yazmam gerekiyor... Öğle uykusuna direnen kızım güç bela uyudu, ama her an uyanabilir. İki senedir her gün olduğu gibi üzerimde tatlı acı bir telaş, ufak çaplı bir panik var. Kulağım monitörde "anneeeeeeeeeee" diye bir çığlık duymadan önce, iki büyük bardak kahvenin verdiği sahte enerjiden sonuna kadar faydalanmalıyım.

Size şahane bir anneler günü yazısı yazmak istiyorum. Gelin görün ki düşüncelerim evde kızıma verecek yemek olmadığı gerçeğiyle sık sık kesintiye uğruyor. Parmaklarım klavyede gezerken zihnim; "köfte kızartırım, yanına domates, salatalık doğararım" diye arkada sessizce çalışıyor. Gözlerim, uçları gitmiş ojelerime takılıyor.

Yarın anneler günü, ne hediye istediğimi çok iyi biliyorum. Tek sıkıntı; arzu ettiğim hediyeyi verebilecek tek kişi, sihirli bir lambada ikamet ediyor. Kalbimden geçen olası hediyeleri sıralamaya karar veriyorum.

- Ekstra bir çift el ve kol

- Diğer ikisinin arasına sıkıştıracağım bir beyin lobu

- Bir günün 24 saatten 36 saate çıkarılması. Yeni eklenen 12 saatin sadece annelerin kullanımına açılması.

- Damardan enjekte edilebilen bir doz peygamber sabrı

- ‘’Bu ne, ama neden ve bu nasıl çalışıyor?’’ sorularını, benim sesimle cevaplayabilecek bir bilgisayar programı.

Arzu ettiğim gibi bir hediye alacağıma dair, umudum pek yok. Kredi kartına bilmem kaç taksit şeklinde tezahur eden özel anneler günü kampanyalarında, bu saydıklarımın hiçbirini göremiyorum.

Kızımın erken anneler günü hediyesi. "Anne bu senin için"
Kızımın erken anneler günü hediyesi. "Anne bu senin için"

"Eğer bir gruba, özel bir gün verildiyse; bilin ki yılın geri kalan günlerinde o grup fena halde eziliyordur’’

Bu söze hak vermeden edemiyorum. Üzerinden hamaset yapmaya pek meraklı olduğumuz grupların başında anneler gelir. Bu hafta boyunca; ‘’başımızın tacı anneler’’, ‘’anneler kutsaldır’’ , ‘’cennet annelerimizin ayaklarının altında’’ sözlerine çok şükür doyduk. Bu sözler her seferinde bana; Ladin ile geçirdiğim ilk Anneler Günü’nü hatırlatıyor.

Evimize birkaç yüz metre uzaklıkta bir çocuk parkı var. İstanbul’da yaşıyorsanız, bu ancak Allah’ın sevgili kulu olmanızla açıklanabilecek bir durumdur. Kızımı pusete koyup, parkın yolunu tutuyorum. Yolda ‘’kutsal bir anne’’ olmanın izlerini bulmaya çalışıyorum. Cennetin benim ayaklarımın altında olduğunu düşünenlerin; kan ter içinde puset iterken, en azından ayaklarımın altına doğru düzgün bir kaldırım sermiş olması gerekir, diye düşünmekte haklıyım.

Ladin pusetinde, İstanbul sokaklarında verilen mücadeleden habersiz
Ladin pusetinde, İstanbul sokaklarında verilen mücadeleden habersiz

Kaldırım, siz deyin 30 ben diyeyim 40 santimetre yüksekliğinde. Puseti, tek başıma kaldırıma çıkarmam neredeyse imkansız. Akrobatik hareketlerle bunu başarsam, 20 metre sonra kaldırımın ortasında bir elektirik direği beliriyor. Puseti, son derece işlek caddeye indirip, tekrar çıkarmak zorundayım. 10 metre sonra belediye, çöp konteynerlerı için kaldırımı işgal etmeyi tercih ediyor. Gene, in, çık. 20 metre sonra ise kaldırımda, düzensiz tuhaf seviye farkları, basamaklar başlıyor. Kaldırım kullanmak için verdiğimiz mücadele, burada bitiyor. Kendimi, küçücük bir bebekle arabaların arasında, sanki bir arabaymışçasına, kırmızı ışıkta sıraya girmiş beklerken buluyorum. Ne sağımda ne solumda, kaçacak bir yer yok. Arabaların şoförleri, hızlarını kestiğim için kızgın! Süreç boyunca birkaç kez ezilme tehlikesi geçiriyoruz. Kendimi hiç de Hindistan’da yollarda başı boş yürüyen ve kutsal oldukları için kimsenin ilişmediği inekler gibi hissetmiyorum. Herkes, arabalarını üstüme üstüme sürüyor.

Bizim gibi ülkelerde; yasalar ve sokaklar kim gerçekten güçlüyse ona göre şekilleniyor. Bizim evden parka giden yol, bana bir anne olarak beni kimsenin takmadığından ve hiçbir değerimin olmadığından başka birşey söylemiyor.

Ama sistem, bu hamaseti yılda bir kere tekrarlamaya mecbur. Annelerin üstüne yıkılan o kadar çok iş var ki bu rolü lafta olsa da yüceltmek zorunda. Yoksa onca işi kim yapacak?

Ayaküsütü Ladin’nin altını değiştirken
Ayaküsütü Ladin’nin altını değiştirken

Annelik tuhaf bir müessese. Doğa, üreyelim de tükenip gitmeyelim diye bir saatli bombayı içimize kurup bırakmış. Yoksa çocuk büyütmek çekilir dert değil, bunu kendi de biliyor ya anne deliliği diye birşey icat etmiş. İnsan evladının verdikçe vermeye, yaptıkça yapmaya doyamadığı birkaç tahtası eksik bu ruh halini başka türlü açıklamak ne mümkün.

Hamaset, sitem mitem yazmasına yazıyorum da bu durum, Londra Olimpiyatları için hazırlanan bu filmi izleyip, zırıl zırıl ağlamama engel olmuyor. Ne de olsa uyusa da yazımı yazsam diye kızımın gözünün içine bakarken, uyuduktan 10 dakika sonra, uyanacağı anı iple çekmeye başlıyorum.

Dünyanın en zor işi ama en güzel işini... Anneler Gününüz kutlu olsun.

Esra Sert'in "Acemi Anne" köşesini Facebook'tan takip etmek için tıklayın.